Kadına ve aşka kaçış

Kadınlar… Tanrım!.. Aynı dili konuştuğumu sandığımız ama ne yazık ki farklı algılarla çatıştığımız biricik varlıklar... Yarım yamalak yanlarımız. Doymayan rûhumuz, acıyan yüreğimiz, savrulan hayatımız kadınlar. Varlıklarıyla da, yokluklarıyla da yaşayamadığım mahlûklar…

ÇAĞINI yaşayamayan insanlar tarihe kaçar, geleceği olmayanlar ânı yaşar, âna sığınırlar. Peki, çağının sorunlarını, problemlerini, dahası kendi kendinin ruhsal problemini çözememiş insanlar ne yaparlar? Onların da elbet sığınacakları bir kucak vardır: Aşk ve kadın!

Varoluş problemiyle yüz yüze kalmış, hayatın anlamını çözememiş, kendini sorgulayan herkesin trajedisidir “kaçış”. Kaçmak, bütün sancılı insanların kaderi. Aydını, şâiri, sanatçısı hep bir kaçış içinde, hep bir sığınış… Kendi kendileriyle hesaplaşmaktan korkan, yüzleşmekten çekinen insanlar, bu kaçışlarında sakin bir liman bulduklarında durulurlar. Aslında bu durulma değil, içindeki kavgayı dindirmek için kısa bir soluklanmadır.

İnsanın içinde bulunduğu bazı durumlar, onu bu tür kaçışlara zorlar. Özellikle de iç çekişmenin çoğaldığı, toplumun insanı kuşattığı demlerde bu daha da kendini hissettirir. Bu durumlarda insan en çok kendinden kaçar, ama bunu ne itiraf edebilir, ne de bir başkasıyla paylaşır. Aslında bu kendi kendini kandırmaktan başka bir şey değildir.

Şahsen bu tür kaçışlar yaşadığım zamanlarda ya kitaplara ya da kadınlara sığınma gereği hissediyorum.  Bazen bir kitabın beni alıp götüren sahifeleri arasında kayboluyorum, bazen yazdığım bir şiirin bir mısraında duruluyorum. Bedenî doyumların doyumsuzluk ürettiği, değerlerin değersizleştiği bir zaman diliminde kaçışlardan durulmalara, durulmalardan sevgiye/aşka bir yol bulamıyorum.

“Aşk” demek, “muhabbet” demektir. Adam gibi adam bulup gönül diliyle iki kelime edebileceğin bir dost, bir arkadaş bulamıyorsun. Aslında herkesin içinde fazlasıyla yaşadığı bu varoluş fırtınasını/işkencesini dindirecek bir çift güzel söz, bir güzel nazar yok! Hep gönül diliyle konuşacak o güzel sözlü, güzel yüzlü can insanlar neredeler acaba?

İçimde kopan cihan savaşını durduracak, tesellî bâbında da olsa güzel sözler söyleyecek kimseler yok mu? Arayışlarım hep kaçışlarla mı sürecek? Hiç sığınacağım bir kucak, gönlümün iniltilerini bastıracak bir yürek, beni teskîn edecek bir kadın bulamayacak mıyım?

Kitaptan kitaba, şehirden şehre, kadından kadına koşmaktan yoruldum. Kitaplar okudukça acıktırıyor rûhumu, bildikçe acıtıyor yüreğimi, hep sorular sorduruyor, cevap vermiyor. Hakîkat yoldaşlığımda kitaplar sadece karanlığa tutulan fener misali yolumu aydınlatıyor ama rûhumu teskîn etmiyorlar. Şehirler, sıkıntılarımı taşıdığım mekânlardan başka bir şey değiller. Gittiğim yere sıkıntımı götürüyorum, yorgunluğum yine bana kalıyor.

Kadınlar… Tanrım!.. Aynı dili konuştuğumu sandığımız ama ne yazık ki farklı algılarla çatıştığımız biricik varlıklar... Yarım yamalak yanlarımız. Doymayan rûhumuz, acıyan yüreğimiz, savrulan hayatımız kadınlar. Varlıklarıyla da, yokluklarıyla da yaşayamadığım mahlûklar… Şâirin belirttiği gibi, tanrısal yanlarımız “varoluşumuz ve özümüz”: “Tanrısal bir özü var sevdiğimiz kadınların/ Onları kollarımıza alıp/ Sımsıkı sarıldığımızda/ Tanrılarla bütünleşmiş oluruz/ Ürkütücü kuleler gibi yükseliriz/ -kimse alçaltamaz bizi-.”[i]

Kadını, dahası aşkı bulamayan kitaba, bulansa kadına sarılır. Ne aşkı, ne kadını bulabilenler, varoluşlarını da bulamazlar. Bu yüzden ne kadına sarılabilirler, ne kitaba. Hep doyumsuz yanlarıyla debelenip giderler hayatın acımasız çarkları arasında. Ben ne kadını bulabildim de sarıldım aşka, ne aşkı bulabildim ve sarıldım kitaplara. Kitaplar, kaçtığım limandan başka bir şey değil. Aslında rahatsızlığımın belirtisi… Şâirin mısralarında ortaya koyduğu gibi: “Sevdiğimiz kadınlar nardır/ Gelir, bulurlar bizi/ Geceleri/ Memeleriyle yok ederler yalnızlığımızı/ Yağmur yağarken/ Kendilerini saçlarımıza gömerler/ Ve onları parlayan gözyaşları/ Işıyan kıyılar/ Narlar gibi/ Süslerler.”[ii]

Şâirin burada belirttiği yalnızlık, aslında kendi varoluşumuzu sorguladığımız anlardır. Bu anlamda kadın, iç dünyamızdaki problemlerin yatışmasında bir sığınak görevi görür. Özelikle erkek, bu yüzden aşk ve kadın arayışlarına girer. Teskîn edilmeyen rûhuyla yüzleşmekten kaçmak için sığınır kadın kucağına veya patolojik bir rahatsızlık olarak aşka. Aslında kendiyle yüzleşmekten korktuğu bu durumda, kadına sığınsa bile gerçekte bir başka paradoksu yaşıyordur ama farkında değildir. Çünkü aşk veya kadınla olan ilişki, bizi dış dünyaya karşı duyarsız kılar ve sağlıklı düşünme yetimizi elimizden alır. Şehirden şehre, kadından aşka kaçarken, sığındığımız limanların güvenli olduğunu sanıyoruz; oysa limanlar, yalnızca bir anlık dinlenme veya soluklanma yerleridir. Dahası, eskimiş yolcuları indirdiğimiz, yeni yolcuları aldığımız çıkmazlarımızdır. Bu anlamda aşk ve kadın, hem kaçışımız, hem de sığınağımızdır. Bunun ötesini henüz çözemiyoruz.



[i] Nikos Engonopulos, çev. Cevat çapan, Cumhuriyet Kitap,  Sayı 962

[ii] Nikos Engonopulos, çev. Cevat çapan, Cumhuriyet Kitap,  Sayı 962