Fırıncı Fikri’nin “muavin oğlu”: Ayrışma ile birleşmenin beşiği olarak futbol

Artık Ali Gaffar Okkan, Diyarbakırspor’un Fahrî Başkanı’dır. Okkan maçları bizzat takip eder. Futbolcularla birebir diyaloğa girer ve onların sorunlarını çözmek için gayret sarf eder. Golden sonra Diyarbakırspor bayrağını sallayan Okkan, oğlu ile sevinç gösterilerine katılır. Hattâ golden sonra futbolcular, Gaffar Okkan’a asker selâmı veriyorlardır. Aslında bu selâm bile Okkan’ın halk ile devleti hiç olmadığı kadar yaklaştırdığının kanıtıdır.

ÇAĞIMIZDA futbol, hem bireysel, hem toplumsal, hem de siyasal olarak hayatımızın her alanında önemli bir yer tutmaktadır. Öyle ki futbol, kimi zaman farklılıkların, kimi zaman da aynılık-bizlik duygusunun ortaya konulduğu bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Bu tespiti detaylandırmadan önce futbolun tarihsel gelişimini ele almaya çalışalım.

Futbol üzerine çalışan bazı araştırmacılar, futbolu Milât’tan önce 5000-2500 yıllarına kadar götürürler. Araştırmacılara göre en ilkel futbol oyunu, Çin’de ortaya çıktığı düşünülen içerisi tüy ve kıllarla doldurulmuş bir deri topla oynanan “tsu chu” oyunudur. Oyunda amaç, ayakla topu 30-40 santimetre çapındaki ağlarla örülü kaleye sokmaktır. Bu konuda araştırma yapan uzmanlar, Çin’de Milât öncesi 2500’lü yıllarda Çinli askerlerin yere dikili iki mızrağın arasından topu ayakla tekmeleyerek geçirmeye çalıştıklarını, bunu da çeviklik kazanmak için yaptıklarını ortaya koymaktadır.

Uzmanlar Çin askerî el kitaplarında, tsu chu oyununun, askerlerin fizikî eğitimi için yapılan bir spor olduğunu söylemektedir. Bu bilgilere bakılacak olursa, futbol, insan hayatına bir gereksinimi karşılamak için girmiştir.

Futbol dünyaya yayılıyor

Futbolun en ilkel hâli olan tsu chu, daha sonra Çin’den Japonya’ya, ardından Mısır’a geçmiştir. Japonya’da futbolun ilkel biçimine Milât öncesi 1000’li yıllarda rastlanıyor. Çin’dekine benzer şekilde oynanan bu ilkel futbola “kemari” deniliyor. Bu oyun hâlen günümüz Japonya’sında oynanıyor.

Yine Mısır’daki bazı duvar resimlerinde, futbol oynayan insan figürlerine rastlanmaktadır. Mısır’da oynanan ilkel futbolun aracı olan topların bazıları müzelerde sergilenmektedir.

Futbolun geçmişi sadece Asya’da görülmez, Amerika kıtasında da Milât öncesi 1500’lü yıllarda Aztekler de benzer şekilde futbolun ilkel hâli olan oyunları oynamışlardır. Yunanlıların “episkyres” dedikleri ilkel futbol, daha sonra Romalılara geçmiştir. Romalılar bu oyunu kendilerine göre değiştirmiş ve ismini “harpatsum” koymuşlardır. Bu oyun, günümüz futbolunun öncüsü olarak görülür. Romalılar bu oyunu sonradan tüm Avrupa’ya yaymışlardır.

Modern futbolun temelleri ise İngiltere’de atılmıştır. Bu nedenle İngiltere, modern futbolun beşiği sayılır. Futbolun tarihi ile ilgili kaynaklarda yer alan bilgilere göre modern futbol kuralları, ilk kez 1848 yılında Cambridge Üniversitesi’nde oluşturulan Cambridge Kuralları’dır. Kurulan ilk kulüp ise, İngiltere’de kurulan Sheffield Club’tür. Bu tarihten sonra hızla yayılmaya başlayan futbol, 20’nci yüzyılın başlarından itibaren kitleselleşmeye başlar.

Ülkemizde futbolun geçmişi

Her ne kadar bazı kaynaklarda “tepük” adlı bir oyunun Türkler arasında oynandığından bahsedilse de bizim futbolla tanışmamız, İngiliz tüccarların Osmanlı topraklarındaki faaliyetleri ile olmuştur. Türklerin kurduğu ilk kulüp, İngilizce bir isimle kurulmuştur. Bu kulüp, Reşat Danyal ve Fuad Hüsnü ile arkadaşları tarafından 1901’de kurulan Black Stocking (Siyah Çoraplılar) Futbol Kulübü’dür. Türkler arasında futbolun hoş karşılanmayacağı nedeniyle İngilizce isimle kurulan kulüp, fazla faaliyet gösteremeden dağılmıştır.

1905 yılına gelindiğinde Mekteb-i Sultânî öğrencilerinden Ali Sami önderliğinde ilk Türk futbol kulübü olan Galatasaray kurulur. 1907’de ise Kadıköylü gençler tarafından Fenerbahçe kurulur. 1904’te kurulan İstanbul ligine Galatasaray 1906-1907 sezonunda katılır. Daha sonra Fenerbahçe, 1903 yılında jimnastik kulübü olarak kurulan Beşiktaş ise 1910’dan sonra bu lige katılmaya başlar. Ondan sonra ise futbol hızla ülkeye yayılır.

Futbol, sadece futbol değildir!

Futbol, 20’nci yüzyılın başından itibaren kitleselleşmesiyle birlikte sadece bir oyun olmanın ötesine geçti. Her yaş grubu ve her siyasal-sosyal sınıftan insanın ilgi alanına giren futbol, kısa sürede tüm dünyanın en çok ilgi gösterdiği spor dalı hâline geldi. Heyecan, sevinç, moral ve coşku gibi duyguları aşırı derecede harekete geçirmesinden dolayı bir spor olmanın ötesinde tahayyül edilmeye başlandı.

Saha içerisinde, saha dışarısında ve ekran başında kitleleri harekete geçirmesinden dolayı bazı sosyal bilimciler futbolu “kitlelerin afyonu” olarak tanımlamış, kitlelere yaşattığı heyecan, coşku ve sevinç duygusundan dolayı gerçek hayattan kitleleri uzaklaştırdığı tespitinde bulunan bazı sosyal bilimcilerse bu tezlerine örnek olarak Diktatör Salazar’ın 3F formülünü göstermişlerdir. Salazar’ın 3F formülündeki fiesta, foda ve futbol, onun uzun süren iktidarının başlıca kaynaklarıdır.

Futbolun amacı Fair Play’dir

Futbolu bu amaçlar için kullananlar olmuştur, fakat futbol, en temelinden değerlendirildiğinde bir spordur. Spor, insanı teskîn eden bir rûh hâline sokar. Hırs ve ihtiras gibi duyguları insanın daha çabuk kontrol altına almasını sağlar. Futbol da her spor gibi insana kazanma azmi aşılar. Ama bunu yaparken “Fair Play” şeklinde tanımlanan etik esasları kabul eder.

Ayrıca futbol, çocuklar ve gençlerin sağlıklı bir şekilde gelişimine hem fiziksel, hem de ruhsal olarak pozitif katkılar sunar. Bir gruba ait olma, ortak bir amaç için başkaları ile hareket edebilme, bunun için iş birliği yapabilme, sevinci ve neşeyi paylaşma gibi çok sayıda pozitif etmenin öğrenilmesini sağlayan futbol, bu yönüyle insanı hayata hazırlayan önemli bir eğitim aracıdır. Futbol, farklı grupları aynı amaç etrafında birleştiren bir unsuru da içerisinde barındırır. Yani futbol, toplumun farklı gruplarının entegrasyonunu sağlar ve böylece “biz” duygusunu pekiştirir.

Fakat bu kadar birleştirici unsuru olmasına rağmen futbolu “ayrıştırmanın bir aracı” olarak görenler de var. Bunun için zaman zaman futbol müsabakaları provoke edilerek insanların şiddete yönelmelerine alan açılabiliyor.  

Fırıncı Fikri’nin muavin oğlu

Futbolun ayrıştırıcı yönünü değil de birleştirici yönünü en iyi görenlerden biri de rahmetli Gaffar Okkan idi. Okkan, küçük yaşlarda kendi minibüslerinde muavinlik ve yine kendilerine ait olan fırında fırıncılık yaptığından, halkın hemen her kesimiyle muhatap olmuştu. Yani Okkan’ın, toplumun tüm tabakalarına dair zihninde bir resim vardı. Halkın nelere sevindiğini, nelere üzüldüğü iyi biliyordu. Onların dünyasını bu iki mesleği yaparken fazlasıyla öğrenmişti. Kendisi de o dünyanın bir parçasıydı aslında.

Gaffar Okkan’ın ilk görev yeri İzmir idi. Buraya atandığında, ülke kaosun içerisindeydi. Sağ-sol çatışmalarının ardı arkası kesilmiyordu. İzmir’de ilk önce Siyâsî Şube’de görev aldı. Bu görevi sırasında ideolojik yaklaşımlar sonucu doğan teröre ve terör olaylarına bizzat şâhitlik etti. Girilen çatışmalarda geri plânda durmayan, çatışmaya ilk önce kendi atılan biri idi. Bu nedenle emrindeki polislerin hem sevgisini, hem de saygısını kazanmıştı. 

Sağ-sol çatışmasının olduğu bu dönemde üniversiteleri sıkça ziyaret ediyor ve burada öğrenci liderleri ile sık sık olay çıkarılmaması hususunda görüşüyordu. Hemen hemen bütün öğrenci liderlerini tanırdı. Öğrencilere karşı babacan tutumu, onun öğrenciler arasında “ağabey” olarak görülmesini sağlamıştı.

Okkan daha sonra Trafik Şube’ye geçti. Burada da önemli işler yaptı. O yıllarda İzmir’in en önemli sorunu olan minibüsçüler sorununu çözdü. Hâddinden fazla yolcunun alınıp duraklara riayet edilmeksizin yapılan yolcu indirip bindirmeler trafiğin sıkışmasına sebebiyet veriyordu. Sorunu kısa sürede çözdü. Bizzat kendisi sahada denetimlere katıldı ve kısa sürede tüm minibüsçüler kurallara riayet eder hâle geldiler. Belki de bu sorunu kolay çözmesinde, geçmişte kendinin de minibüsçülük yapmış olmasının payı büyük idi.

Okkan, İzmir’de 10 yıl kaldıktan sonra Şanlıurfa’ya tayin edildi. Urfa’da önce Asâyiş Şube’de çalıştı. Bir yıl sonra Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde görev almaya başladı. Burada zamanının büyük bölümünü faili meçhul cinayetlere ayırıyordu. Dosyaların çoğu, bölgenin nüfuslu kişilerine yönelik işlenen cinayetlerden oluşuyordu. Bu cinayetleri ekibiyle birlikte aydınlığa kavuşturunca olası kanlı eylemlerin önüne geçti. Burada yaptığı çalışmalardan dolayı terör örgütleri fazla etkin olamadılar.

Urfa’daki görevi sırasında halkla iç içe olmaya devam ediyordu. Futbola ilgisi de burada başladı. Burada Polis Gücü Futbol Takımı’nı kurdu ve Eskişehir’e tayin edilene kadar takımın başarısı için çalıştı. Tabiî bu çalışmalarla halkın takdirini de kazanmayı başarmıştı.

Okkan, sporun birleştirici rûhunu hentbol ile keşfediyor

Gaffar Okkan’ın sonraki görev yeri Eskişehir oldu. Buraya Güvenlik Şube Müdürü olarak gelmişti. İl Emniyet Müdürlüğü’ne ise Atilla Aytek atanmıştı. Okkan, Aytek’ten çok şey öğrenecekti.

Aytek fazla yürüyüş yapıyordu. Okkan, bir gün müdürüne neden çok fazla yürüdüğünü sordu. Müdürü ona, iyi bir polisin araca binen değil, yürüyerek görev alanını denetleyen polis olduğunu söyledi. Ayrıca bu şekilde esnaf ve vatandaşla daha yakından diyalog kurma imkânına sahip olunacağını dile getirdi. Okkan bundan sonra her görev yaptığı yerde araç kullanmaktan çok yürümeyi tercih edecekti.

Okkan’ın görev yaptığı bu dönemde Eskişehirspor kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Kulübün önde gelenleri Emniyet’e gelerek Emniyet Müdürü Aytek’e kulübün başkanı olmasını önerirler. Aytek önce tereddüt etse de sonra bu görevi kabul eder. Gaffar Okkan buna çok şaşırır. Müdürüne bu görevi hangi amaçla kabul ettiğini sorduğunda, Aytek, polisin imajının spor sayesinde değişeceğini, sporun bu nedenle önemli olduğunu söyler. Okkan, müdürüne hak verir. Kendisi de yıllar sonra bu amaçla Diyarbakırspor’a Fahrî Başkan olacaktır.

Bu sırada Asâyiş Şube de kendisine bağlandığından, görevi nedeniyle maçları takip etmeye başlar ve futbola olan ilgisi de artar. Bu arada gösterdiği başarı nedeniyle Çevik Kuvvet de Okkan’a bağlanır.

Çevik Kuvvet görevi başladıktan çok kısa bir zaman sonra telsizine bir anons gelir. Anonsta, şeker fabrikasında bir kazanın patlak verdiği, 7 işçinin ateşin ortasında kalarak yaralandığı ve yaralıların hastaneye kaldırıldığı söyleniyordur. Derhâl hastaneye koşan Okkan, gördüğü manzara karşısında şaşkına döner. Çünkü yanan işçilerin üzerine su dökülüyordur. Hastanede yapılacak çok imkân da yoktur. Doktorlar şehirde yanık merkezi olmadığını, işçilerin kurtuluşunun tek çâresinin GATA’ya sevk edilmek olduğunu söylerler.

Okkan, önce Türk Hava Kurumu ile irtibata geçer. Fakat Türk Hava Kurumu, yaralılar için uygun uçağın Antalya’da olduğunu ve istenen saatte geri dönüşünün mümkün olmadığını Okkan’a iletir. Vakit kaybetmeden Hava Kuvvetleri Komutanı Halis Burhan Paşa ile irtibata geçilir. Paşa, isteğe olumlu cevap verir. Ama sivillerin taşınması için Genelkurmay’dan izin alınması gerektiğini söyler. Emniyet Müdürü Aytek, Ankara’yı arayarak 15 dakikada gerekli izni alır. Okkan’ın koordinasyonunda 7 ambulans ile yaralılar Hava Kuvvetleri’ndeki uçağa ulaştırılırlar. Ankara’da tedavi altına alınan yaralıların altısı kurtulur. Bu olay tüm şehri etkiler. Ve Okkan’ın yaptıkları ile işçilerin kurtulduğu dilden dile dolaşır.

Olaydan 2 hafta sonra Şeker Fabrikası ve Türk Hava Kurumu’ndaki bilerce işçi maaşlarının azlığı nedeniyle yürüyüşe başlar. Fakat yürüyüş izinsizdir. Olaya Aytek ve Okkan müdahale eder. Yanlarına hiçbir güvenlik görevlisi almadan işçilerin olduğu yere giderler. Yürüyüşün sonlandırılması istenir. Sendika görevlisi bunu kabul etmez ama işçiler yürüyüşü sonlandırırlar. Çünkü işçiler, Okkan’ın arkadaşları için yaptıklarını bilmektedirler.

“Koskoca Emniyet Müdürü, takımın şoförlüğünü yapıyor!”

Aytek, Polis Teşkilâtı içerisinde bir hentbol takımı kurmak için harekete geçer. Bunun için üniversitenin bayan hentbol takımının çalıştırıcısı Sinan Öner’e teklifte bulunur. Öner, ilk etapta hentbol takımı kurmak yerine bir ortaokul kız hentbol takımının Polis Gücü adına karşılaşmalar yapabileceğini söyler. Teklif kabul görür. Yedi ay sonra da yetişkinlerden oluşan Polis Gücü Hentbol Takımı kurulur. Kurulan takım büyük başarı göstererek Eskişehir’de birinci olur, artık İzmir’de grup maçlarına çıkacaktır. Tüm bu işleri Okkan üstlenir.

Takımın İzmir’e gideceği gün geldiğinde, takımı İzmir’e taşımak için Köy Hizmetleri’nden bir minibüs tahsis edilir. Ama minibüsün sürücüsü yoktur. “Kim kullanacak?” sorusuna cevap aranırken, Okkan tereddüt etmeden, “Ben kullanırım” diyerek minibüsün başına geçer. Herkes şaşkındır. Emniyet Şube Müdürü, takıma şoförlük edecektir. Okkan, İzmir’e kadar minibüsü kullanır.

İzmir’deki maçlarda galibiyetler alınır ama takımı 2’nci Lig’e çıkaracak sonuçlar elde edilemez. Ama sonraki sezon için Sinan Öner, Okkan’a söz verir. Söz verdiği gibi de olur. Ertesi sezon takım, şampiyon olarak 2’nci Lig’e çıkar.

Sevinç ve coşku, Avrupa kapılarını aralıyor

Şampiyonluk kutlamaları sırasında ilginç bir olay gerçekleşir. Kutlamanın olduğu mekânda, yan masada oturan bir kişi, kutlamalardan etkilenerek takımı Almanya’ya davet eder. Bu kişi, Berlin İş Adamları Derneği Başkanı Basri Engel’dir. Engel burada, takıma 500 mark yardımda bulunmak ister. Ama Okkan, yardımı ertesi gün makbuz karşılığında kabul edeceğini söyleyerek Engel’i Emniyet’e davet eder.

Ertesi gün Emniyet’e giden Engel hem bağışını yapar, hem de Almanya’daki kamp teklifini yeniler. Takım Berlin’e giderken otobüsü yine Okkan kullanır. Burada Berlin Polis Gücü ile karşılaşmalar yapılır.

Tüm bu gelişmelerden sonra, şehir, takıma daha çok sahip çıkmaya başlar. Yerel basın maçlarla ilgili haberler yayınlar. Halk da maçları izlemeye başlar. O yıl takım, 1’inci Lig’e yükselir. Takım bu kez, Berlin Polis Gücü’nün teklifiyle Berlin’e gider. Bu, o yıllarda olacak şey değildir. Çünkü o yıllarda yurtdışında sadece 3 büyük kulüp kamp yapabiliyordur.

Ertesi yıl Okkan’ın takımı ligde büyük başarılar elde eder. Okkan, yaptıklarından dolayı şehrin ve takımın “Gaffar Abisi” olur.

Kars’ın çehresi değişiyor

Okkan’ın Eskişehir’den sonraki görev yeri Kars’tır. Kars’a Emniyet Müdürü olarak atanır. Burada da yaptıklarıyla şehrin sevgisini kazanır. Okkan, ilk önce ardı ardına terör operasyonları düzenleyerek şehrin emniyetini sağlar.

Kars’ta önemli sorunlardan biri de kumardır. Özellikle kış aylarında şehirde hayat durma noktasına gelir. Bu nedenle erkekler kumar oynamaktadırlar. Kumar oynayanların eşlerinin serzenişlerine kayıtsız kalmayan Okkan, önce kumar oynatan yerleri tespit ettirir, sonra da buralarda kumar oynanmasını yasaklar. Denetimlerle kimseye göz açtırmaz ve kısa sürede kumar ortadan kalkar.

Şehrin diğer bir problemi olan fuhuş sorununa da el atar Okkan. Özellikle Sovyetlerin dağılmasından sonra ülkemize gelen kadınların Kars’ta barınmasına müsaade etmez ve fuhşun palazlanmasını önler.

Okkan bir gün, büyük bir gazetede, “Kars 55 milyara satılık” başlıklı bir haber okur. Haber, Kars Belediyesi’nin borçları yüzünden yazılmıştır. Bu haberden sonra Okkan, Kars’ta yatırım seferberliği başlatır. Şehrin ileri gelenlerini bir araya toplar ve onları yatırım yapmaya ikna eder. Ardı ardına şehirde yatırımlar başlar ve istihdam artar. Bölgedeki hayvancılığı kalkındırmak için 30’a yakın kooperatifin kurulmasına öncülük eder. Bu kooperatifler sayesinde halka 6 bine yakın hayvan dağıtılır.

Issızlaşan okullar yeniden canlanıyor ve Karsspor liderliğe oynuyor

Kars’ın en önemli sorunlarından biri ise eğitimdir. Şehirdeki 400 okuldan 250’si kapalıdır. Öğretmenler Kars’a gelmek istemiyorlardır. Okkan, atanan öğretmenlerin hepsine telefonla ulaşır. Aileleri ile görüşür ve onları ikna ederek şehre gelmelerini sağlar. Okkan’dan önce her 100 öğretmenden 80’i şehre gelmek istemezken, Okkan’ın gayretleri sonucu her 100 öğretmenden 95’i şehre gelmeye başlar.

Okkan o dönem zor günler geçiren Karsspor’a da el atar. Bir önceki sezon 3’üncü Lig’den düşmekten son anda kurtulan Karsspor’a Fahrî Başkan olarak seçilir. Okkan, ilk iş olarak şehrin önde gelenlerini bir araya getirerek kulübün sorunlarını çözmeye koyulur. Özel gayretle şehir dışından futbolcu transfer edilir. Karsspor için 40 dönümlük bir yer alınır ve burada tesisler inşâ edilir. Ali Gaffar Okkan, burada yaptıklarıyla Karslıların da “Gaffar Abisi” olur.

Diyarbakır’ın kaderi değişiyor

Ali Gaffar Okkan’ın sonraki durağı Diyarbakır’dır. Kasım 1997’de Diyarbakır’da göreve başlar. Göreve başladığında Diyarbakır, terörle anılan bir şehirdir. Terörle mücadelenin yan etkileri nedeniyle halk ve Emniyet Teşkilâtı arasındaki bağlar zayıftır.

Okkan göreve başladığında, ilk olarak birkaç gün şehirde gözlem yapar. İlk fark ettiği şey, şehrin merkezinin aydınlatmasının zayıf olduğudur. Okkan’ın ilk işi, şehrin sokaklarını aydınlattırmak olur. Örneğin, şehrin en önemli merkezlerinden biri olan Melik Ahmet Caddesi ışıklandırılır. Akşam saati gelmeden sessizliğe bürünen cadde, aydınlatma ile birlikte canlanır. Öyle ki, çok geçmeden ülkemizin en önemli otel zincirleri burada otel açar duruma gelir. Sonra şehrin değişik bölgelerine MOBESE sistemleri kurarak şehirde olup bitenler takip edilmeye başlanır.

Okkan daha sonra tek bir binada toplanan Emniyet Müdürlüğü’nü şehrin değişik yerlerine yayar. Kendisi de Şehitlik mevkiindeki Emniyet binasına taşınır. Trafiğe kapalı olan Emniyet Müdürlüğü binasını trafiğe açar.

Sosyal sorumluluk projeleri hayata geçiyor

Okkan, masa başında çalışan kadın polisleri ilk kez sokağa çıkarır. Alınan 10 araç ile kadın polisler üç ekibe bölünerek halka hizmet etmeye başlar. Ekiplerin biri yaşlılar, biri çocuklar, diğeri ise engelliler içindir. Yaşlılar ve çocuklar gitmek istedikleri yere bu araçlarla bırakılırlar. Havalimanında bulunan bir ekip de engellileri istedikleri yere götürür. Okkan, ayrıca trafik polislerini ağırlıklı olarak kadın polislerden oluşturarak trafikte seyreden sürücüler ile polis arasında bir köprü kurar.

Okkan, şehrin ekonomisinin canlanması için de ulusal markaları Diyarbakır’da yatırım yapmaya davet eder. Şehirde festivaller düzenlemesine öncülük ederek şehrin tanıtılmasını sağlar. Çok geçmeden bu çabalar sonuç verir. Önce dev otel zincirleri oteller açar, bunu diğer ulusal markalar takip eder.

Kendisi de halkın içerisinde bulunarak onların sorunlarını bizzat gözlemleme imkânı bulur ve bu sorunlara çâreler üretir. Vatandaşlar ile samîmiyeti ilerletir. Bu samîmiyetle birlikte Okkan, saat fark etmeksizin esnafı ziyaret ederek onlarla sohbet eder. Vatandaşlar istedikleri zaman Okkan’a telefonla ulaşabilmektedirler. Rivayetlere göre telefon numarası, ayakkabı boyacılarına kadar herkeste vardır.

Okkan, kendisini ziyarete gelen misafirlerini sokaktaki seyyar ciğercilere götürür. Kendisi de sık sık mütevazı lokantalarda yemek yer.

Halk, bu sıra dışı Polis şefini sevmiştir. Okkan, Emniyet’in kapılarını halka açar. Sorunları olanlar onu istedikleri zaman ziyaret ederler. Mâkâmına iş için gidenlere iş bulur. Hanımı ile arası bozulanların arasını düzeltir. Halk ile arasında duvar öreceğine inandığından, şehirde koruma ordusuyla gezmemeye dikkat eder.

Futbolcular asker selâmı veriyor

Okkan önceki görev yerlerinde olduğu gibi Diyarbakır’da da sporu halka ulaşmak için bir köprü olarak görüyordur. 1999-2000 sezonunda ligden düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalan Diyarbakırspor’a Okkan el attıktan sonra, takım büyük başarılara imza atar. Başkansız kalan Diyarbakırspor, kongre yapamaz duruma gelmiştir. Kongre yapılamadığı takdirde ligden düşecek ve tüm sporcuları serbest kalacak Diyarbakırspor için Okkan’ın gayretleriyle bir günde kongre düzenlenir ve yeni yönetim oluşturulur. Futbolcularla sözleşmeler imzalanır.

Artık Ali Gaffar Okkan, Diyarbakırspor’un Fahrî Başkanı’dır. Okkan maçları bizzat takip eder. Futbolcularla birebir diyaloğa girer ve onların sorunlarını çözmek için gayret sarf eder. Golden sonra Diyarbakırspor bayrağını sallayan Okkan, oğlu ile sevinç gösterilerine katılır. Hattâ golden sonra futbolcular, Gaffar Okkan’a asker selâmı veriyorlardır. Aslında bu selâm bile Okkan’ın halk ile devleti hiç olmadığı kadar yaklaştırdığının kanıtıdır.

Diyarbakırlılar Millî Takım’a oyuncu veriyor

Okkan, sadece Diyarbakırspor’a destek vermekle kalmaz. Gençlerin spora yönelmesini sağlamak için diğer spor dallarına da destek verir. Bu amaçla Avrupa’nın önemli hentbol sahalarından birini Diyarbakır’a kazandırır. Okkan’ın yaktığı meşale sayesinde kısa sürede Diyarbakır’da 17 hentbol kulübü kurulur. 

Okkan’ın kurduğu Polis Gücü, Hentbol 1’inci Ligi’nde oynar. Maçlarda tribünler tıklım tıklımdır. Halk, Okkan gelene kadar çok yakınlaşmak istemediği Emniyet güçlerinin adını taşıyan bir takım olan Polis Gücü’ne sahip çıkar. Okkan sayesinde Diyarbakır’da dirilen futbol ve hentbol sayesinde Emniyet güçleri ile halk arasındaki buzlar erir. Halk ve Emniyet güçleri kucaklaşır hâle gelir.

Polis Gücü ligde ikinci olarak Avrupa’da ülkemizi temsil etme hakkını kazanır. Diyarbakır’dan bir hentbol takımı, ay yıldızlı bayrağımızı Avrupa’da dalgalandırma şansını bulmuştur. Ayrıca ilk kez Millî Takım’da Diyarbakırlı bir oyuncu yer alır. Bu durum, o dönemde Diyarbakırlıların devletle bütünleştiğinin bir göstergesi olarak kabul edilir.

Gaffar’ı değil, bir şehrin umudunu kurşunladılar

Şehre ilk geldiğinde halk için herhangi bir Polis şefi gibi algılanan Okkan, yaptıklarıyla, özellikle şehrin sembolü olmuş Diyarbakırspor’a sahip çıkarak gençleri spora yönlendirmesiyle halkın gönlünde taht kurmuştur. Halk her fırsatta ona olan sevgisini göstermiştir. Şehit edildiğinde, cenazesine koşarak naaşını havalimanına kadar uğurlamıştır.

Halk onu o kadar çok sevmişti ki, Okkan’ın şehit edilmesinden sonra doğan yüzlerce çocuğa “Gaffar”, “Ali Gaffar” ve “Gaffar Okkan” adını vermiştir. Şehit edildiğinde halk, “Keşke evlâdım ölseydi de o yaşasaydı” diyerek ona olan sevgisini dile getirmiştir.

Toprağa değil, Diyarbakır’ın gönlüne gömülüyor

Okkan, gençlerin ideolojik döngülere kapılmamaları ve terörden uzak durmaları için spora yönlendiriyordu. Onları destekliyordu. Diyarbakırspor maçları sayesinde tüm şehir halkı “biz” olma duygusunu tadar olmuştu. Şehit edilmesinden sonra açılan taziye defterine yazılanlar, onun ne denli büyük hizmetler ettiğinin kanıtı idi.

Taziye defterindeki yazısında bir Diyarbakırlı, Okkan’a “Baba” diye hitap ediyor ve “Sen bize Emniyet biriminin, düşünülenin aksine aslında aile içinden biri olduğunu öğrettin. Babamın ölümüne bile bu kadar üzülmemiştim. Belki zaman acına alışmayı öğretecek ama unutmak hiçbir zaman mümkün olmayacak. Toprağa değil, yüreğimize gömüldün” diyordu.

Bir başka Diyarbakırlı esnaf ise, “Öncelikle sana ve beş arkadaşına Allah’tan rahmet diliyorum. Âlem-i dünya döndükçe içimizde yaşayacaksın. Diyarbakır’a yapmış oldukların asla unutulmayacaktır. Sana sıkılan kurşunlar, şahsında tüm Diyarbakır’a sıkılmıştır” diyerek Okkan’ın şehirle kurduğu bağın ne denli güçlü olduğunu dile getiriyordu.

Okkan, Diyarbakırspor’un 1’inci Lig’e (bugünkü Süper Lig) çıktığını göremedi ama Diyarbakırspor, onun yaktığı meşale ile Okkan’ın şehit edilmesinden sonra bu başarıyı yaşadı. 2000-2001 sezonunda Süper Lig’e yükselen Diyarbakırspor, 2005-2006 sezonunda 18’inci sırada tamamlayarak 1’inci Lig’e düştü. 2008-2009 sezonunda tekrar Süper Lig’e çıktı. 2009-2010 döneminde kötü bir sezon geçiren Diyarbakırspor, Süper Lig’de tutunamayarak tekrar 1’inci Lig’e düştü. Daha sonra da 2 ve 3’üncü Lig’e… Bugünse Bölgesel Amatör Ligi’nde…

Ali Gaffar Okkan’a olan borcumuz

Özellikle işsizliğin üst düzeyde olduğu yerlerde gençler, bölücü ve ayrıştırıcı ideolojik yaklaşımların en önemli hedef kitlesidirler. Bu ayrıştırıcı ideolojik yaklaşımlar, sporu, özellikle de futbolu ayrışmanın bir aracı olarak kullanırlar. Bazı futbol maçlarındaki seyirci kavgalarının temelinde bu yatar. Hattâ dünya derbilerinin bazılarının arkasında ideolojik ayrışmalar vardır. Örneğin Glasgow şehrinin ve İskoçya futbolunun iki dev kulübü Celtic ile Glasgow Rangers arasındaki mücadele, mezhep ayrışmasının sonucu ortaya çıkan bir derbidir. Rangers Protestan inancına sahip İskoçların temsilcisiyken, Celtic ise Kelt ve İrlandalı köklerine bağlı Katoliklerin takımıdır. Bir başka örnek de Real Madrid-Barselona müsabakasıdır. Bir yanda İspanyol milliyetçiliğinin temsilcisi Real Madrid, diğer yanda Katalan kimliğinin temsilcisi Barcelona vardır. Örnekleri çoğaltabiliriz ama bu örnekler bile futbolun ideolojik ayrılıkların bir mücadele sahası olarak nasıl insan hayatında yer aldığının birer kanıtıdır.

Zaman zaman maçlarda ölümle sonuçlanan kavgalar çıkmaktadır. Futbol tarihinde bunun da örnekleri çoktur. Örneğin, Honduras ile Salvador arasında 1960’ların sonunda oynanan bir maçta çıkan olaylarda ölen ve yaralananlar olmuştur. Hattâ olayın üzerinden birkaç hafta geçmeden iki ülke birbirine savaş ilân etmiştir. Ülkemizde ise en kanlı futbol olayları, 17 Eylül 1967 tarihinde, Kayseri Şehir Stadı’nda cereyan etmiştir. Kayserispor ile Sivasspor’un maçında, tribünlerde çıkan olaylarda 41 kişi ölmüş, 600 kişi ise yaralanmıştır. Olayları yorumlayan bazı uzmanlar, olayların temelinde mezhep ayrılığı olduğunu dile getirmiştir.

Tüm bu örnekler, futbolun birleştirici kadar ayrıştırıcı olabileceğini de gösteriyor. Ülkemizde futbol, her zaman bir rekabet unsuru olarak yer aldı. Ama ayrıştıran bir unsur olmadı. Yalnız son dönemlerde özellikle Amed Sportif Faaliyetler Kulübü maçlarında ülkemizi ayrıştırmak isteyenler, bunu futbol maçları üzerinden yapmaya çalışıyorlar. Bunun için de Amed Sportif maçları kullanılıyor. İnsanımız bu oyuna gelmemeli, Gaffar Okkan’ın inşâ ettiği rûha uygun olarak hareket etmelidir. Saha içerisinde oyunun parçası olanlar dahi provoke etse, onların provokasyonuna gelmemeli ve bu maçlarda bizleri ayrıştırmak isteyenlere karşı uyanık olunmalıdır. Bu hem birlik ve bütünlüğümüzün önemli bir harcı, hem de futbolseverlerin Gaffar Okkan’a olan borcudur!

 

Emrah Gürkan, 3310 Öldürüldü, Güncel Yayıncılık, 2001

İrfan Erdoğan, Futbol Ve Futbolu İnceleme Üzerine, İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi, Sayı: 26, Kış-Bahar 2008

Mehmet Öcalan, Futbolun Toplum Üzerine Etkisi, Fırat Üniversitesi Doğu Araştırmaları Dergisi, 2005