Yorgancı

Öfkenin verdiği güçle bir an bile sendelemeden yerden kalktı, yumruk atan adama karşılık vermek üzere ayaklandı, ancak o sırada adam aracına binip çoktan gaza basmıştı. Serhat, giden arabanın arkasından sövmüş, izlemek için etrafına toplanan vatandaşlara “Dağılın, ne var bakacak?” diye bağırmıştı. Ahmet Amca’nın şaşkın yüzüne bir defa bile bakmadan, arabasına binip gitmişti.

MEKTEP Caddesi, eski bir mahallenin en kalabalık merkeziydi. Ahmet Amca ise 74 yaşında, beyaz saçlı, beyaz tenli, her gün aynı kareli gömleğini giyen ihtiyar bir yorgancıydı. 


Mavi gözlerinden birini şeker hastalığı yüzünden kaybetmişti, çok az ve bulanık görüyordu. 37 yıl çalıştığı dükkânını kentsel dönüşüm yüzünden boşaltmak zorunda kalmış, beş yıl evvel buraya taşınmıştı. Tren istasyonunun karşısında, büyük bir marketin, bankaların ve kalabalık dönerci dükkânlarının sıralandığı rampada kaldırıma düzayak 50 metrekarelik bir yer kiralamıştı. 


Ahmet Amca eşini yıllar evvel kaybetmişti, üç evladını tek başına okutmuş, üçünü de evlendirmişti. Çocukları aynı şehrin diğer ucunda yaşıyorlar, babalarını bayramdan bayrama ziyaret ediyorlardı. 


Ahmet Amca mizacı gereği az konuşup, her soruya kısık sesle anlamlı cevaplar verirdi. Yeni nesil esnaf komşuları onunla pek kaynaşmaz, yalnızca bir kafa selamı vererek dükkânın önünden geçerlerdi. Bu zamanda el dikimi yorgan meraklısı pek kalmamıştı, zar zor bir müşteri bulduğunda mesleksiz kalmamak, geçiminden olmamak için padişah döşeği hazırlarcasına özeniyordu. Kulaktan kulağa bir duyan daha çıksın diye çırpınıyordu. 


İşte, yine hakkıyla soğuk bir aralık ayında yeni bir müşteri bulmuştu. Uykuları bölünen, entelektüel kılıklı, ünlü bir tiyatro sanatçısı sağlıklı yaşam akımına ayak uydurmak üzere kendisine el dikimi iki yorgan ısmarlamıştı. 


Ahmet Amca, elinde kalan en güzel saten kumaşı bu sipariş için kesmişti. Burdur’dan yeni yün getirtmiş, gelen yünü hevesle tartıdan indirdikten sonra, dövmek ve havalandırmak için tüm çuvalı dikim tablasına boşaltmıştı. Dikkati ve heyecanı uzun zaman sonra yeniden canlanmıştı ki, o sırada dışardan öfke dolu bağrışmalar duyuldu. 


Gençler, trafik yüzünden arabalarından inmiş, birbirlerinin üzerlerine yürüyorlardı. Kavgaya tutuşanlar tam da yorgancı dükkânının önüne denk geliyordu. “Allah vere de kimseye bir şey olmasa” derken bir şangırtı koptu. Kavga eden gençlerden biri karşısındakinin yumruğu ile dükkânın camından içeri girerek tablaya serili yeni yünlerin üzerine düşmüştü. Ahmet Amca, ikircikli bir üzüntüyle gencin yanına giderek “Evladım iyi misin?” diye sordu. 


Dükkândan içeri düşen, telefonuyla oyun oynarken frene geç bastığı için öndeki araca çarpan Serhat’tı. Üzerine giydiği kalın mont sayesinde hiçbir yerinde kesikler olmamıştı, sadece ellerinde biraz kan vardı. Öfkenin verdiği güçle bir an bile sendelemeden yerden kalktı, yumruk atan adama karşılık vermek üzere ayaklandı, ancak o sırada adam aracına binip çoktan gaza basmıştı. Serhat, giden arabanın arkasından sövmüş, izlemek için etrafına toplanan vatandaşlara “Dağılın, ne var bakacak?” diye bağırmıştı. Ahmet Amca’nın şaşkın yüzüne bir defa bile bakmadan, arabasına binip gitmişti. 


Ahmet Amca, kalabalık dağıldıktan sonra cam parçalarının yünlere karıştığını fark etti. Kaldırım ile dükkânın başlangıcını ayıran cam, boylu boyunca aşağıya inmiş, boş bir çerçeve hâlinde kalmıştı. 


Yorgancı dükkânı sokağa açılan bir koridor gibi ortalıktaydı. İki aydır veremediği ev kirasını bu yorganın parası ile verecek ve küçük torununun istediği oyuncak kamyonu alacaktı. Birkaç defa eğilip cam parçalarını toplamayı denedi fakat ne mümkün, öyle küçük parçalar derinlere inmişti ki yünler zayi olmuştu.


Sızlanmayı pek sevmeyen Ahmet Amca, kaderinin değişmez zorluklarıyla barışmak denemez ama boyun eğmekle karışık bir hisle çay ocağından istediği çöp torbasına yerdeki yünleri doldurmaya başladı. 


“İkinci kez yün alacak parayı nereden bulsam” diye düşünüyordu. Birkaç saat sersem ve başıboş ayakta dolanmalarla geçivermişti. Esnaf komşusu berber Yusuf, “Ahmet amca naylon getirdim, böyle olmaz” dedi. Tüm gücü bitmiş ama mizaç gereği isyan etmeyen Ahmet Amca, berber Yusuf ile birlikte kalın bir naylonu kırılan camın pervazına germişlerdi. 


Yorganları bitirmek için yirmi beş gün mühleti vardı. İki gün Burdur’dan yünün gelmesini beklemiş ve üçüncü gün ise bu hazin olay yaşanmıştı. 


Ahmet Amca, sonraki sabah ne yapacağını bilmez hâlde dükkâna vardığında, kendinden önce kapısının önüne gelip onu bekleyen bir genç ile karşılaştı. Gelen genç Serhat’tı. 


Serhat, 19 yaşında, henüz hiçbir işte çalışmamış, okuduğu tüm okulları yarım bırakmış, arada sırada babasının arabasıyla getir-götür işleri yapan bilinçsiz bir gençti. 


- Buyur evlat, ne için gelmiştin?


- Ben sizi merak ettim, dükkânınızın zararını karşılamak isterim.


- Geç içeri evladım. Böyle kapı önünde olmaz bu işler. Öyle ya, cam kırıldı, içerisi de dışarısı da bir sayılır.


- Amca, ben o gün çok sinirliydim, seninle ilgilenemedim. Ne yapmak gerekir, zararını gidereyim.


- Zaman azaldı evladım, cam yapılır fakat zamanım az. Malzemelerim zayi oldu, yeniden sipariş verecek param yok. Ayrıca gençlerin bu hâlini görmek de fena hâlde üzdü beni, hangi birini anlatayım!?


- Amca, benim de param yok, şu anda işsizim, söz veriyorum ama, işe girdiğimde senin cam paranı karşılayacağım.


Hayatında daha önce hiç kimseden bir şey istememişti Ahmet Amca.


- Hadi evladım, madem işin yok, senden isteyecek bir şeyim de yok!


- Bu dükkân böyle başıboş bırakılmaz. Bir naylon ile olacak iş 

değil. İzin ver, geceleri dükkânda kalayım. Cam yapılana kadar gece nöbeti tutayım?


Ahmet Amca, sezgilerinin ve yaşam tecrübesinin işaret ettiği bir soruyu Serhat’a yöneltti:


- Evlat, kalacak yerin mi yok senin?


- Babam arabayı benden aldı, bir süre eve gelmemi de istemiyor. 

Gözüme görünme, dedi…


Ahmet Amca ve Serhat bu kısa muhabbetten sonra bir mutabakata vardılar. Serhat, geceleri dükkânda yatacak, cam tamir edilinceye kadar nöbet tutacaktı. Gün boyu muhabbet ettikten sonra Ahmet Amca dükkânı Serhat’a emanet etmişti. Yağmurlu gecede, yarı şeffaf naylonun ardından Serhat’ın içtiği sigaranın yanıp sönen turuncu ışığı beliriyordu. Serhat yığın edilmiş yünlerin yanına uzanmış, cep telefonuyla oynarken, izmaritleri dükkândaki tek su bardağının içine atıyordu.


Yirmi iki gün kala…                                                            


Ahmet Amca, dükkânın ardiyesinde duran diğer işlerden artan tüm yünleri topladı. Temiz olanları ayıkladı. Sabahın en erken saatleriydi. Su bardağında biriken izmaritleri görür görmez yüzünde nadiren oluşan bir tiksinti ifadesiyle, “Evlat, sabah oldu, işimiz çok, haydi kalk” dedi. Bu uyandırılma şeklini babasına benzeten Serhat hiç yadırgamadan yerinden fırladı. 


- Hep böyle erken mi uyanırsın Ahmet amca?


- Hiçbir zaman erken uyanmadım, hep vaktinde kalkarım.


- Tamam, o hâlde ne yapacağız, ilk işimiz nedir Ahmet Amca?


Ahmet Amca başıyla masayı işaret etti: 


- Çekmecedeki 60 lirayı al, çay ocağından iki çay ve tren 

istasyonundaki çocuktan iki simit kap bakalım.


Serhat, Ahmet Amca’ya karşı saygı ve mahcubiyet hissi ile söyleneni yapmaya hevesliydi. Geri döndüğünde, Ahmet Amca elektrikli sobayı açmış, masanın dibine çekmiş, oturuyordu. Simitlerin sarılı olduğu kâğıdı masaya serdiler ve karşılıklı oturarak kahvaltılarını yapmaya başladılar.


- Eee, nasıl gidiyor Ahmet Amca, mutlu musun yorgancılıktan?


- Mutlu olmak gayem değildir evlat, çalışıyoruz işte…


- Nasıl yani, herkes mutlu olmak ister, öyle değil mi?


- Mutlu olmak bu çağın icadı. Biz yalnızca yaşamayı biliriz. Âlem insanı mutlu etmek için yaratılmadı, insanın mücadele etmesi için yaratıldı.


- Ooo, Ahmet Amca sende iyi laflar varmış, hiç okula gittin mi?


- Orta mektebe kadar okudum, iktisat ilmi ile ilgileniyordum fakat sonra ustamın yanında çalışmaya başladım. Neyse, haydi evlat, laflama beni, işimiz çoktur!


Ahmet Amca, eskiden tek eliyle çekip çevirdiği ağır ve kocaman yorganlara şimdi etrafında üç tur dönerek ancak şekil verebiliyordu. İştahı da eskisi kadar iyi değildi. Sabah bir çay, bir simit, akşam ise bir tas çorba ile yetiniyordu. Zaten şeker hastası olduğu için yediği pek çok şey midesine dokunuyor, akşamları kuru ekmek yiyerek midesinin suyunu bastırıyordu.


Ahmet Amca’dan miras kalmış pek çok öğreti vardı fakat bir cümlesini bir gün dahi aklından çıkaramamıştı: “Hayatta iki şeyin çaresi yoktur biri vicdan azabıdır…”


Yirmi bir gün kala…


Ahmet Amca her zamanki gibi masada oturuyor, bir yandan da gözünü hazırladığı yün ve kumaşlardan ayırmıyordu.


-  Eee Ahmet Amca, yalnız mısın, çoluk çocuk yok mu sende?


- İki kızım, bir oğlum var. Bir de torunlarım. Bayramlarda gelirler sağ olsunlar. Hanımı sıtmadan kaybettik.


- Sıtma neydi amca, kanser gibi bir şey mi Allah korusun.


- Boş versene evladım, başka konu yok mu?


- Eee Ahmet Amca, bu kadar yalnız kalınca depresyona girmiyor musun?


- Hiçbir yere girdiğim yok, dükkândan eve ancak gidip gelebiliyorum.


- Öyle değil, yani depresyon bir hastalık ya, depresyona girmiyor musun?


- O ne çeşit bir hastalık? Allah korusun, kanser gibi bir şey mi evlat?


- Değil Ahmet Amca… Bir de sen çok az yiyorsun, yine de

hareketlisin maşallah.


- Az yiyende sıhhat olur evlat, insanı açlık değil, alıştığı tokluk öldürür, unutma! 


Serhat lokmasını çiğnerken duraksadı, yarım ve kararsız bir gülümsemeyle Ahmet Amca’ya baktı. Geçen her zaman diliminde, ona hem şefkati, hem de hayranlığı artıyordu.


Öteden beriden konuşarak kahvaltı eşliğinde kısa bir sohbetten sonra, Ahmet Amca ayaklandı. Yünleri yerde duran pamuklu kumaşın üzerine eşit miktarda yayarak işe başladı. Bir gözü görmediği için yıllardır baş parmağının aynı noktasına saplanan iğne artık orayı çürütmüş, rengini değiştirmişti. Derin dikkat ile kendi nefesinin sesini bile hissetmeden dikiyordu. 


Serhat yaşamı boyunca hiçbir şeye bu kadar dikkatli bakmamıştı. Ahmet Amca’nın çabasından, vazgeçmemesinden ve o andaki aşkından etkileniyordu.


Ahmet Amca, naylonun altından gelen rüzgâr dışında hiçbir şeyin dikkatini dağıtmasına izin vermeden yorganın ilk katmanı olan pamuklu bez dikimini bitirmişti. Epeyce boynu ağrımış ve acıkmıştı. Ortadan kaybolan Serhat gelsin de dükkânı kapatayım diye bekliyordu.  


Yirmi gün kala…


Ahmet Amca, elektrikli sobanın isabet ettiği küçük sıcaklığa denk gelecek şekilde oturarak yorganı dikmeye devam ediyordu. Serhat, dükkânın içinde sigara içmeyeceğine söz vermişti, arada bir kapının önüne çıkıp geri geliyordu. Her girdiğinde aklına bir soru gelmişçesine muhabbete başlıyordu.


- Çocukların uğramıyor, hanımın da yok, yalnız sıkılmıyor musun Ahmet Amca?


- Çocukların hep işleri oluyor, gelemiyorlar.


- Peki ya üzülmüyor musun?


- Hanımı soruyorsan üzülmüyorum, yalnızca özlemek hâlindeyim Zaten beni bekliyordur, kavuşacağız vakti gelince Allah’ın izniyle.


- Ölmek mi istiyorsun yoksa?


- Allah’ı bildikten sonra ömür de, ölüm de hoştur. Ölümü isteğim

de, korkum da yoktur.


- Peki, en çok neye üzüldün şimdiye kadar Ahmet Amca?


- Benim küçük kız Seher, hastalanmıştı bir ara… Ona çok 

Üzülmüştüm. Maşallah iyi şimdi. Zaten üzüntüden korkmamalı Üzüntü insanı pişirir.


- Her şeye böyle olumlu mu bakarsın Ahmet amca? Seni 

tanımasam yorgancı değil yogacı diyesim geliyor.


- Yoga nedir, poğaça gibi bir şey mi? Yorgan dışında bir şey 

satmadım ben. Hayatta iki şeyin çaresi yoktur evlat. Allah kimseye vermesin, biri vicdan azabıdır, diğeri ise insanın kuvvetli olup da tembel olmasıdır. 


Ahmet Amca’nın her sözüne bir yudum çayla yutkunmak zorunda kalan Serhat, zihninde fark etmediği her köşenin ütülenir gibi genişlediğini, düzeldiğini hissediyordu.


On bir gün kala…


- Neyin var evlat, durgunsun bugün?


- Hayat sıkıcı ve her şeye öfke duyuyorum. Sen nasıl bu kadar

sakinsin, anlamıyorum Ahmet Amca.


- Ustam bana bir hikâye anlatmıştı, ben de sana anlatayım evlat. 

Talebe ile hocası göl kenarında yürüyorlarmış. Talebe, hocasına, öfkem var, ne yapmalıyım, nasıl geçer diye sormuş. Hoca, ona “Bir bardak su doldur ve yarısına kadar tuz koy, sonra da iç” demiş. Talebe öfkeden yanmış yanaklarının bir an önce soğuması ve bu duygudan kurtulmak için söyleneni anında yapmış. Hocası sormuş: “Nasıldı tadı?” Talebe, “Çok acıydı ve hâlâ öfkem geçmedi” demiş. Hoca, talebesine “Şimdi de yarım bardak tuzu göle dök ve gölden bir avuç su iç” demiş. Talebe söyleneni yapmış. Hoca yine sormuş, “Nasıldı tadı?” diye… “Tadı güzeldi, tatlıydı, gölün tadı her zaman güzeldir hocam” diye cevap vermiş. Hoca demiş ki: “O hâlde duygularına ve bilhassa öfkeye karşı göl gibi ol, genişlet ruhunu, hiçbir şey tadını değiştirmesin.”


Serhat bu hikâyeden sonra kötü bir tesadüfle girdiği bu yorgancı dükkânının ona bir okul olacağını iyice hissetmişti.                                       


Dört gün kala…


Günler, art arda bir trenin vagonları gibi hızlıca geçiyordu. Ahmet Amca ve Serhat’ın masa başındaki kahvaltı sohbeti bir rutine dönüşmüştü.


O sabah yine Serhat kahvaltı için çekmeceyi açtı fakat para yoktu. Ahmet Amca’ya “Şimdi ne yapalım?” diye sordu.


Ahmet Amca, “Simitleri gidip fırından ben alacağım. Veresiye yazdırmam gerekecek, seni tanımazlar şimdi…’” diyerek dükkândan çıktı.


Ahmet Amca, yorganların bir an evvel bitmesini ve eline para geçmesini her zamankinden daha çok istiyordu. Simitleri ve çayları getirdi. “Yorganı vaktinden önce teslim etsem, ne iyi olur” diye içinden geçiriyordu. Var gücüyle çalışmaya ve birkaç gün içinde bitirmeye niyetlenmişti. 


İkisi de dükkânın her zamanki yerlerinde çaylarını içerken bu defa ilk soruyu Ahmet Amca sordu,


- Ne iş yapacaksın evlat, mesleğin ne olacak?


- Bilmiyorum Ahmet Amca, henüz karar vermedim.


- Bu işler nasip işidir. 


- Ben top oynuyordum, futbolcu olmak istedim ama hiç kimse beni keşfetmedi.


- Keşif mi? Dimdik, kanlı canlı duran delikanlıyı keşfetmek de ne demek? Sen doğada bilinmeyen bir mantar mısın, yeraltında bir mermer misin?


- O ne demek şimdi Ahmet Amca?


- Yani, sen varsın zaten, kim neyi keşfedecek? 


- Amca, ben senin gibi yorgan dikmeyi bilmem, gördüm ki, bir yorgan dikmek bile çok yetenek gerektiriyor. Ben, kendimi hiçbir şeye yetenekli görmüyorum.


- Yetenek dediğin derin bir tefekkürdür. Dikkatini verirsen her şeyi yaparsın.


- Yani, ne demek bu?


- Talih diye bir şey varsa tefekkür ve çaba ile olur. Demek ki, top oynamayı yeterince istememişsin evlat. Tut bakalım şu yorganı, bir sallayalım.


Serhat denileni yapmaya alışkın bir çocuk olmasa da bir şeyler öğrenmeyi sevmişti. İkisi de dükkânın birer ucunda, kolları havada var güçleriyle yorganı köşelerinden tutup çekiyorlar, yukarı-aşağı sallayarak yünlerin yerine yerleşmesini sağlıyorlardı.


- Ahmet Amca, biliyor musun, burası bana çok iyi geldi. Neredeyse, o serseri adam bana vurduğu için kendimi şanslı hissedeceğim.


- Özünde zarafet var senin oğlum. Zarafetin ile bilgin birleşirse 

talihli bir zanaatkâra dönüşebilirsin. Yorgancı olmak ister misin, ben göçüp gittiğimde dükkânı sana bırakırım?


“Olur!” deyivermişti Serhat, çocuksu bir şaşkınlıkla… 


- Bak şimdi, saten çalışması en zor kumaştır evlat. Dikişlerde 

kusur gösterir, bir defa hata yapıp sökersen zayi olur. Yünü seçerken de çok dikkat etmelisin, örtecek kişinin yaşadığı bölgeye göre pamuk veya yün bulmalısın.


- Allah sana uzun ömür versin Ahmet Amca, sayende mesleğim olacak.


- Saye, gölge demektir evlat. Saye varsa ışık da var demektir. Yarın

güneş geri geldiğinde altında farklı bir Serhat bulacak inşallah. 


İkisi de gülümsüyordu. Sustular… Ahmet Amca yine soluksuz çalışarak renkli saten kumaşları ön yüze dikmeyi başarmıştı. 


- Bu gece dükkânda ben kalacağım. Biraz uyuduktan sonra işe devam etmek istiyorum evlat, sen git.


- Peki Ahmet Amca, ben bu gece eve gideyim. Sabah annemden bizim için yumurta haşlamasını isterim, erkenden de gelirim. Allah rahatlık versin.


Akşam saat 21:00 civarıydı, hava erkenden kararıyordu. Mektep Caddesi’nde arabaların daha az geçtiği bir geceydi ve dolunay vardı. Ahmet Amca, gözü gibi baktığı yorganın üzerini tozlanmaması için bir örtü ile örtmüş, kendisi de paltosunun altına kıvrılıvermişti.


Serhat’ın geceleri orada kaldığını bilen kavgacı adam, o gece yine Serhat’ı izlemeye gelmişti. Arabasına arkadan vurduğu için Serhat’tan günlerdir intikam almak ve haddini bildirmek niyetindeydi. Trenden indikten birkaç dakika sonra ışıkları kapalı yorgancı dükkânına, naylonu yırtarak girdi. Paltonun altında yatan Ahmet amcanın sırtına iki el ateş etti. 


Yirmi beş yıl sonra… 


Mektep Caddesi’ndeki Ahmet Amca’nın yorgancı dükkânı artık naylon parçası ile örtülü değildi. Serhat kapının önünde sigara içiyor ve Serhat’ın beş yaşındaki oğlu Ahmet, dükkânın önünde oyuncak kamyon ile oynuyordu. Ahmet Amca’dan miras kalmış pek çok öğreti vardı fakat bir cümlesini bir gün dahi aklından çıkaramamıştı: “Hayatta iki şeyin çaresi yoktur, biri vicdan azabıdır…”