YEE Başkanı Prof. Dr. Şeref Ateş: “Türkiye’nin yeni bir hikâye yazması gerekiyor!”

“Gideceğiniz yere götüreceğiniz bir şeyiniz yoksa o zaman gitmeyin! Zira o toprağı fethetmek, belli bir aşamaya kadardır; o sürecin ardından o topraktan kendiniz çıkmak zorunda kalırsınız. O toprağa tohum ekmelisiniz. O toprakta yetiştirmelisiniz. Ancak o zaman o toprakta hak sahibi olabilirsiniz. Öyle ya, meselâ ABD, Irak’a girdi, tarumar etti. Libya’ya bütün Batılı güçler girdi ve tarumar ettiler. Yaklaşık kırk elli yıldır Afganistan’da önce Ruslar, sonra ABD’liler ve sonra bütün güçler kendilerine yer açtılar. Ancak görünmeli ki, bunların hepsi gidici! Çünkü getirdikleri bir şey yok! Getireceğiniz şey mantalite olmalı, bir düşünce olmalı. Ancak o düşünce gelirse kalıcı da olunabilir.”

ANKARA’nın daima soğukluğundan bahseder Ankara’daki de, dışındaki de… Bu yansımanın en etkin sebeplerinden biri, bürokrasi havasının -deyim yerindeyse- Balkanlardan gelen soğuk hava etkisini dahi bastıracak keskin lacivert tonudur. 


Bu soğuk hava etkisinden kurtulmak isteyen Ankaralılar, soluğu şehrin en manevî atmosferinin yaşandığı Ulus’ta alırlar. Horasan’dan, Buhara’dan başlayıp da yüzyıllardır koşularını bitirmeyen kısrakların taşıdıkları heybelerde Ankara’ya düşen nefes, Hacı Bayrâm-ı Velî’den ses verir, koku koku yayılır. 


Anadolu’nun binlerce yıllık tarihine ev sahipliği yapan Ankara’nın bilinmezlikten gelinen tarihi, bugünün soğuğuna karşı Ulus’ta çekirdek sıcaklığı verir. Ben de bu muhitteki taş binalardan birine her ay gider gelirim. Muhabbetle belirtmeliyim ki, bu binaya hiçbir girişimde bir kez olsun somurtkan bir yüz görmedim. O bina, Yunus Emre Enstitüsü’nün merkez binasıdır.  


Âdeta “Selâmı yayınız” emrinin Ankara’daki tecellî odağı olan Yunus Emre Enstitüsü’nün daha kapısından girer girmez muhakkak mütebessim yüzlerle karşılaşırsınız. Bu hâlin sağlanmasında muhteşem bir ahlâkın seyrettiği şüphesizdir; lâkin biz, bu evrensel mesajın dünyada nasıl aksettiğine dair sorularımızı, işin erbâbı ve bu koca organizasyonun idarecisi, Yunus Emre Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Şeref Ateş’e sorduk, o da bütün samimiyetiyle cevapladı.


Rakamlarla uğraşmadan, meselenin derinliği ve nüfuzu ile ilgilenen pek lezzetli bir söyleşi oldu, buyurunuz…   

***



“Her yönüyle dışarıya akseden yüzümüz Yunus Emre Enstitüsü”


  • Yunus Emre Vakfı ve akabinde Yunus Emre Enstitüsü hakikaten de bir “Yunus” kokusu taşıyor tüm dünyaya. Evvelâ bunu nasıl gerçekleştirildiğine dair bir soruyla başlayalım dilerseniz Sayın Başkan’ım...


Tabiî Yunus Emre, öncelikle bir vakıf kimliğine sahip ve bu sebeple vakıf kültürünü sürdürmeli. Kurucu irade de, vakıf olarak organize edilmesini murâd etmiş. 2007 yılında çıkarılan kanunla Yunus Emre Vakfı kurulmuş bu niyetle. 


Diğer taraftan ruhanî anlamda bakıldığında da hakikaten Yûnus Emre’nin ciddî etkisi kendisini hissettiriyor. Yaptığımız çok detaylı bir iş ve dışarıdan bakıldığında belki de anlaşılmaz görünebiliyor. Ancak her yönüyle dışarıya akseden yüzümüz Yunus Emre Enstitüsü. 


Ekonomik kalkınmamız ayrı, siyâsî gelişmelerimiz ayrı, toplumsal gelişmelerimiz ayrı, ama zihin dünyamızı başka ülkelerin insanlarıyla ve başka medeniyetlerle buluşturduğumuzda, kendi içimize dönüp bakınca o kendi içimizdeki gelişimi de kat etmemiz gerekiyor. Sadece “Tarihte büyük bir medeniyettik” demek, bugününüze bir avantaj sağlamıyor. O tarihî köklerinizi alıp günümüz şartlarına göre yorumlayarak, başka ülke veya medeniyetlerle olan söz konusu karşılaşmada, kültürel diplomaside başarılı olabilesiniz.


“Kültürel diplomasi” dediğimiz olgu, farklı şekillerde değerlendirilebilir. Başka ülkeler yüzyıllardır bunu yaptıkları için bizim açımızdan çok yeni. 2000’li yıllarda, AK Parti iktidara geldikten sonra, partinin adı üzerinde adalet ve kalkınma alanında büyük bir atılım devresi başladı. Daha ilk 5-6 yıl içerisinde ciddî bir gelişme kat edildi. 2000’li yılları hatırlarsınız, devletin tepesindeki çatışmadan dolayı büyük bir sorun yaşanmıştı. Bu sorun sadece ekonomik değildi, toplumsal ve ahlâkî anlamda bir çöküntü yaşanmıştı. Ve bu çöküntü, bütün kurumlara sirayet etmişti. 


Dolayısıyla AK Parti’nin ilk dönemindeki atılımı ile “Yeniden bütün toplum kesimleriyle barışmak, kalkınmak ve herkes için adalet” fikri hem Türkiye içerisinde, hem de yurtdışında -gerek AB, gerek diğer tüm dünya perspektifinde- memnuniyet ve heyecanla karşılandı. Bu gelişmelere bütün dünya hayranlık duydu. Türkiye’nin bu başarı hikâyesi, bütün dünyada aranır ve sorgulanır oldu. Dolayısıyla o dönemki Meclis de böyle bir vakfın kurulması ve bu vakıf vasıtasıyla yurtdışında Türkiye’yi, Türk insanını ve Türk kültürünü, edebiyatını, sanatını anlatıp tanıtarak Türkiye algısına pozitif katkıda bulunulmasını kararlaştırdı. 2007’de çıkarılan bu kanunla kurulan vakfın bünyesindeki Yunus Emre Enstitüsü de 2009 yılında, şu an içinde bulunduğumuz binanın tahsis edilmesiyle faaliyete başladı. Merkez binanın Mayıs 2009’da açılmasının ardından ilk kültür merkezi, aynı yılın sonbaharında Saraybosna’da kuruldu. 


“Şu an 57 merkezimiz ve yüzlerce irtibat ofisimiz var”


  • Saraybosna tercihinin özel bir sebebi var mı, yoksa teknik imkânlar mı buna yönlendirdi?


Elbette öncelikle içinde bulunduğumuz kültürel havzaya ulaşmak ve bağlılığı pekiştirmek düşüncesi var. Ancak bu havza o kadar geniş ki... Bu, meselenin birinci boyutuydu. 


İkinci boyutu ise tamamen teknik! Yurtdışında bir kültür merkezi açmanın birçok prosedürü var. Öncelikle ülkelerarası kültür anlaşmasının olması gerekiyor. Bu olmadığında başka protokoller kullanılabiliyor. Meselâ AB, ABD ve Avustralya’da, doğrudan orada bir şirket veya vakıf kurulmalı. Yahut da üniversitelerin bünyesinde bu çalışmayı yapmanız gerekebilir. Söz konusu prosedürler yıllarca sürebiliyor. Dolayısıyla Saraybosna olmasının sebebi, “İki şartın da en erken buluştuğu nokta olmasıdır” denilebilir.


Şu an 57 merkezimiz var. Yurtdışında sadece kültür merkezlerinde faaliyetler yapmıyoruz. İrtibat ofisi şeklinde birçok ülkede, örneğin bir üniversite bünyesinde tahsis edilen alanlarda hocalarımız aracılığıyla dünya insanlarına ulaşıyor, bulunduğumuz ülkelerle iletişim sağlayabiliyoruz.



“Artık yumuşak güç, sert gücün yanında kullanılıyor”


  • “Ameller niyetlere göredir” diyor Efendimiz, Enstitümüzün amelinden evvel niyeti nedir?


Doğrusu kültürel diplomasi faaliyetleri, çağdaş hayatta veya siyasette “soft power” (yumuşak güç) diye isimlendirilen güçlerden bir güçtür. Ülkeler bu gücü, sert gücünün yanında kullanırlar ki başka ülkelerdeki etkinlik ve nüfuzları artsın. Dolayısıyla yumuşak güç, siyâsî bir argümandır. 


Soğuk Savaş döneminde “propaganda” olarak isimlendirilen bu argüman çok ciddîye alınırdı. Örneğin SSCB, Türkiye’de bir dergi çıkartmak, merkez açmak veya buraya şarkıcı göndermek için can atardı. Buna karşın kapitalist toplumlar da SSCB ve Çin’e bu algıyı kabul ettirmeye çalışırlardı.


1990’lardan sonra her şey değişti. Siyâsî yapılar da bu anlamda değişince yöntemler de değişti. Propaganda yerine daha çok “soft power” devreye girdi. 


“Yumuşak güç” kavramına teorik olarak bakıldığında farklı yönlerinin olduğu da görülür. Birincisi, sadece yansıtma olabilir. Örneğin bir halk oyunları ekibiniz vardır ve örneğin Rusya’da halk oyunları gösterisi yaparak kendi kültürünüze dair bir veriyi orada yansıtırsınız. Veya tam tersi...


Yansıtmanın ardından bir ileri aşama ise promosyon yani destekleme ve tanıtımdır. Bu aşamada kendinize dair karşı tarafa bilgilendirme yaparsınız. Yansıtma ve tanıtım aşamalarına ülkeler çokça dikkat ederler ki karşı tarafa nüfuz alanı açılabilsin. 


Üçüncü aşama ise “exchange” yani “değişim” ismiyle tarif edilir. Meselâ AB bünyesinde Erasmus programları var; milyonlarca genç bu programlarla karşılıklı olarak gidip gelir. AB’nin yine farklı kültür programları da vardır. Bu tür programların her biri exchange üzerinedir. Siz onlara nüfuz edersiniz, onlar da size nüfuz eder. 


Bu üç aşama yani yansıtma, destekleme ve değişim noktasında biliyorsunuz ABD çok etkindir. Bu noktada örneğin dünyada öğrenci hareketliliğin yüzde 20’sini ABD çeker. Hem de ücretli ve vize zorluğu olduğu hâlde... 


Bu üç aşamanın ardında bir dördüncü aşama daha vardır ki bu, fırsatlara erişim sağlamaktır. Bu aşamada, örneğin ülkeniz bazı fırsatlar sunar ve bu fırsatlara erişen karşı taraf sizi tümüyle kabullenir. Burs vermek, buna verilecek en basit örneklerdendir. Böylece siz, kültürünüzün ve yaşam tarzınızın daha iyi olduğuna ilişkin bir alt mesaj verirsiniz. Bu noktada son aşama, nihaî anlamda kültürel ilişki ve bağdır. Bu aşamaya erişen toplumlar, âdeta yıkılmaz birliktelikler oluştururlar. 


Bu konuya bakarken birkaç temsili inceleyebiliriz. Örneğin Katalanların İspanya’da ayrılık için referanduma gitmeleri yahut İskoçya’nın İngiltere’den bağımsızlık noktasında yaptığı girişim veya İngiltere’nin AB üyeliğinden ayrılmak istemesi gibi durumları ele alalım. Bu örneklere baktığımızda, iletişime yönelmiş modern toplumlarda o kadar çok iç içelik var ki, bu durumun sınırları, olağanın üzerinde öneme sahip. Bu noktada kim daha fazla iletişime geçmiş ve bağ kurmuş ise, kendi fikrini kabullendiren taraf, o bağı inşâ etmiş taraf olmuştur, olacaktır.


Çünkü bu tür bir ilişkide ayrılmaz bir hâle gelinir. Uluslararası ilişkilerde Karşılıklı Bağımlılık Teorisi vardır. Karşılıklı bağımlılık, genellikle çatışmayı ve savaşı engeller. Meselâ Ege’de Yunanlarla Türkler ortak kuyular açsa, doğalgaz rezervlerinin işletmeleri ortaklığa çevrilirse, karşılıklı bağımlılık artar ve çatışma kaybolur. Kültürel ilişkide ise bu daha da öteye ulaşır. Âdeta aile bağı gibidir.


Biz de Yunus Emre Enstitüsü olarak yurtdışı faaliyetlerimizde bazı alanlarda sadece yansıtma uygularken, bazı yerlerde yansıtma ve destekleme, bazı yerlerde ise üç aşamayı da uygulamaya alıyoruz. Meselâ bir ney sanatçısı göndererek önce mûsikîmize dair bir yansıtma yapıyoruz. Bunun ikinci aşaması, ney sanatçısını gönderdiğiniz ülkede bir kurs açmak oluyor; böylece ney sanatını desteklemiş oluyoruz. Üçüncü aşama yani değişimde ise, orada ney sanatını bizden görmüş birini ülkemize getirerek burada ona imkânlar/fırsatlar sağlamamız şeklinde tamamlanıyor. Ve dördüncü aşama, ney ile gittiğiniz o ülkede ney sanatını temellendirmek ve Türkiye ile doğrudan bir bağ kurmaktır. Bu aşamadan sonra kopma olmaz. Bunun bizim kültürümüzdeki örneği hakikaten de Yunus Emre’dir!


Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri’nin mayalaması ile bu coğrafyaya dağılan insanlar var. Anadolu’ya geldiklerinde yıllarca insanlara yardım ettiler. Balkanlara gidişe de bakıldığında aynı durum söz konusu... Öyle kılıç kalkanla hiçbir zaman hiçbir yere nüfuz edemezsiniz.


Gideceğiniz yere götüreceğiniz bir şeyiniz yoksa o zaman gitmeyin! Zira o toprağı fethetmek belli bir aşamaya kadardır, o sürecin ardından o topraktan kendiniz çıkmak zorunda kalırsınız. O toprağa tohum ekmelisiniz. O toprakta yetiştirmelisiniz. Ancak o zaman o toprakta hak sahibi olabilirsiniz. Öyle ya, meselâ ABD, Irak’a girdi, tarumar etti. Libya’ya bütün Batılı güçler girdi ve tarumar ettiler. Yaklaşık kırk elli yıldır Afganistan’da önce Ruslar, sonra ABD’liler ve sonra bütün güçler kendilerine yer açtılar. Ancak görünmeli ki, bunların hepsi gidici! Çünkü getirdikleri bir şey yok! Getireceğiniz şey mantalite olmalı, bir düşünce olmalı. Ancak o düşünce gelirse kalıcı da olunabilir.  


Bütün bu çerçeveden bakıldığında, kültürel diplomasi başlığını en iyi kullananların günümüzde İngilizler olduğu görülür. Çünkü İngilizler, bunu bir stratejik plânla uygularlar. Lordlar Kamarası’nda, İngiltere’nin dış imajı her yıl görüşülür ve bütün kurumlar üzerlerine düşen vazifeye göre hareket ederler. 


Buradan bakınca, bir ulus devletin kapalı devre bir ilişki düzeyinde tek başına ayakta kalması mümkün değildir. Her devletin mutlaka dışarıya açılması ve dışarıda insanî, insandan insana bu diplomasiyi yürütmesi gerekiyor. Dolayısıyla Türkiye de, Yunus Emre Enstitüsü ve diğer kurumlarıyla dışarıda bu iletişimi kurmaya ve bağ hâline getirmeye gayret ediyor. 


Biz kendimizi birer Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak görebiliriz, ama dışarıdan biri bizi nasıl görüyor? Bir Afgan, bir Amerikan, bir Rus veya bir Şililinin bizi nasıl gördüğü önemlidir. Bunları bilip, o insanların coğrafyalarında bilgiye uygun kültürel diplomasi faaliyeti yürütmek gerekir. 



“Avrupa Birliği düşüncesi, bir kültür projesidir”


  • Bu faaliyeti yaparken nasıl bir yöntem izlenmeli veya izleniyor?


Bu faaliyetleri yaparken “Haydi falanca ülkenin filanca şehrine Mehteran Takımı götürelim” diyerek hareket edemeyiz, etmeyiz. Zira dört aşamayı da tamamlayarak net bir bağ elde edecek bir organizasyon plânlamak lâzım. Sahada en çok karşılaştığımız durum şudur: Diyelim ki, Anadolu’daki bir il veya ilçe belediyesi kalkıyor, meselâ Rusya Kazan’da bir faaliyet yapıyor. Sonra zannediyor ki, “Tamam, Rusya’yı fethettik”. Hâlbuki bu, sadece bir yanıp sönme, bir ışıldamadır. Saman alevi gibi... 


Geçtiğimiz günlerde Aachen Deklarasyonu yayınlandı. Aachen şehrinde Alman Şansölye Angela Merkel ile Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron bir araya geldi ve “ortak bir yol haritası” denilebilecek bir anlaşmaya imza attılar. Buna göre AB’nin iki temel/merkez taşı olan ülke, ortak teknoloji geliştirmek, ortak ordu kurmak, ortak faaliyetler yapmak gibi başlıkların yanında kimsenin dikkatini çekmeyen (ancak başlık itibariyle bizim dikkatimizi çekti) bir başlık daha vardı. Deniliyor ki maddede, “Almanlar ve Fransızlar, yurtdışında ortak kültür merkezleri açacaklar”. Buna göre deklarasyonda yazılı hâliyle ilk etapta 10 merkezin nerelerde açılacağı belirtili. Bakınız, ne sadece Alman, ne sadece Fransız, Alman-Fransız kültür merkezleri, gelinenin başka bir boyut olduğunu gösteriyor. Ve bu merkezlerden bir tanesi Erbil’de (Irak), bir tanesi Bişkek’te (Kırgızistan) açılacak.      


Alman-Fransız Kültür Merkezleri Genel Başkanı, bir demecinde, “Avrupa Birliği düşüncesi, bir kültür projesidir” cümlesine yer vermiştir. Dolayısıyla siz ne yaparsanız yapın, yaptığınız işi bir yaşam tarzı, bir mantalite, insanlık adına bir değer olarak görmediğiniz takdirde, bunu dışarı yansıtmanız ve PR’ını yapmanız imkânsız hâle gelir. 


Bir taraftan Türk devletleri ile 1990’lı yıllardan beri çok yoğun bir ilişki kurmuşuz. Bir taraftan da İslâm ülkeleri ile... Fakat tüm bu ilişkiler, kültür temelinde birleştirici şekilde yansıtılmadığı takdirde kendi halklarımıza dahi bu bilinç yansımayacaktır. Kültür bu çerçevede birleştirici etkisiyle çok mühim bir konumda!



“Biz, bir düşüncenin taşıyıcısıyız”


  • Belirtmiş olduğunuz şuuru aşılamak adına özellikle çocuklara yönelik yansıtma-destekleme-değişim-fırsat zinciri Yunus Emre Enstitüsü aracılığıyla kuruluyor mu? Veya böyle bir plân var mı? Meselâ TRT Çocuk ortaklığıyla ülkemizdeki çizgi filmleri veya çocuk müzikallerini yurdumuz dışındaki çocukların Türkçe öğrenmeleri için başka coğrafyalara taşıma düşüncesi var olabilir mi?


Şunun altını çizmek lâzım: Biz Türkiye’nin özellikle kültür-sanat alanındaki ürünlerini gittiğimiz ülkelerin yapılarına göre dönüştürürüz; bazen dönüştürmeden de -uygunsa- alır götürürüz. Ancak maliyet ve teknik imkânlar açısından değerlendirerek kendimiz kurum olarak üretmeyiz. Üretileni taşırız. Fakat taşırken, beş temel prensibimize göre hareket ederiz.


Bu beş prensibin ilki dil öğretimidir. Yabancılara Türkçe öğretiminin yaygınlaştırılması, üniversitelerde Türkoloji bölümlerinin açılması veya desteklenmesi gibi faaliyetlere ilişkindir bu. Şu an 7 ülkede Türkçeyi ilk ve orta dereceli okullarda ikinci dil olarak okutuyoruz meselâ. 


Belirttiğim gibi, öncelikle dil çalışmalarımız var. Daha sonra kültür-sanat çalışmalarımız bulunuyor. Kültür ve sanatın her alanıyla ilgili bu çalışmalar... Ve üçüncü olarak bilim diplomasisi yani Türkiye’de bilime yapılan yatırımlar, üniversiteler, üniversitelerin araştırma-geliştirme birimleri, teknokentler, teknoparklar üzerinden program üretiyoruz. Dördüncü olarak “GPDNet” dediğimiz ve 16 ülkenin üye olduğu küresel kamu diplomasisi ağımız var başkanlığını yürüttüğümüz. Beşinci sütunda da kurumsal gelişim programımız yer alıyor. 


Bizim yaptığımız iş, çoğu zaman gözle görülür ve elle tutulur bir iş değil. Masa sandalye üretmiyoruz. Biz, bir düşüncenin, bir bakış açısının taşıyıcısıyız. Taşıyıcı insan olduğu için, her bir personelimizin de kıymetli olması mühim -ki öyle-. Zira bizim temel düşüncemizi oluşturuyor “Ameller, niyetlere göredir” ilkesi. Çünkü niyetiniz ne ise, uygulamanız da o olur, o olmalıdır. 


Olağanda “Ameller, niyetlere göredir” düşüncesi fazlasıyla derin bir arka plâna sahiptir. Çünkü Batılı iş yapış tarzında proje hazırlanır ve projenin “amaç” başlığı olur. Kapsam, bütçe, içerik ve sair... Ancak o tarzda hiçbir zaman “niyet” başlığına yer verilmez. Oysa projeyi başarılı ya da başarısız kılan, niyetidir. Ve bunu da hazırlayan olarak siz bilirsiniz ancak. İçinizdedir. Dolayısıyla bizim temel farkımız, her bir personelimizin bizimle aynı niyete sahip olmasıdır. Şahsî kariyer veya şahsî prestij yoktur burada. Herhangi bir Türk vatandaşı olarak belki Haiti’deki, belki Kunduz dağındaki birine götürdüğünüzde onun hayatı değişebilir. Ve biz bunu hakikatiyle yaşıyoruz. Değiştiklerini görüyoruz. Çünkü hiç bizim perspektifimizden bakmamış o kimse. 


Milletler birbirlerinden farklı yaratılmışlar ki tanışıp birbirlerini bilsinler. Biz, o tanışma eylemini gerçekleştiriyoruz. 



“Gerek TRT’nin, gerekse özel sektörün ürettiği malzemeleri çocuklara taşıyoruz”


  • Tam da Yunus gibi, “Gelin tanış olalım” diyorsunuz...


Elbette! Batılılar bunu yüz yıldır yapıyor ancak tanışma eylemi için değil! Askerî gücün bir destekçisi olarak yapıyor. Halk ayaklanmasın ya da halk kendilerini sevsin diye yapılan bir eylem... Bizi onlardan ayıran en temel fark da bu!


Yurtdışına her gidişimde şöyle derim: “Bütün kapıları ve perdeleri açın, bizim saklımız yok! Biz tanış olmaya geldik, gizli bir ajandamız, gizli bir niyetimiz yok.” Bu tanışıklık vasıtasıyla zaten sende artı bir işaret var ise onu etkiliyorsun. Yahut tam tersi...


Biz bu beş temel üzerinde faaliyet yaptığımız için gittiğimiz her yerde durum analizi yapıyor, hedef kitleyi ve şartları irdeliyoruz. Özellikle Avrupa ülkelerinde son üç beş yıldır ciddî bir antipati var ülkemize ve İslâm’a karşı. Tabiî İslâm’ın ilk temsilcisi olarak da Türkiye algılanıyor. Siyâsî partilerin kamuoyu baskısı ile ortaya çıkan bir olgu bu. Bu yüzden Avrupa’da daha çok çocuklara yönelik faaliyetler sergiliyoruz. Onların zihinleri daha bulanmadığı için, anaokulları ve ilkokullarda etkin olmaya çalışıyoruz. Macaristan’daki ilkokullarda Türkçe öğretiyor, Türkçe masallar ve oyunlarla çocuklara hitap ediyoruz. Türkiye’de üretilen, gerek TRT’nin ve gerekse özel sektörün ürettiği malzemeleri bu noktada çocuklara taşıyoruz. 


Örneğin 23 Nisan Çocuk Bayramı, yurtdışında Yunus Emre Enstitüsü vasıtasıyla kutlanıyor. Her yıl meselâ Saraybosna’da binlerce çocuğun katıldığı, Türkiye dışındaki en büyük 23 Nisan Çocuk Bayramı’nı bir şölen havasında kutluyoruz. 


Buraya gelmişken, Türkiye’de bizim yansıtma-destekleme-değişim-fırsat zincirimizde kullanacağımız bir ürün kıtlığı probleminin olduğunu da belirtmek lâzım. Üretilmiş ama az, üretilmiş ama bazı alanlarda varken bazısında yok... Bu tür durumlar bize, “Bunu yeniden ürettirebilir miyiz?” sorusunu sorduruyor. Bu çok önemli! Az önce İngiltere’den bahsettik, İngiltere, ihracatının yüzde 12’sini kültür üzerinden yapıyor. Bunun nasıl ciddî bir rakam olduğunu düşünmelisiniz! Bunun içinde müzik, tiyatro, film, çizgi film, dil, kitap ve dergi birçok kalem var. 


Kültür ihracatının iki tür faydası vardır. Bu noktada size Güney Kore örneğini vermeliyim. Güney Kore’nin dünyaya açılan çok büyük markaları var bilindiği gibi. Bu kadar teknolojik gelişmişliğe rağmen Koreli yetkililer, kültür temelli endüstrinin gelişmesi için çok ciddî yatırımlar yapıyor ve bu yatırımların ürünlerini topluyorlar. Üst düzey Koreliler, yaptığım görüşmelerde, teknolojik üretime dayalı ihracatın 10 yıl daha gidebileceğini ama bir süre sonra yanı başındaki Çin’e mağlup olacağını, 1 buçuk milyarlık nüfusa karşı 50 milyonluk nüfusla baş edilemeyeceğini, ancak buna karşın kültür temelli yatırımın çok uzun vadeye yayılıp bağlılık oluşturacağını söylediler. Bu noktada ürettikleri dizi ve sinema filmlerini pazarlamaları, müzik endüstrisinde Güney Kore ismini tüm dünya yaymaları, tasarım ve modaya ilişkin yapıtları ve tüm dünyada konuşulmaları, kreatif düşünce ve taklit edilmesi mümkün olmayan üretimi başardıklarını gösteriyor. Bu alana yatırım yapmak, taklit edilmeyi engelliyor. Ve bu kreatif düşünce programında her kalem birbirini destekliyor.


Bunları düşünmeyen biri zannedebilir ki, Güney Kore nüfusu ve gücüyle 500 milyonluk bir dev. Ancak dünya yüzeyinde nasıl bir alana sahip olduğu malûm. Bu anlamda Güney Kore, muazzam bir kültür yatırımı örneği gösteriyor. 


Bunlar için en az 20 yıllık ön çalışmalara ihtiyaç var. Şu an ihraç ettiğimiz diziler var ve sahip olduğu hacim 300 milyon TL. Bunu 3 milyara da çıkarabiliriz. Bu mümkün! Estetik bir şey üretiyor ve satıyorsunuz. Sattıkça azalmıyor ayrıca. Şu an bu döngü, dünyada 500 milyar dolar! 1900’lü yılların başında Hollywood formatlamasıyla başlayan bu akımın üzerine hangi güncellemeyi yüklerseniz onu tekrar tekrar satabilirsiniz. Onlar da bunu yapıyor. Bu noktadaki değerlendirmemiz, bu yüzyılın dünyayı yeniden formatlamakla geçeceğine dair olabilir: Kim dünyayı daha iyi formatlıyorsa, onun ürünü daha çok satar! Onun başkanı kıymet görür, onun insanı kıymetli insan olur...


İngiliz Lordlar Kamarası’nın stratejik plânına baktığımızda, soft power programının nasıl işlemesi gerektiğini görürüz. Bu programın en başında şu yazıyor: “İngiltere hakkında ikna edici bir hikâye ortaya koymalıyız!”


  • “Medenîlere galebe ikna ile çalınır”...


Evet! Önce bir hikâye yazmalı ve o hikâyeye bütün organizasyonunuzla inanmalı, sonra dışarıda pazarlamalısınız. Ve bu hikâye basit olmalı! Bu yüzden Türkiye’nin yeni bir hikâye yazması gerekiyor! O hikâye olmadan olmaz.


Başka bir ülkeye gönderdiğimiz bir personelimizin, bu hikâyeye uygun davranması, gittiği yerin değerlerini kabullenerek kendisine bir ikna yolculuğu açması gerekiyor. Değilse, “Burada kimseye bir şey anlatamayız” denildiğinde başarılı olamayız. Dolayısıyla bulunduğumuz yerde güzeli arayacak, güzeli bulacak ve güzeli göstereceğiz. Bizim buradan götüreceğimiz malzemenin bu yüzden etiğe ve estetiğe uyması şarttır.



“Yaptığınız güzelse, zihin ve kalp harekete geçer”


  • Sayın Başkan’ım, sohbetimiz oldukça derinleşti ve olgunlaştı. Çok güzel cevaplar aldım, hatta manşeti dahi attınız. Fazla yormadan, yavaş yavaş Yunus Emre Enstitüsü’nün gördüğü rağbet ve geleceğe dönük plânlarınız hakkında da konuşalım dilerseniz...


Bir işi samimiyetle yapıyorsanız, estetik yapıyorsanız, karşı taraftaki etkisini görüyorsunuz. Sadece Yunus Emre Enstitüsü’nün başarısı değil bu, Türk insanı genel olarak yaptığı işi bu düşünceyle gerçekleştiriyor. Estetik ve samimi... 


Aslında burada şöyle bir soru geliyor akla: Estetik nasıl algılanır? Biz vericiyiz; peki alıcı, verdiğinizi nasıl alır? Öncelikle temel duyu organlarıyla algılar. Meselâ güzel bir kumaşa dokunduğunuzda teninizle algılarsınız. Güzel bir resmi gözünüzle, güzel bir melodiyi kulağınızla... Etkisi ise beyne, zihne gider, oradan da kalbe gider. Her davranış, her tavır da yine zihin ve kalpte akis bulur. Yaptığınız güzelse, zihin ve kalp harekete geçer. İşte bu, Türkiye’nin başarısı!


Meselâ şu an diplomatik anlamda Mısır’la ilişkilerimiz kötü, ancak -orada yalnız bir kültür merkezimiz var 600 kişi kapasiteli- insanlar Türkçe öğrenmek için merkezimizin önünde geceleri kuyruğa giriyorlar. Hindistan’da da böyle... Bosna-Hersek, Pakistan, İran ve daha birçok ülkeden büyük bir talep ve rağbet var.


Tabiî bu ülkeler, bizi tanıyan, bir şekilde aşina toplumların ülkeleri. Bir de bize uzak, bizi tanımayan, örneğin Lâtin Amerika ülkeleri var. 2019-2020 döneminde bu anlamda hedeflerimiz arasında Lâtin Amerika ülkelerinde etkin olmak var. Bunun yanında Çin, bütün dünya için çok önemli bir saha! Orada da kültür merkezleri açmak -çok geniş bir alan- ve özellikle üniversitelerde faaliyetler yapmak niyetindeyiz.


Bu işin samimiyet yanının karşılığını bütün hakikatiyle görüyoruz. Ancak daha çok plânlı, daha çok strateji belirleyerek, daha programlı ilerlemek mecburiyetindeyiz. 



“Yunus Emre Enstitüsü, açtığı her merkezle bir tür AVM gibi işliyor”


  • Sayın Başkan’ım, sona doğru gelirken, Yunus Emre Enstitüsü’nün bu yıl hangi yeni projelere imza atacağını öğrenebilir miyiz?


Biz Türkiye’de üretilen tüm kültür-sanat ürünlerini dışarıda öğretmekle yükümlüyüz. Öncelikle Türkçeyi öğretmek, bu işin başında yer alıyor. Daha sonra okçuluk kurslarından ney kurslarına, Türkçe sinema yaz okulundan arkeoloji turlarına birçok alanda faaliyetler gerçekleştiriyoruz, gerçekleştireceğiz.


Örneğin bu yıl, “Göbeklitepe Yılı” ilân edildi. Göbeklitepe’yi Japonya’dan Bosna-Hersek’e, Çin’den Mısır’a, bulunduğumuz her yerde tanıtacağız. Türkçe yaz sinema okullarımızdan kısa film alanında çok güzel ürünler aldık. Örneğin Faslı bir kızımızın çektiği “My Dream” (Hayâlim) adlı kısa film, Türkiye’ye adanmış muhteşem bir filmdi. 


Yine 2019’da arkeoloji ve mimarlık konusunda yaz okulları açacağız. El sanatları ve mutfak kursları gibi okullarımız zaten var, bunlara ek açılacak söz konusu okullar. Böylece Yunus Emre Enstitüsü, açtığı her merkezle bir tür AVM gibi işliyor ve kendisine geleni, tam da talep ettiği konuyla ağırlıyor. 


  • Sayın Başkan’ım, verdiğiniz cevaplarla hakikaten yeryüzünün en insanî AVM’sinin tarifini yaptığınız gibi, nadide bir söyleşi için bizi misafir ettiniz, bu sebeple çok teşekkür ediyor, Enstitümüze ve şahsınıza başarı ve niyetine göre amelini tamamlayabilen koca bir ömür diliyoruz...


Ben de teşekkür ediyor, Ajanda Dergiler Grubu’na yayın hayatında başarılar diliyorum…