AT nalı hariç her şeyin satıldığı mağazaya, ufak bir makas almak için gitmiştim, gözüm duvar saatlerine ilişti.
Alışveriş psikolojisi, tuhaftır. Bunu bilen işletmeler nezdinde, raf düzenleme artık son derece ciddî bir iş. Profesyonel düşünce gerektiriyor. Üstüne epey kafa yoruyor ve daha çok satma hedefi doğrultusunda yerleştiriyorlar ürünleri. İnsanlar o yüzden mağazadan içeri girerken akıllarında hiç olmayan şeyleri de alıp çıkabiliyorlar.
Derler ki, kadının biri alışverişten döndüğünde kocası bakmış, bir sürü poşetin, kutunun yanında dört de kamyon lastiği var büyük arabanın arkasında. “Bu ne?” demiş, “Ne yapacağız kamyon lastiğini?”. Kadın o klişe cevabı vermiş: “Büyük indirim vardı, dayanamadım.”
***
Bahsettiğim, o derece değil. Gözüm saatlere boş yere ilişmedi. İhtiyaç listesinde yer aldığı için baktım. Evde birçok duvar bulunuyor ne de olsa. Bir duvarın da iki yanı olur, malûm. Ayrıca Sultan İkinci Abdülhamit gibi saat merakım da var.
O devirde herkesin kolunda saat olmadığı için, ülkenin pek çok şehrine meydan saatleri diktirmiş merhum. İzmir Saat Kulesi, Tokat Saat Kulesi, Dolmabahçe Saat Kulesi en bilinenleri…
***
Yaşı tutanlar bilecektir, eskiden Tekel kibritleri vardı. Kibritler kolay yanmazdı ama kutular üstünde arşiv niteliğinde resimler bulunurdu. O minik kibrit kutularında Çanakkale, Kayseri, Çorum, İstanbul’da Dolmabahçe’den başka Yıldız ve Sirkeci, Bursa, Gümülcine, İskeçe, Tarsus ve Antalya saat kulelerinin fotoğraflarını görürdük. Boş kutuları bile atmaya kıyamazdım çocuk yaşta.
Bir de yıkılıp yok olanlar var: Konya Edirne, Gelibolu, Diyarbakır, Kütahya saat kuleleri…
Kim yıktı, nasıl yıktı, orası ayrıca ele alınmalı!
Sultan Abdülhamid-i Sani, sadece ülke içinde meydanları saatlerle donatmamış. Yurtdışına hediye olarak gönderdiklerini de unutmadan zikretmek gerekir. Mexico City, Kudüs, Trablus gibi…
***
Mağazadaki saatler arasından birini pek beğendim. Çok gösterişli değil. Öyle olsa ilgimi çekmez. Sade ve şık… İçinde fazladan iki de küçük saat bulunuyor.
İyi güzel de, ufak saatlerin altına yazdıkları, kararı değiştirecek türden. Birinde “New York”, birinde “London” yazılı… Bana ne Niyork’tan, Landın’dan!
Tam vazgeçecektim ki, saat “Gel gel” etti. Döndüm hemen. Dedi ki, “Onlar böyle yazmışsa yazmış, ne fark eder? Sen saati yapanların fikrine uymak zorunda mısın? İstediğin şekilde değiştirebilirsin!”.
Yaşa be! Ne kadar akıllı bir saat!
Hem zamanı biliyor, saat saat ve dakika dakika, yetmezmiş gibi saniye saniye bildiriyor; hem de yol gösteriyor. Tereddütsüz aldım. Ufak saatlerden birine “Saraybosna” yazdım, diğerine “Semerkand”.
Sonra ayar yapması kaldı.
“Türkiye’de saat 12 iken, dünya şehirlerinde kaçtır?” diye bilgi veren sitelere danıştım. İnanır mısınız, Semerkand diye bir yerden haberleri yok!
***
İnternet böyle işte! “Her şeyi bilir” sanılan sanal âlemde doğru bilgiye ulaşana kadar kırk tane yalan yanlış bilgi ile boğuşuyorsun. Eğer doğrusunun hangisi olduğuna dair bir fikrin, en azından elinde bir ipucu yoksa ilk bulduğun yanlışa sarılıp onu gerçek bellemen işten bile değil.
Neyse, doğrusunu yakaladım. Biz Bosna’dan iki saat öndeyiz, Semerkand bizden iki buçuk saat ileride. (İnşallah doğrudur.) Pillerini de taktım, duvara astım. Zaten yeri hazırdı. Çivisini evvelce çakmıştım. Şimdi bakıyorum, Saraybosna’da saat kaç, Semerkand’da saat kaç, her zaman karşımda.
Bu basit cümle, bazıları için anlamsız, gereksiz, boş olabilir. Olsun, bizim onlarla işimiz yok. Ancak anlamlı, gerekli ve dolu bulanlarla oturup konuşmak, çay içmek, yolculuk yapmak tercihimiz…
Eğer Saraybosna ve Semerkand anlamlı gelmiyorsa, büyük saatin gösterdiği Türkiye’de saatin kaç olduğu da pek anlamlı gelmeyecektir. Yahut New York ve London saatleriyle ilgilenenlere nasıl bakacağız? İnsanın o merkezlerle işi olabilir gayet tabiî... Eşi dostu, oğlu, kızı, yeğeni oralardadır. “Şu an orada gece mi, gündüz mü, ne yapıyordur?” diye düşünür, ona göre davranır. Yahut kendi işlerinin ora saatiyle alâkası bulunuyordur. Bir bakışta hepsini takip edebilir.
Kimseyi yargılama veya yadırgama makâmında değiliz. Sadece kendi tercihimden bahsediyorum. Gerektiğinde, her seferinde internete mi bakalım, Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”ne mi gidelim?
Her şeyi internetten beklememek lâzım. Bazı işleri de kendi çabamızla hâlledebiliriz. Yüzlerce saatin bulunduğu bir saatçi dükkânında, saatlerin her biri farklı zamanı gösteriyor. “E, şimdi saat kaç?” diye sormak, en çok oraya yakışır herhâlde. İnternetteki bilgilerin sağlamlığı da neredeyse aynı kıvamda…
***
Nuh Peygamber, aylarca gemisini deryalarda yüzdürdükten sonra, hava ne zaman açacak diye (değerli bir bilim adamının iddia ettiği gibi) internete baktıysa, doğru bilgiye ulaşabilmiş midir?
Hiç sanmam.
Baksanıza, kaç zamandır “İstanbul’a kar gelecek/geliyor” haberleri görüyoruz da bir türlü gerçekleştiğine şahit olmadık henüz. “Henüz” diyorum, çünkü bu yazı çıktığında belki de bütün ülke kar altında olacak.
Acaba Saraybosna ve Semerkand’da hava nasıl olur o tarihte? Akıllı saatim onu da gösterseydi, pek şık olmaz mıydı? Olurdu da, eve geldikten sonra makas almayı unuttuğumu fark ettim. Belli ki saat beni heyecanlandırmış. Tekrar gitmem gerekecek.
Bakalım bu defa nelerle döneceğim!?



