Türkiye ulusalcılaşırken MHP yok mu oluyor?

Sonuç olarak AK Parti MHP’lileşecek, MHP de kimliğini AK Parti’ye vererek onu umutvar kılacak. Ya da eğer öngörü doğruysa, Almanların oluşturdukları ulusal siyaset zemininde kendisini kendi ismiyle var edecek. Fakat ilerleyen zamanda “Yeni AK Parti'nin sahibi, Erdoğan anlayışındaki politikacılar mı, yoksa Bahçeli istikametindeki politikacılar mı olacak?” gibi bir mesele çıkacak karşımıza.

BU makalede size bir kötü, bir de iyi haberimiz olacak. Önce kötüsü… Yani sinir bozan ve kafa karıştıran… Buna rağmen “2018 yılı iyi geldi” diye girelim konuya. İyi geldi, çünkü AK Parti ve MHP’nin ittifakında yol alındı. Sayın Bahçeli, partisinin Cumhurbaşkanı adayının “Erdoğan” olduğunu açıkladı. Ancak… 


Dergimizin yazarlarından olan Abdulhâkim Ak, mealen şöyle bir izahta bulundu fakire: 


“Cumhurbaşkanlığı seçim ittifakı açıklamalarını duyduğumuz şu günlerde, daha başka ilginç gelişmelerin de hayatta olduğunu söyleyebiliriz. Bunların başında da MHP’nin lideri Bahçeli ile AK Parti’nin lideri Erdoğan'ın birbirine muvazi yani atbaşı yürüyen açıklamaları geliyor ve siyâsî gündemi âdeta sallıyor. Hani birileri ‘Beraber iyi salladık!’ diyordu ya, işte yaşanmakta olan öyle bir şey! Bu süreçte Berlin’in yeni yüzü, Akşener'le birlikte Merlin mi oldu? Hani var ya şu sihirbaz, İngiliz tiyatro oyunlarında yer alan karakter Mister Merlin ve onun ‘hokus fokusculuğuna’ benzer bir hamle… 


Bu arada, alt yüzünü anlayamadığımız bir şekilde Bahçeli, Erdoğan’la pazarlık mı yapıyor? Eğer yapılan bir pazarlıksa, bu neyin pazarlığı? Yoksa bu durumu, ‘içinden geçtiğimiz zaman diliminde Türkiye'ye uygulanan zorlu bir sıkıştırmanın/sıkıştırılmanın getirdiği zorunluluk hâli’ olarak mı değerlendirmek lâzım? En zor soru şu: Bu pazarlıkla birlikte MHP yok mu oluyor? Yani ‘50-60 yıllık MHP’nin üzeri çizildi’ denilebilir mi? Niye çizildi, kim çizdi? 


Bir de şu husus var: ‘Erdoğan ile Gül’ ve ‘Bahçeli ile Kılıçdaroğlu’ kombinasyonu, ‘Erdoğan ile Bahçeli’ ve ‘Kılıçdaroğlu ile Gül’ formatına mı dönüşüyor? Dönüşümün arkasında kim var? Dönüşürse ne olur? Fazilet Partisi’ni kapattıran CHP, Saadet Partisi ile ittifak kuruyor da Bahçeli'nin Erdoğan ile ittifakına neden ‘Patron çıldırdı!’ şeklinde yorum yapılıyor?”


Aşama aşama birleşmeye doğru


Doğrusu olağanüstü bir şey yok. Hatta olan bitene “olağan altı” da diyebiliriz. “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi”nin gereği olarak geç kalmış birliktelikler, hâlâ 20’nci yüzyılın anlayışının zorlayıcı niteliği altında kavga dövüş devam ediyor. Bütün bunların 2015 yılı itibariyle tamamlanmış olması gerekiyordu. Hatta bu tarihi 2000 yılına kadar götürebiliriz. Kardeşlerimiz, yıllardan beri bizim bu konu üzerinde akıl yürüttüğümüzü biliyor. Bu anlamda, üzerine en çok makale yazdığımız, senaryo ürettiğimiz parti de MHP… Bu konu hakkında yıllar öncesinden Haber Ajanda’da yayınlanan birçok makalemiz mevcut.


Bendeniz, partileri iki ekol üzerinde kategorize eder, malûmunuz: Amerikan ekolü ve Alman ekolü partileri… Bu anlamda Türk ekolü partilerinin de olduğunu, ancak onların siyaset dışında birer dernek gibi ücra köşelerde kaldığını da söylemiştik. Söylediğimiz bir başka şey de 20’nci yüzyıl itibarıyla Matruşka aklın Türkiye'yi parlamenter sistemden çıkarıp başkanlık sistemine geçireceği konusuydu. Ve demiştik ki, “Eğer Türkiye bu sisteme geçecekse, partilerin iki siyâsî kampta toplanması icap etmekte tıpkı Amerika'da olduğu gibi”. Bu partilere “Demokratlar” ve “Cumhuriyetçiler” denilebilir. 1946’da çok partili sisteme geçtikten sonra malûm, Amerikan ekolü, tek parti üzerinden siyaset yapageldi: Demokrat Parti, ANAP ve AK Parti… Sorun, Alman ekolü partilerindeydi!


Derin Almanya, bu partileri olabildiğince çeşitlendirmiş ve çok partili siyaset içerisinde partileri birbirine karşı kıyasıya mücadele ettirmişti. Bu nedenle birbirine zıt görüşlerin temsilcisi olan bu Alman ekol partileri, aradan geçen zaman içerisinde altmış yıl boyunca birbirlerini rakip, hatta düşman görüp kavga etmiş ve siyasetteki rekabeti kan dâvâsı hâline getirmişlerdi. Bu nedenle 20’nci yüzyılın siyaset tiyatrosundan bir gerçeklik üreterek takip ettikleri doktrinden, din katılığında bir inanç ve kült icat etmişlerdi. Bu nedenle 21’inci yüzyılda “görünmez bir patron” istiyor diye bir araya gelip tek parti olmalarına imkân yoktu. İşte kavga, bunun kavgası! 


O saklı patron, 28 Şubat’tan beri bunlara, “İllâ tek çatı altında birleşin, tek parti olun, tek dâvânın tarafı olun!” diyor. Fakat kan dâvâlı partiler, bir araya gelmekte zorlanıyorlar. Bu nedenle Alman ekolünde istenen birlik, sancılı bir şekilde oluşturulmaya çalışılageliyor. Neyse ki, bu arada yaşanan zoraki yakınlaşmalar, tarafların arasında bir ısınmaya neden olmuş durumda. 2015'te Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adı etrafındaki birlik ve devamla 2016’da Anayasa Referandumu’nda “Evet- Hayır” şeklinde hayata geçirilen beraberlik, 2019 yılı seçimlerinde çekingen bir ittifaka dönüşecek gibi duruyor. Ancak 2023 seçimlerinin bu meseleyi kökten hâlledeceği kanaatindeyiz. 2027 seçimleri ise partilerin birçoğunun birleşmesi biçiminde kendini gösterecek. İşte sistem, asıl o zaman yerli yerine oturmuş olacak!


Ekmeleddin İhsanoğlu'nun arkasında “Matruşka akıl” bir karar almıştı. Yani Amerikan Kongre Sistemi’ne evirilerek “Atlantik ötesi kamp”ta “21’inci yüzyıl uykusu”na yatırılması düşünülen Türkiye'nin bu plâna tasarlanan zamanda uyum sağlamayacağı anlaşılınca bir plân değişimi yapılmıştı. Nasıl mı? 


İşte burada hatırlayalım geçen yıl dergimizde yayınladığımız Anti-Rex Plânı! Çünkü dünya siyasetinin işletim programı hâlâ bu. Siyasetin mimarisini “üç kutuplu dünya sistematiği” üzerinden okumayı göz ardı eder ve “Rex kuramı” dışında münferit okumaya kalkarsak, yeniden “tek katmanlı zihin jimnastiği” nedeniyle flu, hatta karmaşık siyaset alanına döner ve eskiden olduğu gibi “hakikati anlama sendromu” yaşarız. Bu nedenle masamızın üzerine Anti-Rex’in yol haritasını her daim sermiş olmamız lâzım. 


20’nci yüzyıl uykusundan uyanan ve tam on sekiz yıldan beri 21’inci yüzyıl uykusuna yatmakta huysuzluk çıkaran Türkiye, 10 Ağustos 2015 Cumhurbaşkanlığı oylamasının arkasından Amerika ekolünden çıkartıldı ve yeniden Alman ekolüne satıldı. Bu durumu “Anti-Rex sistematiği” üzerinden şöyle okumak lâzım: Mevzubahis plânın “orta kuşağı”nın patronunun Almanya olmasına karar verildi. Bunun üzerine Almanya kendi kuşağını Türkiye üzerinden formatlama çalışmasına başladı. Buna karşılık Amerika'ya da Anti-Rex’in alt kuşağı tevdi edildi. Böylece Washington da Mısır merkezli “güney Anti-Rex bölgesi”nin harita mimarisi çalışmalarına başladı. Bir bakıma Almanya ve Amerika, kendi kuşakları üzerinden Mısır ve Türkiye kutuplarını inşâ ederek buradan bir karşıtlık, hatta düşmanlık bina etmeye başladılar. 2015’ten beri siyâsî, askerî ve toplumsal alanda olan biten her şey bu temel öngörü üzerinden okunursa, meselenin özü kolaylıkla anlaşılmış olur. 


Örnek mi? 


Meselâ Kral Salman döneminin başlamasıyla birlikte aralarından su sızmayan Suudi Arabistan ile Türkiye'nin 2017’nin ikinci yarısında aralarının bozulmasının nedeni işte bu? Ve bu minvâlde diğer hususların okumasını da size bırakıyoruz. 


Ancak atlamadan söyleyelim: Anti-Rex’in kuzey kuşağı konusu hâlâ muğlak! Elbette oranın merkez ülkesi Rusya olacak; fakat şimdi de Rusya, 21’inci yüzyıl Anti-Rex uykusuna yatmamak için direniyor tıpkı Türkiye gibi. Bu anlamda bölgede siyâsî bir operasyonun başlama ihtimâli çok yakın. Bekleyip göreceğiz. 


Geçen yüzyılın aksine, Türkiye'nin tek başına nüfuz sahibi olan Almanya, tabiî ki demokrasinin gereği olarak Anadolu’daki siyaseti iki ayrı zemin üzerinden bina edecekti. Burada bir durum tespiti yapmak gerekiyordu. O da ortak siyaset zemininin temel renginin ne olacağı hususuydu. Yani 20’nci yüzyılda olduğu gibi “her tarladan bir kesek” tipi alacalı bir siyaset mi tercih edilmeliydi, yoksa tek rengin iki değişik tonu mu? Anlaşılan o ki karar, ikinci şık lehine çıktı. Yani “bir rengin iki tonu”… 


Malûm, AK Parti 2012’den itibaren Amerikancı ekole bağlı bir parti değildi. Fakat Alman ekolünden olmadığını da biliyoruz. O hâlde kolları sıvayan “Alman kolonyal aklı”nın yapması gereken, evvelâ AK Parti'yi Alman ekolünün bir parçası, ardından da Türk siyaset alanının bir “kutbu” hâline getirmek olacaktı. İşte bu operasyon, 2017’nın 16 Nisan ayından, daha doğrusu Sayın Devlet Bahçeli'nin “Getirin Meclis’e başkanlık meselesini, hâlledelim!” beyanatını verdiği günden beri yapılıyor! 


Bir Alman ekol fikriyatı olan “kavmiyetçilik ya da pan-Türkizm”den kopyalanarak 1908’den itibaren sınırları çizilen “milliyetçiliğin” aynı argümanları taşıyan antitezi olarak “ulusalcılık” anlayışı üretileli çok olmadı. “Ulusalcılık” kavramı, milliyetçiliğin antitezi olması için sosyalist bir partiye ödül olarak verilmişti. Çünkü mevzubahis parti, çöken Marksizm nedeniyle muallakta kalmıştı. Patronları onu çöp kutusuna atma niyetinde değillermiş ki o, 1990’dan sonra yeni kavramın içini dolduracak ve oradan bir ideoloji üretecekti. 


O parti, daha önce “İşçi Partisi” olarak bilinen adını “Vatan Partisi” yaparak, ulusalcılığın resmî kamp adresini belirlemiş oldu. Tarih 2015... Ve böylece kavmiyetçiliğe yeğen tutulmuş bir milliyetçilik ve ulusalcılık, girdiğimiz yüzyılın kullanımına hazır hâle gelmiş oldu. Tez olarak milliyetçilik, antitez olarak da ulusalcılığı 20’nci yüzyıl “sağcılık ve solculuk tarafgirliği” üzerinden tarif etmek gerekirse, “milliyetçilik sağcıların ulusalcılığı, ulusalcılık da solcuların milliyetçiliği” şeklinde belirlenebilir. 


Bu tariften anlıyoruz ki Almanya, artık nüfuz sahasındaki Türkiye'nin politik alanını karşıt anlayışlar üzerinden bina etmek niyetinde değil. Berlin, hâlen uhdesinde olan kavmiyetçilikten keserek biçimlendirdiği iki kardeş varyant zemininde eskisinden daha mutedil bir ülke plânlamakta. Zira Alman aklı, bütün bir yüzyıl “Anti-Rex orta kuşağının” politik kargosunu taşıtacağı Türkiye'de, siyasetin geçen yüzyılda olduğu gibi kavgalı bir karakter taşımasını istemiyor. Yani ülkenin bu yüzyılda sakin bir siyaset üzerinden büyümesini ve zenginleşmesini, kuşağının selâmeti açısından uygun görüyor. İşte bu nedenle istikbâli iki karşıt partiden değil, sadece MHP üzerinden bina ediyor! Daha doğrusu MHP'yi ikiye ayırarak milliyetçilik ve ulusalcılık kamplarını oluşturuyor ve diğer partileri de bu iki kampa ve birbirlerine yakın oy oranı alacak şekilde taksim ediyor. 


Kısaca derin Berlin BND, gerek milliyetçilik, gerekse ulusalcılık fikriyatını MHP'nin akıl müktesebatından aparıp, siyaseti Ülkücülük’ten sağdığı “yerlilik” gibi algılanması kolay bir anlayış üzerinden yürüterek istikbâli iki ayrı istikamete yönlendirmekte. Bu nedenle teatral bir operasyonla bölünen ve MHP ile İYİ Parti şeklinde ayrılan milliyetçilik ve ulusalcılık siyaseti, şimdilerde kendi yerlerini belirlemiş durumda. Yani İşçi Partisi ve Vatan Partisi fideliğinde yetiştirilen ulusalcılık, artık o fideliğin malı değil, “orta mal”!


Bu plânı liderler biliyor mu?


Bu arada hemen soralım: Alman aklının bu saklı plânından MHP'nin beyni haberdar mı? Kuvvetle muhtemel! Yani Sayın Bahçeli ve Sayın Akşener bu konuyu biliyor olsa gerek. Bu nedenle 21’inci yüzyıl Türkiye'sinin oluşmasını sağlayan iki siyasetçi olarak tarihte yer alacaklarının sevinci içinde olduklarını da söyleyebiliriz. Yalansa, “Yalan!” desinler, hodri meydan! 


“Bu derin siyâsî mimaride AK Parti ve Erdoğan'ın durumunu nasıl tarif etmek gerekir?” sorusunun cevabı olarak da şunları söyleyebiliriz: Elbette “yeni siyasetin sol kutbu”nun temel partisi, bundan sonra yani 2019'da olmasa bile 2023'te İYİ Parti olacak. Buna karşı “siyasetin sağ kutpu”nun temel partisinin de MHP olması gerekmekte. Fakat sandık ikinci kutba müsaade etmiyor. Bu sebeple Amerika ile ilişkisini koparmış ve ara yerde kalmış olan AK Parti'nin halk tabanındaki tercihinin MHP tarafından kullanılması icap ediyor. Bunun için de hızlı bir şekilde AK Parti'nin adresinin “millî ve yerli” diye tarif edilen bir çerçeveyle değiştirilmesi elzem. Bu işi, bazı Ülkü taraftarlarınca “edilgen” olarak tarif edilen Sayın Bahçeli yapıyor gibi görünmekte. Yani Bahçeli, AK Parti’yi milliyetçi bir parti hâline dönüştürme görevini üstlenmiş durumda. Bu görevini de çok iyi yaptığını söyleyebiliriz. Bu nedenle eski AK Partili Bülent Abi feryat ediyor: “AK Parti'nin MHP’lileşmesine izin vermeyiz!” 


Ancak onu dinleyen kim? Artık Sayın Bahçeli, daha önce karşı çıktığı tüm AK Parti meselelerine “Evet” diyen bir başka Bahçeli’nin rolünü oynarken, meselâ Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin sahibi hâline gelmiş durumda. Bunun gibi, AK Parti'nin MHP'lileşmesi yolundaki tüm engelleri kaldıra kaldıra ilerliyor. Hem de bu esnada, açtığı her yolun ilk yolcusu ve sahibi sayılıyor. Meselâ acilen ittifak istiyor ve “Cumhur İttifakı” yolunu açıyor. Durmuyor, partisinin Cumhurbaşkanı adayı olarak Erdoğan'ı öne sürüyor ve onu 2023’ten sonra dahi destekleyeceklerini açık açık söylüyor. 


Öyle ki, bu hızlı durum karşısında AK Partililer bile şaşırmış hâldeler. Zannediyoruz ki bu şifre kırıcı açıklamamızdan sonra şaşkınlıkları kısmen izale olacak. Aynı öfkeli şaşkınlığı yaşamakta olan Ülkücülere gelince… 


Ülkücüler, başbuğlarının böylesine geniş kapsamlı ve ucu yüzyıllara uzanan bir siyâsî senaryonun yazıcısı olmasından haberdar olunca gizli bir gurur duyacaklar. Nasıl duymasınlar? Ülkenin yeni sisteminden sonra yeni siyasetini de formatlayan bu senaryo ile “Son Başbuğ”un dâvâ arkadaşlarından biri olan “iyi kadın” ile kafa kafaya vererek “Yeni Türkiye'nin kurucu babası ve anası” olma yolunda hızla ilerliyor olduğunu görüyoruz. Bu az bir şey mi? 


Yok olma, erime illüzyonunu seyre daldığımız MHP ise, kurucu baba ve ana sayesinde “resmî siyâsî sistem”in iki kanadının da bağlı olduğu bir “derin merkez”e dönüşüyor ve “sistem partisi yani 21’inci yüzyılın CHP’si” hâline geliyor. Ve kimse onu durduramıyor. Çünkü arkasını sağlam kayaya dayamış durumda. O kaya, hangi kaya? Ya da kaç tane kaya var? 


Peki, AK Parti ve Sayın Erdoğan, böyle bir derin plânın parçası olduğunun farkında mı acaba? Tabiî ki farkında! 2002’de Amerikan ekolünden bir “kitle partisi” olarak siyâsî hayatına başlayan AK Parti, doğal olarak bir “ideal ya da ideoloji partisi” değildi. Ancak 2012’de ayrı baş çekip Türk ekolüyle evlilikten sonra şiddetle bir ideale ve fikriyata ihtiyaç duymaya başladı. Onun bu ihtiyacına cevap verecek olan da elbette milliyetçi ve mukaddesatçı fikirdi. Ve AK Parti, bu fikri MHP’de buldu. Matruşka akıl mahfellerinde 21’inci yüzyıl Türkiye'sinin kurucu partisi olması kararlaştırılmış olan MHP'nin de oy deposu olan bir partiye ihtiyacı vardı AK Parti’nin. İşte iki partiyi buluşturan temel neden bu oldu! 


Bu arada, madem AK Parti ve Erdoğan bu plânın farkında, o hâlde niçin böylesi netameli bir yola giriyor? Bu ortaklıkta Bahçeli, AK Parti üzerinden MHP'yi yeniden nasıl bina etmek istiyorsa, Erdoğan'ın da MHP üzerinden kendi partisini yeniden ve yerli bir parti şeklinde bina etme düşüncesinde olduğunu söyleyebiliriz. Sonuç olarak AK Parti MHP’lileşecek, MHP de kimliğini AK Parti’ye vererek onu umutvar kılacak. Ya da eğer öngörü doğruysa, Almanların oluşturdukları ulusal siyaset zemininde kendisini kendi ismiyle var edecek. Fakat ilerleyen zamanda “Yeni AK Parti'nin sahibi, Erdoğan anlayışındaki politikacılar mı, yoksa Bahçeli istikametindeki politikacılar mı olacak?” gibi bir mesele çıkacak karşımıza. 


Patron kim?


Daha önce bir makalemizde özetle, “Bundan böyle siyâsî hayata egemen olan bir ulusalcı Türkiye'den söz ediyoruz. Fakat demokrasinin gereği olan partiler ya da siyasetin mühendisleri nasıl yapacaklar da bir ulusalcılık ya da bir milliyetçilikten birbirine rakip iki ulusalcılık veya bir milliyetçilik ve bir ulusalcılık bina edecekler? Mevcut ulusalcılığın varsayılan iki varyantının birbirinden farklı renk tonunun kaynağı neresi? Bütün bunlara kim karar verdi ya da son siyasetin yeni mühendisleri kimler? AK Parti’nin Erdoğan'ı mı, MHP’nin Devlet Babası mı ya da Almanya’nın Onkel Gerhard’ı mı, Vatan Partisi'nin Perinçek’i mi, kim? Ya tasarlanan iki ulusalcılık, bir süre sonra eski bildiklerini hatırlar ve 20’nci yüzyıl alışkanlığından mülhem bir sağcı ulusalcılık ya da solcu ulusalcılığa dönüşürse ne olur?” şeklinde birkaç soru sormuştuk.


Bu soruların birçoğunun cevabı, bu makalede verilmiş oldu. Bir daha altını çizelim ki, bütün bu mühendislik plânına Almanya'nın eski Şansölyesi Onkel Gerhard karar verdi! 


Şimdi buraya bir kılçık atmama müsaade edin: Sahiden, Onkel Gerhard mı karar verdi? 


Eski Şansölye yeni “Kayzer”, Almanya’nın verdiği görevle bir ay kadar önce Sayın Erdoğan'ın dostu olarak geldi gitti Türkiye'ye. Giderken de alıp götürdü “asıl patron”un istediğini. Yanlış anlaşılmasın, sözünü ettiğimiz götürülen kargo, Almanyalı aktivistler değildi. Bu bir ekolleşme sözüydü ve bugünlerde sözü edilen ekolleşmenin dönüşümü yaşanmakta. Tamam da, bu cümleden çıkarttığımız “asıl patron” kim? Bunu öğrenmek için biraz daha beklemeniz gerekmekte. Biraz sabır! 


Vatan Partisi'nin Perinçek’ine gelince… Sayın Perinçek için söylenecek başka şeyler var. Onu da kendi makalesi içerisinde anlatacağımızı söyleyelim ve bir kez daha “Biraz sabır lütfen!” diyelim. 


Ve son sorunun cevabı… Aslında cevap kısa! Zaten olması istenen de böyle bir netice. Lâkin şunu da eklemek durumundayız: Sağcılık ve solculuk anlayışının geçen yüzyılda taşıdığı anlamın bu yüzyılda başkalaşacağı kesin! Ya da yeni hâlleriyle eskisi kadar keskin bir sağcılık ve solculuk tarifi yapmak mümkün değil. Çünkü eski keskinliğin bu yüzyıla yakışması söz konusu değil. 


Gerçekten de patron çıldırdı mı?


Şimdi geri dönelim ve yazarlarımızdan Abdulhâkim Ak'ın en zor yorumuna karşılık verelim…


Yukarıda anlattığımız Matruşka aklın derin Türkiye plânıyla ilgili olarak diyebiliriz ki, bahsettiğimiz pazarlıkla birlikte MHP, kendi adresinde erime ve yok olma sürecine girmiş durumda. Fakat bu sadece bir tabela erimesi olarak nitelendirilebilir. Çünkü “yeni” MHP, kendini AK Parti'nin bedeni içerisinde hem de güçlü bir ruh olarak yeniden şekillendirecek. “Erdoğan ile Gül ve Bahçeli ile Kılıçdaroğlu kombinasyonu Erdoğan ile Bahçeli ve Kılıçdaroğlu ile Gül formatına mı dönüşüyor? Dönüşümün arkasında kim var?” sorusunun cevabı “Evet” olmalı. Lâkin kombinasyonda yer alan “Gül” hususunda çok emin değiliz. Bu anlamda Meral Hanım’ın adının altını çizmek daha akla yakın gelmekte. Londra Ekseter çıkışlı Sayın Gül’ün Alman ekolleri üzerinden formatlanan bir siyasette şık duracağı konusunda endişeliyiz. 

 

Almanların böyle bir plânı olur da Erdoğan ve ülkesinin “devlet aklı”nın bir Alman plânı olmaz mı? Hem de 15 Temmuz’u yaşamış bir ülke olarak? Hem de Kudüs sorununu başarıyla çözmüş bir ülke olarak? Olmaz olur mu? Tabiî ki o konuyu da deşifre etmek boynumuzun borcu! Ama şimdilik bir kuble... 


Temel olarak yukarıda anlattıklarımız, 15 Temmuz öncesinde Berlin ekolünün C plânı olarak işlenmekteydi. Ancak ilerleyen zaman içinde Türk derin devletinin takibinde olan bu plân fire vermeye başladı. Yani Türkiye, böylesi plânların altına sığamayacak hamlelerle ilerliyor ve Batı karşısında mevzi kazanıyordu. Aynı mevzi, Alman ekolünün yerli unsurlarının da makas değiştirmesine neden oldu kanaatimizce. Ve iş vardı, derin devlet aklının karşı atağıyla istikamet değiştirdi. Ve plânları Almanlara karşı kullanılan “Türk ekolünün derin plânına” dönüştü. İşte bu nedenle Erdoğan ve Bahçeli buluştu ve kanaatimizce plânın ayrıntılarını konuştular. Her toplantı biraz daha ilerletti işi ve sonunda, 2018 Ocak ayının ilk on günü içerisinde tatlıya bağlandı. Ve Sayın Destici'nin de verdiği destekle “Millî Mutabakat”a dönüştü. 


Elbette emperyal Almanlar, şu an ellerini ovuşturup kalmış durumda olsalar gerek. Bundan sonra ne yapacaklarını merakla bekliyoruz. Ancak derin Türk aklı, epey zamandan beri karşı hamleyi başlatmış durumda. Hemen haber vereyim: İki hafta önce eski bir arkadaşım Almanya'daydı, Saksonya bölgesinde bir toplantıya katıldı. Saklı gizli değil, açık bir toplantıydı. Önümüzdeki aylarda ikincisi yapılacak olan toplantıya bazı Almanların da katılacağının haberi, işin sıkı tutulduğunu göstermekte. İlginç olan şu: Vatansever Almanlar da Türk plânına dâhiller! Şimdilik bu kadar!


Son söz


2019 seçimlerine kadar İYİ Parti’de yaşanması muhtemel gelişmeler, durumun son biçimini belirleyecektir. Bu gelişmelerin ne olduğu hususunda bir öngörüde bulunmak gerekirse şöyle diyebiliriz: “Kanaatimizce İYİ Parti’nin nüfusu artacak gibi...” 


Böyle derken, hem teşkilaâlardaki parti üyesi, hem de Meclis’teki sayıdan söz ediyoruz. Hatta bu konuda bir öngörüyü daha kayda geçelim: Cumhurbaşkanı adaylığı anlamında, karşısındaki adayı Sayın Erdoğan'ın belirleyeceğini söylemekte bir mahsur görmüyoruz. Yani “Sayın Erdoğan, Akşener’le mi, yoksa Kılıçdaroğlu'yla mı yarışacağına bizzat karar verecek!” diyelim, olsun bitsin! 


Son bir husus… “Fazilet Partisi’ni kapattıran CHP, Saadet Partisi ile ittifak kuruyor da Bahçeli'nin Erdoğan ile ittifakına neden “Patron çıldırdı!” şeklinde yorum yapılıyor?” demişti ya Sevgili Abdulhâkim, bu cümledeki “patron” sözcüğü için, yukarıdaki verilerden yola çıkarak diyebiliriz ki, MHP'nin patronu olarak algılanmamalı. 21’inci yüzyılın yeni siyasetini şekillendiren bir “kurucu baba” olarak nitelendirilebilir bu patron. 


Eğer bu niteleme doğru ise, yukarıdaki cümleyi sarf eden parti anlamında CHP'nin hiçbir anlamı kalmayacak. Yani yeni yüzyılda CHP'nin yerini derin MHP'nin alacağını söyleyebiliriz. Buradan hareketle, geçen yüzyıla ait ve kerametleri kendilerinden menkul “Beyaz Seçilmişler”in partisi olarak sıfatlanabilecek olan CHP, hiçbir anlam ifade etmeyecek. Ve siyaset dışı kalacak bir “Homodeus cemaati”nin minyatür teşekkülü hâlini alacak.


Bu durumda kızmasın da ne yapsın mevzubahis partinin sözcüsü? Bu nedenle sözcü, yeni yüzyılın siyâsî patronu olması muhtemel MHP Başbuğu için diyor ki, “Patron, çıldırdın mı sen?! Geçen yüzyılın devlet partisi olarak CHP'yi nasıl yok sayar ve onun yerine konuşlanırsın?”. Biz de diyoruz ki, “Eloğlu politikasını akıllı yapar, siyasetin senaryosunu akıllı yazar ve politik satrancı doğru oynarsa, herkesin yerine oturabilir. Adam olsaydınız da oturtmasaydınız!”.