BİR televizyon programında, “Alevîlerin, cem evinin ibadethane sayılması talebinde bulunması en doğal haklarıdır” demiştim.
Gelen e-postalardan bazıları, “Sen bir Sünnî olarak Alevîlik hakkında konuşma hakkını nereden alıyorsun? Kadını ikinci plâna atan anlayış, bize akıl vermesin” demişti.
Ama gönderen bir erkekti!
Demek ki yumurta hakkında konuşabilmek için tavuk ya da horoz olmak lâzım geliyordu.
Neyse…
Buna rağmen ben bir Sünnî olarak bugün Alevîlikle ilgili birkaç anekdot aktaracağım. Buyurunuz…
Reşat Nuri Güntekin: “Balıkesir Muhasebecisi-Tanrı Dağı Ziyafeti” adlı eseri, dönemin Millî Eğitim Bakanlığı tarafından basılıp dağıtılıyor. Devlet veya şehir tiyatrolarında da sahneleniyor. Kitabın 13’üncü sayfasında yer alan bir diyalog: “Karı amma vurdu ha! Eh, bu da olur... Kızılbaşların mum söndü gecesi gibi töbe olsun…”
Hüseyin Rahmi Gürpınar: “Toraman” isimli eserinden bir iki satır:
“Karşısında dolaşan ay gibi evlâtlığı görünce kendini tutamadı. Mezhebi geniş adam... Kızılbaş mıdır nedir?”
Haldun Taner: Eser, “Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu” (sayfa 46): “Bırak allasen Müdür Bey! Bazen kanıma dokanıyor vallaha. Sen onun oruçlu olduğuna inanıyor musun? O ne hinoğluhindir o, ne kahpe dinli Kızılbaş’tır o! Müslüman olsa acımak bilir.”
Aynı eserden bir alıntı daha (sayfa 61): “Ve işte o anda, tövbeler olsun, abla-kardeş, Kızılbaşlar gibi sarmaş dolaş oluverdik.”
Ömer Seyfettin: Millî Eğitim Bakanlığı’nın “100 Temel Eser” arasında yer alan “Harem” isimli kitabındaki satırlar (sayfa 29):
“Sermet: ‘Evvel zamanda, insanlar daha hayvanlara pek yakın iken, ferdi izdivaç yokmuş. Sürü hâlinde yaşarlarmış. Kabilenin bütün erkekleri, bütün kadınların musavi (eşit) surette kocası imiş.’
Nazan şaştı: ‘Doğan çocukların anası babası da kabilenin bütün halkı imiş. Bu hâl ayin gibi hâlâ bazı cemaatlerde devam eder. Meselâ Kızılbaşlar gibi…’”
Bunun gibi, Murat Belge’nin dayısı Yakup Kadri Karaaosmanoğlu’nun “Nurbaba” isimli kitabı da Alevîleri alenen aşağılayan bir eser…
Bir de Musahipzade Celal’in “Mum Söndü” isimli, adı bile ne amaca hizmet ettiğini gösteren bir eseri var ki, devlet ve şehir tiyatrolarında 1970’li yılların sonuna kadar temsil ediliyordu.
Ve yukarıda alıntıladığım satırları yazanların öyle “namazında niyazında” insanlar olmadıklarını da hatırlatalım bu arada…
Keza, bu konuda hem Alevîlerde, hem de Sünnîlerde günün koşullarına uygun yeni bir “dil inşâsına” ihtiyaç vardır.
O kadar ki, Nokta dergisinin 1986 yılına ait bir nüshasında kapak konusu “Alevîlik” olmasına, içeride 20 sayfalık kapak konusu işlenirken, dönemin tüm Alevî dernekleriyle görüşülmesine rağmen tek bir, ama tek bir “cem evi” kelimesi geçmiyordu.
Kaldı ki, ders kitaplarında da geçmiyordu. (Ders kitaplarında yer alması AK Parti iktidarı döneminde gerçekleşebilmiştir.)
Evet, demek ki şehirleşme ile birlikte cem evi, ihtiyaç olarak belirmiştir. Devletin görevi de bu ihtiyaca uygun bir zemin tesisi için gayret göstermektir.
Ama aynı Alevî kesimden pek çok isim, 667 sayılı Tekke ve Zaviyelerin İlgasına Dair Yasa’daki şu unvanların istimalini de memnu (kullanılmasını da yasak) kıldığını görmezden geliyor. Bu unvanlar şöyle sıralanıyor: “Şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük…”
Hani değiştirmek için birilerinin bir türlü uzlaşmaya yanaşmadığı bir Anayasamız var ya, işte bu “inkılap” yasası, o Anayasa’da “Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemeyecek” hükümler arasındadır. Dolayısıyla Meclis’te bir milletvekili kalkıp, “Bir inanç sisteminin önemli bir makâmı olan Dedeliği siz kalkıp da üfürükçü ile nasıl olur da bir tutarsınız?” diyemez. Dese de teklif veremez. Verse de o kişinin partiden ihracı için teklif verilmesiyle iş son bulur.
İhraç teklifini de muhtemelen Kemal Kılıçdaroğlu verir!



