23 HAZİRAN seçimlerinden sonra kime “Nasılsın?” diye sorsam, “Sorma!” ifadesinin ardından sonuçların sağlığını etkilediğinden, moral bozukluğundan söz ediyor. Sormuş bulunuyorum…
Önce iktidarın sağlığından dem vuruluyor genellikle. Kabine değişikliğinin şart olduğundan, teşkilâtlanmada hatâlar yapıldığından, yanlış adam-yanlış yetki mülâhazalarından, küstürülmüş dostların ihmâlinden, haksız mâkâm tasarrufundan, partililerin zaaflarından, seçim propagandalarının zayıflığından, reklâm kampanyalarının yetersizliğinden dem vuruluyor.
Enerjisi çok olan AK Partili arkadaşlarımdan bazıları abartıp pahalılıktan, işsizlikten, geçim darlığından söz ediyorken son teknoloji telefonu çalıyor. Ama hem konuşup hem arabasına vardığımızdan, pahalı arabasının kapısını açmaya çalıştığı için arayanı meşgule atıveriyor. Pratiğiz vesselâm…
Hatırını sorduğum dostu dinlerken, o da ne, pahalı araba, son model telefon ve konforlu ev gibi zafiyetlerim olmasa da moral bozukluğu benim de kanıma girmiş. Biraz baş ağrısı, biraz hâlsizlik bende de var o gün bugündür. Hattâ biraz kalbim sızlıyor.
Efendim, siz nasılsınız? Sizin de başınız ağrıdı mı sonuçları öğrenince? Yetmiyormuş gibi bir de yaz sıcaklarıyla tansiyonunuz tehdit altında mı? Eş dost siyasetten, sonuçlardan, muhalefetten, hazımsızlıktan söz ettikçe sinirleriniz hopluyor mu? Benim bazen hopluyor. Nasıl hoplamasın? Kardaş, yoldaş, partidaş, arkadaş bildiklerimin sözleri, muhalefetin söylediklerinden beter!
Nem oranı da ne de yüksek, değil mi? Ah bu nem, iltihabın dostu, kemiklerimizin düşmanı! Kimimizin romatizmal ağrılarına sebep oluyor, kimimizin cildinde sivilceler çıkıyor. Sıcaktan hepsi…
Duydum ki, sıcaklar kan şekerini de etkiliyormuş. Sıvı kaybına dikkat! O da bir şey mi? Kalp krizi yaşı gün geçtikçe düşüyormuş. Yaşa başa, yaşlılığa gençliğe bakmıyormuş. Ah, ahir zaman işte! Modern beslenme yöntemleri, uykusuzluk, stres, keder… Her biri ayrı ayrı tetikliyor insan sağlığını.
Peki, içimizden birine başı ağrıdığı için, arada bir tansiyonu yükseldiği için, bazen kan şekeri düştüğü için yatalak hasta muamelesi yapıyor muyuz? Ya da “Pek işe yaramaz, yaşadığı hatâ” deme edepsizliğine soyunuyor muyuz? Hâşâ, ne gördüm böylesini, ne duydum.
Neden böyle bir vicdansızlık yapalım ki, değil mi? Rabbimiz halk eylerken, bedenimizi dimdik ayakta tutacak bir iskeletle yaratmış bizi. Öyle az uz değil, 209 kemiğin birbiri ile entegre olmasından mülhem, muhteşem bir iskele/t! Bu kadar da değil, 600 kadar taşıyıcı kolon hükmünde kas sistemi de cabası. Bitmedi, 100 bin kilometre uzunluğunda damar, 100 trilyon hücre, 100 milyar sinir hücresi, 10 bin işitme sinir ağı ile muazzam bir ekipman verilmiş.
Böyle mükemmel bir sisteme sahip olan biz Âdemoğulları, bu hakikatin taşıyıcısı olduğumuz hâlde sistem okumalarını nasıl yanlışa yoruyoruz?
Şöyle varsayalım ve sorumuza cevap bulalım: İnsan bedenindeki kemiklerden müteşekkil iskelet, kabineyi temsil etsin. İçinden birkaç kemik ağrıdı diye insana iskeletsiz ithamında bulunamayacağımız gibi, sistemin tamamını zemmetmek de büyük haksızlık olacaktır.
Meselâ kas sistemimizi, milletvekilleri olarak kabul edelim. Ham hâlimizle hâddinden fazla yol yürüdüğümüzde bacak kaslarımızın ağrısını, yorgunluklarımızı nasıl normal karşılıyor ve tedavi edilebilir buluyorsak, öyle bir anlayış ile vekiller arasındaki zafiyetin tedavisi için yol ve yöntem arayışına dair dostane tavsiyelerde bulunalım.
Bir diğer teşbih, vücudumuza hayatiyet kazandıran “kanı”, mefkûreden sayalım. O mefkûrenin taşınmasını, dolaşımını sağlayan kilometrelerce uzunluktaki damarlarımızı il ve ilçe teşkilâtları olarak kabul edelim. Damar tıkanıklarına doktorların tavsiyesi olan kan sulandırıcı ilâç hükmüne ne geçer, onu bulup tavsiye edelim de, “Bu damar tıkandı, kesip atalım” dediğimizde hayatiyetimize son vereceğimizin bilincinde olduğumuz kadar farkındalık taşıyalım.
Bedenimizdeki canlılık emâresi milyarlarca hücreyi seçmene sayalım meselâ. Organlarımızın herhangi birinde oluşan bir anomalide nasıl tüm bedenimizden vazgeçmiyor, tüm vücûdumuzu işe yaramaz kabul etmiyor ve kendi sağlığımızda iyileşmenin moral ve motivasyon katkısı ile hızlanacağına inanıyorsak, gerek mü’mince bir anlayış, gerek demokratik bir yaklaşım ve gerekse inandığımız dâvânın neferleri olarak kendimizin, yakınımızın, akrabalarımızın, mesâi arkadaşlarımızın, komşularımızın düştüğü anomalili ahvâllerden kendimizi mesul tutalım. Eleştiri oklarını yaya gerip fırlatmadan önce, “Ne yapabilirim, nasıl motive olabiliriz?” sorularını soralım birbirimize. Tenkit ile enerji çalmak yerine, takdir ile tedbire yeltenelim. Tıpkı kanserli hücrelerin diğer organlara sıçramasından imtina edeceğimiz gibi, toplumsal hassasiyetimizi yükseltelim. Birbirimize, yakınlarımıza “hakkı, sabrı, şükrü” tavsiye edelim ki Rabbin “müstesna” kıldığı kullarından olma nasîbimizi muhafaza edebilelim.
Üstelik sadece devlet bekâsı, vatan bütünlüğü, millet birlikteliği de değil, mazlum coğrafyaların umudu olmuş bir lideri tek başına bırakmamak adına, “Üzerimize ne düşer?” sorusuna cevap arayalım. Elimizi taşın altına koyalım. Emek verelim inandığımız mefkûreye.
Bedenimizdeki arazları dile getirdiğimizde nasıl kimse kimseyi yok saymıyorsa, işe yaramaz bulmuyor ve umut vermeye çalışıyorsa, öyle yol alalım.
Meselâ can dostumuz, vücût sistemimizin mükemmel işleyişindeki arazları esas almaz. “Geçecek” der, tez şifâ diler. Ağrıyan kemiği “Git değiştir, plâtin taktır” demez de şifâ olacak bir doktor, pratik çözüm önerileri, daha olmadı ot çöp kaynatmamızı söyler. Dosttur, üzülür ağrımıza sızımıza elbet. Yüzünde endişe, gözlerinde şefkat kol gezer. Ama asla vasıfsız, faydasız, yetersiz muamele yapmaz. Bize kendimizi kötü hissettirecek sözden, tavsiyeden çekinir. Temkinlidir!
Bir de yangına körükle giden, sağlığımıza göz diken, adı arkadaş, kendi ceza olanlar vardır etrafımızda. Bazen sinir sıkışması olur, kramp girer elimize ayağımıza. Bazen aynı biçimde durmaktan uyuşur bir yanımız. Maazallah, müşkülpesent birine rastlamayagörelim, felç olacağımıza kadar götürür küçücük bir uyuşukluğun sonucunu...
İşaret parmağı
Hâl böyle iken, 2002 yılından bu yana 17 yıllık hizmet sürecinin başarılı mimarı Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan tüm ağrılı kemikler ve yorgun kaslara rağmen büyük icraatlara imza atmış kabineyi ve/veya milletvekillerini, teşkilât başkanlarını eleştiri yağmuruna tutarken, işaret parmağımızı bir “oy” miktarı tehditkârca sallarken, sonuçların başımızı ağrıtmasından niye etkileniriz ki?
Hem o büyük bir iştah ile salladığımız işaret parmağı iktidarı hedef gösterirken, unutmayalım ki, diğer üç parmağımız bize dönüktür. Biri bize sormaz mı: “Sen bunca yıllık gayreti, pek çok başarıyla sonuçlanmış seçimi nasıl hiçe sayıyorsun da parmağını kör gözümüze sokuyorsun eleştirilerinle? Peki, kendine kıvrılmış o üç parmağın altında saklı eleştirileri kendi nefsine yaptın mı?”
Meselâ sana dönük ilk parmak, devlet imkânlarından istifade edemediğin için sana yönelmiş olabilir mi? İkincisi, beklentilerin karşılanmadığından feveran ettiğin için mi nefsini işaret ediyor? Üçüncü parmak, sıradanlığının, ideasızlığının, ümmet bilincinden mahrum oluşunun izahı mıdır?
Sorularımızın pek çoğu cevapsız. Ve “Sükût... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar!/ Tek nokta seçemez dünyadan nazar”...
Peki, şikâyet ve eleştirilerimiz bize ne kazandırdı? Bütünü hiçe sayıp parçanın arazını kangrene saymak, bizi daha müreffeh zamanlara mı taşıdı? Bunca şikâyet neden?
Evet, soru basit ancak önemli! Efendim, bizler kronik alışkanlıklar ediniyor, şükrü terk ediyor, şikâyetin ağulu lezzetinden şefkat devşiriyor, günden güne memnuniyetsizlik hastalığına yakalanıyoruz. Hattâ kimileri bir merhale yukarıdan talip oluyor bu hastalığın en beterine ve biz de onlara ya “hain” yahut “nankör” diyoruz. Adlandırmak kolay, meseleyse nasıl tahlil yaptığımız. “Yaptığımız tespit ve tahlillerle bir derde devâ, bir sadre şifâ oluyor muyuz?” diye soruyor muyuz? Soranımız da vardır, sormayanımız da...
Demokratik sistem ile yönetilen her ülkede toplumlar, farklı inanışları, farklı etnik kökenleri, farklı yaşam biçimlerini ve çoklu kültürel değişkenleri bir arada bulundururlar. Ve tüm bu farklılıkları barındıran toplumlarda kişiler gerek sivil, gerek siyâsî örgütlenme hakkına sahiptirler. Her örgüt kendi iç yönetimini “hak-eşitlik-özgürlük” çerçevesinde seçim ile belirlerken, ülke yönetimi de aynı prensipler dairesinde “seçimler” ile belirlenir. Bu, demokrasinin bilinen tanımıdır.
Ancak 23 Haziran İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimi sonuçlarından sonra yapılan yorumlar, değerlendirme ve kritiklerden anlaşılıyor ki, Türkiye’nin yakın tarihine damgasını vuran AK Parti’nin başarılı seyri, kimi AKP’li seçmenlerin zihnindeki demokrasi tanımı teoriden ibaret kalmış. Pratikte ise pek çok AKP’li seçmen için şartsız ve kuralsız başarı beklentisine dönüşmüş durumda.
1994 tarihinde İstanbul Belediye Başkanlığı’nı demokratik yöntemlerle kazanan Sayın Recep Tayyip Erdoğan, 2002’den beri AK Parti olarak girdiği hiçbir seçimi kaybetmedi. O dönemden bugüne, AK Parti’nin lideri olarak istikrarlı yükselişine devam etti. Bu öyle küçümsenecek bir süreç değil, Cumhurbaşkanımızın bizzat bıkkınlık göstermeden, durup dinlenmeden kat ettiği yolculuğudur. Kimi AK Partili siyâsiler ve seçmenler tarafından ne hikmetse her seçim sonrası yönetim, mâkâm, unvan ve yetkiler yükselmesine rağmen yüzde oranları ile meşgûl olundu ve her defasında kazanılan yetkilerin takdiri değil, kaybedilen yüzdelerin sitemi dile getirildi.
31 Mart Seçimleri’nin ardından itirazlar netîcesinde yenilenen 23 Haziran Seçimi’nde çıkan sonuçtan hepimiz etkilendik, bu doğru. Şaşırdık. Yutkunamadık. Hattâ tüm demokratik kabullerimize rağmen boğazımız düğümlendi, hazmedemedik. Neden? Sadece AK Parti teşkilâtlarındaki sorunlar, içimizdeki zaaflar, kampanya ve propaganda talihsizliklerinden sebep mi bu kadar şaşkındık? Ve şaşkınlığımız kadar kızgın ve kırgın… Kırgınlığımız nispetince eleştirilerimizi, yerine bir şey ikâme etme gayreti olmaksızın savurduk. Yazdık, konuştuk. Hayır efendim, sadece bunlar değildi bizi şaşırtan ve o beklenmedik yüzde 9 oranındaki oy farkının sebebi! Biz, başarılı bir iktidarın himâyesinde olmanın rahatlığındayken muhalefetin bu beklenmedik atağını kavrayamadık. Çünkü biz, başarıyı kanıksamış, kanıksadığımız nispette azımsamıştık. Rutindi, olması gerekendi, hep olacakmış gibiydi. Hâd bildirme cüretine yeltenişimiz de “Nasılsa bizim” kabulünden neşet etmişti.
“Kayıp aranıyor!” veya “Tercihimi kaybettim, hükümsüzdür”
Bu tespitin sonuna “bence” ifadesini yerleştirdikten sonra, bir küçük dokunuşla seçmen kaybına değinmeliyim...
Eleştirilerimiz, ihlâsımızdan çaldı. Önce konuştuk, sonra oy verdik. Kimimiz, “Madem olumsuz eleştirilerim var, o hâlde oy da vermeyeyim” dedi belki de. Böyle böyle, seçmen kaybettik.
Yüzde oran düşmüş olabilir, ancak Ekrem İmamoğlu’nun aldığı oy miktarı yedi düvelin desteğiyledir. Millî ve dinî kaygısı olan, savrulmayan, oradan oraya sıçramayan, samimî seçmenin bilançosudur Cumhur İttifakı’nın aldığı yüzde 45’lik sonuç. Bu bir yenilgi, bir kaybediş değil, ümmet bilincini yitirmemiş has ve saf bir kitlenin; dış güçlerin, Kandil teröristlerinin, oy gasp etmeyi haktan sayan ve sonra mağduriyet kostümünü giymeye can atan şaibeleri fırsata çevirmeyi meleke hâline getirmiş muhalif parti CHP’nin ve diğer iki partinin (HDP, İP) koltuk değneği hükmündeki sakat duruşunun izahıdır.
Kim kaybetmiş? Kim yenik düşmüş? Kim ziyandaymış? Şimdi yeniden bir gözden geçirelim ve yıkıcı eleştirilerden imtina edelim!
Zira yerine bir çözüm ikâme edemediğimiz her eleştiri, ihlâsımızdan çalan nefsî bir hezeyandan başka bir şey değildir.
Peki, bu cümlenin altını nasıl doldurmak gerekiyor? Madem bu ifade bana aittir, öyleyse kendi adıma öneri ve çözüm odaklı fikirlerimi kayda geçmeliyim.
Tazelenmek
Öncelikli olarak, muhalif partiye, daha evvel bizim Reisimize uygulanan hapis ve yetki iptali tehditlerinden imtina ederek, muhalif lider ve avenesini kendi hâline bırakmak gerek. AK Partili idare ve irade olarak bürokratı ve seçmeni hep birlikte dilimizi, elimizi onlardan çekip tepkisizliğin ağır lîsanı ile onları önemsemediğimizin, kendimizle meşgûl olduğumuzun altını çizelim.
İkinci olarak, her şey zıddı ile kaimdir ya hani, muhalif parti başkanının ayağına taş koymak yerine, bırakalım ve bakalım neyleyecekler? Nasıl eyleyecekler? Görelim...
Bir diğer husus ki, uzun yıllar dünya devlerinin rahatını kaçıran büyük projeler hayata geçirildi. Yavuz Sultan Selim Köprüsü, İstanbul Havalimanı, Marmaray, metro, Osman Gazi Köprüsü, binlerce kilometrelik yol çalışmaları ve daha niceleri… Üretilen bunca somut ve maliyetli projeyi koruma mesuliyetimizi hatırlayalım ve artık insana yatırım yapalım.
Eşyanın boyunduruğu altında rûhunu kaybetmiş bir neslin zehirlenmiş fikriyatına panzehir üretelim. Çünkü eşya insanı koruyamaz, fakat o büyük yatırımlarla gerçekleştirilmiş tüm icraatları koruyacak yegâne dinamikse insandır. Ahde vefası, geçmişi ile bağı, geleceği ile gayesi olan insan... Hakk’tan korkan, hukuka riayet eden, özgürlüğünü para pul ile takas etmeyen insan...
Her birimiz yanımızda yöremizde ulaşabildiğimiz genç zihinlerle partizanca değil, ümmet bilinci ve alternatifsiz tek isim olan Cumhurbaşkanımızın dünyaya meydan okuyan idrakince meşgûl olalım. İnsan yetiştirmek için illâ devletten beklemeyelim, kendi ilmimizin zekâtını vermekte yarışalım. Ve unutmayalım, malın zekâtı kırkta bir, ilmin zekâtı yüzde yüzdür!
Şahsım adına gençlerle insanî, ahlâkî, vicdanî ve İslâmî değerler çerçevesinde bildiğim ne varsa paylaşmaya ben amâdeyim.
Çok önemli ve hayli ihmâlkâr davranılan bir diğer önerim ise, sosyal medya kullanımındaki zaafları profesyonel eşiğe taşımak gerektiğidir. Ekipler kuralım, algı operasyonlarına karşı hakikatin, hakkın, haklının sesi olalım. “Bir varmış, bir yokmuş” masalı gibi değil, profesyonelce, güzel üslûp ve mü’mince bir duyarlılıkla yapalım bunu. Sanal ortamda kutsalımıza uzanan dillere cevap oluşturacak karikatürize çalışmalar, illüstrasyonlar, kolajlar üretelim. Hilâli kana bulayıp Türk bayrağını parçalayan, İslâm’ı terör örgütü olarak lânse edenlerin gerçek yüzlerini resmedelim. Okumayan bir nesle âyet paylaşsanız ne, paylaşmasanız ne?! Görselin gücünden istifade etmek için ekipler kuralım.
Nasıl ki Rabbin bize bahşettiği muazzam beden sistemimizi korumak için yıllar içinde takviye gıdalara ihtiyacımız var ise, tıpkı öyle, kalsiyum desteği için süt içip yoğurt ve peynir yediğimiz gibi, D vitamininden istifade etmek için güneşle meşk ettiğimiz gibi, stresten uzaklaşmak için tenha mekânlara gidip ormanın yeşilinden, denizin mavisinden, dağların heybetinden huzur devşirdiğimiz gibi, AK Parti iktidarının iskeletini de genç nesli bilinçlendirerek kuvvetlendirmek gerek.
16 yaşında bir öğrenci, “Ekrem İmamoğlu çok sempatik, bizim dilimizi konuşuyor, parmaklarıyla kalp yapıp fotoğraf çekiliyor” dediğinde, hafızam gayr-i ihtiyârî kendi 16 yaşıma gidiverdi. 80’li yıllardı ve ben makineli tüfeklerin gölgesinden geçip sınıfıma giriyordum. Okulumuzda devlet ödeneği tahsis edilmediğinden kaloriferler yanmıyor, ders dinlerken üşüyordum. Pek çok evde su yoktu, mahalle çeşmelerinde sıra beklemeyi ve su taşımayı eğlenceden sayıyordum.
Şimdi küçük bir hesap yapalım ve matematiğin kudretiyle gerçeğe mercek tutalım. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan 1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiğinde 16 yaşında olan bir genç, bugün 41 yaşında. Üstelik arada bir de 28 Şubat fecaati yaşanmış. Dinsizleştirme yanında millî ve mânevî değerlerin yerine kapitalist, materyalist, popülist fikirler ikâme edilmiş. İmam-hatipler kapatılmış, örtü ve okullarda din eğitimi yasaklanmış. Şöyle ciddî ciddî bir düşünelim; bu süreç içinde gençliğini, erişkinliğini ve yetişkinliğini yaşamış 41 yaşındaki o birey, 20 yaşlarındayken evinde su akıyor, doğalgazla ısınıyor, darbe nedir bilmeden büyüyorken, ona yokluğu ve zorluğu izah etmek maharet ister. Hele mânevî tüm dinamiklerden mahrum bırakılmışsa…
O birey şimdi zengin, müreffeh, bolca imkâna sahip olabilir, fakat nasıl ve hangi fedakârlıklarla böyle bir refaha kavuştuğunun çetelesini tutamaz. Dolayısıyla ne vefâ, ne minnet, ne şükür hisseder. Mânâdan yoksun materyalist algısı olup bitenleri haktan sayar. Bu ve benzer süreçlerden geçmiş pek çok kişi şimdi evli ve çocukları, Ekrem İmamoğlu’nu sempatik bulan öğrencimin yanında…
Bu matematik bize gösteriyor ki, erişkin, yetişkin ve gençlik olmak üzere, il il, semt semt bilinçlendirme programları düzenlenmeli. Devlet siyâsî teşkilâtlanmanın dışında sivil teşkilâtlarla, mânevî dinamiklerle, yaşanmış örneklerden oluşan bir maarifle taze, yeni örgütlenmelere imkân sağlamalı.
Bir başka önerim, algı ve olgu arasındaki ayrımın farkına vararak, abartılı tanımlamalardan, acımasız eleştirilerden sakınmak yönünde. Her büyük söz, bir kefaret ödetir çünkü…
Meselâ efsunlu şehir İstanbul, siyasetin, ekonominin, kültürün, sanatın, tarihin, turizmin, estetiğin mihenk taşı. İstanbul, büyük medeniyetlerin beşiği olduğu kadar, büyük beklentilerin, büyük sözlerin mağduru. İşte o sözlerden biri, “İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder” şeklindedir. Hiç öyle şey olur mu? İstanbul bir kayıp değil ki... Her yüz kişiden 45’i; savrulmayan, oradan oraya sıçramayan, yılların eskitemediği vefâya sahip Cumhur İttifakı’nı destekleyenler... Bu rakam nasıl kayba yazılır? Hem böyle demek yerine, “Türkiye İstanbul’dan büyüktür!” fikriyle optimist bir yaklaşımda bulunursak, hastalıkların iyileşmesinde büyük etken oynayan moral ve motivasyonumuz artacaktır.
Son söz
Son tahlilde, eleştirdiklerimiz uzağımızda, ancak kendimiz kendimize öyle yakınız ki... Bir de, kalpleri apaçık bilen ve bize şahdamarımızdan yakın olan Rabbimiz var. Öyleyse bu yakınlıkları esas almak samîmiyet hanemize yazılacağı gibi, Rabbin rızâsına da bizleri matuf kılacaktır.
Sözü Üstadın iki dizesine bırakıyor, 23 Haziran Seçimleri’ni bir yenilgi, büyük fark atılmış bir kaybediş olmadığının, bilâkis bir farkındalık fırsatı, bir soluk alış mesafesi, bir demokratik serüven olarak kabul edilmesi gerektiğinin altını çiziyorum: “Ağlayın, su yükselsin, belki kurtulur gemi/ Anne, seccaden gelsin, bize duâ et, e mi?”
Unutmayalım, mazlum coğrafyalarda umut dolu gözlerin yaşıyız biz… Biz ihlâsla, tevbelerle, inançla, ümmet bilinci ile dokunmuş vatan kumaşının nakışıyız.



