Nefes almak

Hayatta ekmek, su kadar öneminin farkında olduğumuz ihtiyaçlarımız kadar, her an bulunan ve onun için bedel ödememize gerek olmayan, her yerde var olan havanın önemini, bu hastalığı yaşamayanlar kolay kolay anlayamaz.

SANKİ müsaade istemişim gibi “Çık!” dedi usulca. Benim için yerine getirmesi çok güç bir istek olsa da kapıyı arkadan kapatmam için yeterli bir talimattı. Oysa hiç ayrılmak istemiyordum oradan. O kadar heyecan doluydum ki beş saattir orada bulunduğumun farkına bile varmamıştım. Sanki neşe dolu bir masal dünyasında rüyada gibi eğlenceli geçiyordu zaman. Tâ ki az önce işittiğim o tek heceli kelime, salonda yankılanana dek… 


Birden büyüsü bozuldu her şeyin, kendimi daha yarısında bile hissetmediğim bir rüyadan kabaca bir emirle uyandırıldım. Öyle net ve kesindi ki bu emir, hiçbir seçeneğe ihtimâl bırakmıyordu. İtiraz etmeden çıktım oradan. Öyle ya, “Çık!” demişti bir defa. Suya düşmüş zavallı bir karıncayı kurtarmak isteyen küçük bir çocuk misâli, elindeki çubukla bilmeden karıncaya ömrünün en büyük eziyetini çektiriyordu. 


Evet, o cahil bir çocuk, ben de o zavallı karınca idim. Farkında olmadan hırpalamıştı beni. Aslında oldukça halisane bir hisle beni kolluyordu, ancak buna ihtiyacım olduğunun farkında bile değildim. Ortamda etrafına rahatsızlık veren “kötü adam” gibi hissettim kendimi. Bir an çok kırıldım, üzüldüm ve rencide oldum ama yok, hayır, onun da bu duruma kızmadığını üzüldüğünü hissedebiliyordum.


Bütün bunlara neden olan, son zamanlarda sıkça yaşadığım hapşırık krizleriydi. “Kriz” diyorum, çünkü bir insan on defa ardı ardına hapşırıyorsa, bunun en güzel izahı, bu kelime ile mümkün olur sanırım.

***


Sahneyle tanıştığım ilk yıllardı… Henüz ilkokul çağımda bir müsamere hazırlığındaydık. Tüm arkadaşlarım içerideyken dışarıya çıkmak zorunda kaldım. Bütün arkadaşlarım içerideki salonda çalışmalarını icra ediyorken, ben kültür merkezinin koridorlarında yapayalnızdım. 11 yaşında bir çocuk için dışlanmışlık kadar kötü ne olabilir ki hayatta? 


Oldukça yüksek sesle ağlamak geldi içimden. Bina içindeki herkese duyuracak kadar yüksek sesle ağlamak… En çok da salondakilere duyuracak kadar ağlamak… Zor tuttum kendimi. “Zaten rezil (!) oldum olacağım kadar” diye geçirdim içimden ve dişlerimi sıktım iyice. Öyle ki, başıma ağrılar saplandı. Bilmem sinirden mi, yalnızlıktan mı, yoksa dişlerimi sıkmış olmamdan mı yalnızca…


Daha beş dakika geçmemişti ki öğretmen çıktı salondan. Kulisin koridora bakan tarafında, bir çıkış önündeydik. Önce başımı sıvazladı. Bir anne edâsı ile kollayan ve şefkatle bakan gözlerle, “Bu böyle olmayacak, ailenle görüşmem lâzım. Bir doktora görünmelisin!” dedi. Sanki bu her şeyin bitmiş ya da bitecek olması anlamına geliyormuş gibi hemen itiraz ettim. O an içeride arkadaşlarımın arasına katılmaktan başka hiçbir şeyi düşünmüyordum. Yalnızca o ânı… 


O an düzelmiştim ve hapşırmalar geride kalmıştı. İyileşmiştim bile kendimce. Bu sebeple “Hayır!” dedim, “Hayır öğretmenim, bakın, geçti! Burnum da akmıyor, ben hasta değilim ki”. “Olur mu evlâdım? Şimdi içeri girip çalışmalarına devam et, tamam! Ama çıkışta birlikte eve gideceğiz ve ailene durumu anlatacağım. Yarın doktora gitmelisin” dedi.


İçeri geri girdiğimde her şeyi unuttum. Tabiî öğretmenim unutmadı. Onun bu duyarlılığının hikmetini seneler sonra anladığımda, öğretmenime bin defa daha dua ettim. Ona ne kadar da minnettar olduğumu anlatamam.


Çocukluk işte, bir an bütün dünya başına yıkılıyor, bir saat sonra dünyanın en mesut insanı oluveriyorsunuz. Eve vardığımızda, annem balkonda komşularla çay içiyordu. Öğretmenimi de aralarına aldılar. Ne konuştuklarını bilmiyorum ama o gün huzurlu bir şekilde uyudum.


Ertesi gün uyandığımda, annem ve babamı başımda dikili buldum. Hızlıca giydirdiler beni. Önce anlamadım. Sonra hastaneye gideceğimizi fark ettiğimde birden söylenmeye başladım: “Ben hasta değilim anne! Bak baba, burnum da akmıyor, hapşırmıyorum da…” 


Hiçbiri kâr etmedi. Ne ettiysem, ne dediysem, beni hastaneye götürmemeleri konusunda onları ikna edemedim. Üstelik haklı gerekçeleri de vardı. Geceleri hırıltıyla uyuyor ve hemen hemen her gün farklı saatlerde en az bir defa hapşırma krizi yaşıyordum.


Babamın şimdi anlattığına göre, o gün bir çocuk doktoruna götürmüşler. Doktorun yanında ne konuştuklarını hatırlamasam da hayâl meyâl o anları hatırlıyorum. Meselâ doktoru hatırlıyorum. Oldukça tatlı ve yaşlı bir adamdı. Sırtımı dinledi, ciğerlerime vurdu, öksürmemi istedi… Bana bir öksürük şurubu vermiş ve sadece üşüttüğümü söylemiş. Bunu hatırlamasam da sonraki süreç hiç hafızamdan gitmez. 


O mide bulandırıcı öksürük şurubunu içmemek için anneme karşı verdiğim mücadeleler, annemin de şurubu içirmek için bana karşı verdiği mücadele hâlâ aklımda. Önce terlikle kovalayıp, yakaladığında da mutfağa sürükleyerek götürüp burnumu sıkarak zorla içirdiği öksürük şurubu, hayatımın unutulmazlarındandır. Öyle ya, insanı iyileştireceği söylenen bir şeyin neredeyse kusturacak kadar sert olması unutulabilir mi?


O arada pek kayda değer bir şey olmadı herhâlde ki çok şey hatırlamıyorum. İki ay kadar sonra müsameremiz gerçekleşti. Çok mutlu ve çok heyecanlıydık. Ben dâhil olmak üzere, bütün arkadaşlarımla çok üstün bir performans gösterdik. Ailelerimiz ve bizi izlemeye gelen herkesin tebriklerini aldık.


Müsamereden sonraki ilk yaz tatilinde yeniden hastalandım. Sürekli bir hâlsizlik baş göstermeye başladı. Bu hâlim çok uzun sürdü. Doktora gitsek de hiçbir şey değişmiyordu. O aralar değişik testler sonrası verilen penisilin iğnelerinden süzgece dönmüştüm âdeta. Ancak hiçbir şey değişmiyordu. Hastalık geçmiyordu. Basit gibi görünse de her sabah nefesi daralmış vaziyette hırıltılarla uyanmak, insanın yaşam kalitesini de, günlük psikolojisini de olumsuz etkiler. Hele hele çevre, insanlar… Her gören, “Yine mi grip oldun, üşüttün mü?” diyordu. Öyle ki, bir ara hastalığımdan daha çok insanların bu sorgularından rahatsız olmaya başladım. Ne bitmez gripti! 


Nereden bilebilirdim ki aslında grip olmadığımı. Sürekli nezle hâlinin aslında toza (bilhassa çiçek tozuna), rutubete ve yaşadığım deniz kıyısının, özellikle Akdeniz’in nemli havasına alerjim olduğunu?


Dışarıdan bakıldığında hiçbir şeyim yok gibiydi ama daha konuşmaya başlayınca sesimin kalınlığından ve ciğerlerimin hırıltısından hasta olduğum anlaşılıyordu. Hastaydım, artık bunu anlamıştım. Hastaydım ama bu hastalığın adı neydi, nasıl bir şeydi ki her gün aynı şekilde, aynı tesirde şiddetini ve etkisini gösteriyordu?


Etrafımdaki ve ailemdeki birçok kişiye göre sıradan bir hastalıktı(!). Her çocuk öksürüp hapşırabilirdi. Anneler ateşlerini kontrol eder, eğer ateşleri yoksa çok önemsemezlerdi. Bana da öyle yapmıştı annem. Çünkü öylesine bir soğuk algınlığı gibi duruyordu ve gerçekten de ayaktayken, bir şeyle ilgilenip eğlenirken arada bir hapşırık ya da öksürük tutsa da çok büyük bir sıkıntıya kapılmıyordum. Bu da dışarıdan bakanlar için oldukça olağan duruyordu ama gelin görün ki, gece başımı yastığa koyduğum andan itibaren ne oluyorsa o an her şey başlıyordu.


Yine bir yaz gecesi, oldukça sıcak bir vakitte böyle oldum. Önce içimi büyük bir sıkıntı kapladı. Duvarlar üzerime geliyor, tavan yüzüme değiyordu sanki. Önce olduğunu kendime bile tarif edemiyordum. İçim daralıyordu. Bu defa bir başka kötüydüm. Nedense içim sıkılıyor, arada bir öksürük tutuyordu. 


Gecenin ilerleyen saatleri idi. Yataktan kalkıp annemle babamın odasına doğru gidip gidip geliyordum. Kapılarında dikiliyor, bana kızmayacaklarını bildiğim hâlde onları gece vakti rahatsız etmemek için uyandırmıyor ve durumumdan hiç bahsetmek istemiyordum. Böyle birkaç saat geçti galiba. Bir yatağıma geçiyor, bir annemlerin kapısına kadar gidip geliyordum. Yatakta bir o yana, bir bu yana dönüp duruyordum. İçimde bir şeyler oluyordu. Çok geçmeden anladım derdimi. Benim nefesim kısılıyordu. Nefes almakta güçlük çekiyor ve öksürdükçe bazı insanlar rahatlayacak gibi olsa da ben öksürdükçe nefessiz kalıyordum. Öksürdükçe daha kötü oluyordum. En son dayanamayıp annemi ve babamı uyandırdım. Gerisini kesik kesik hatırlıyorum. Kendimi hastanede bulduğumda oksijen tüpü ile henüz tanışıyordum. Ve yıllar boyu ara ara yanına varacağım bir dostum olacağını bilmesem de, o an öğrendiğim bir şey vardı ki, bu yeni dost sayesinde uyuyabilmiştim o gece.

***


Ne kadar da basit, sıradan bir hastalık olarak bilir bunu yaşamayanlar. Oysa bir tiyatro oyuncusu için, hele hele yaşamını Akdeniz’in nemli memleketlerinde, çoğunlukla da rutubetli salonlarında geçiren bir kişi için ne kadar da baş belâsı bir hastalık olduğunu tahmin edemezsiniz. “Sağlığın saniyeler, hatta saliseler içindeki düzeni, varlığı ne kadar da mühimdir” sözünü bu hastalık anlatır insanlara; Yaratan’ın en güzel hikmetinin kıymetini bildirir âdeta… 


O geceden sonra artık teşhis konulmuştu. Alerjik bronşit olmuş, astım hastalığının başlangıcını yaşıyordum. Bu teşhisten sonra özel bir muayenehaneye gittik. Koluma, adını bilmediğim bir metal ile çizikler atıp çiziklere ilaçlar damlattılar. O yıllar devlet hastanesinde olmayan değişik cihazlara bağladılar beni ve bir makineye nefesimi üfledim. Karanlık odada televizyona benzer bir cihazla ciğerlerime baktılar. “Çok korkulacak bir şey yok, tedavi edebilirim. Daha yolun başındayız, önemli ölçüde bu hastalığın önüne geçebiliriz” dese de doktor, ben tedirgin olmuştum bir kere. 


Aşı vurulmam gerektiğini ve bu aşıların çok pahalı olduğunu, Almanya’dan geldiğini de söyledi. Bu da ayrı bir dertti ailem için. Bana belli etmeseler de sıkıntıya girdiklerini hissedebiliyordum. Bazı haplar yanında benim “fısfıs” adını koyduğum çeşitli spreyler de verdi doktor.


İlaçlarımı, özellikle de ilk 2-3 yıl 5 günde bir, sonra 20 günde bir deri altından vurulduğum aşılar sayesinde öksürük ve nefes darlığı yaşamadım. Hapşırmalar, sürekli bir burun tıkanıklığı, grip olmuşluk hâli hâlâ geçmiş diyemem. En ufak bir hava değişikliğinde, yoldan geçen birinin parfüm kokusunda, hele hele her sabah giydiğim herhangi bir elbiseden, tüylü kazak ve bluzlardan sonra yine kapalı boğuk havalarda, çok sıcak nemli günlerde hapşırık krizlerim ile buluşuyorum.


Alıştım artık! Her türlü tedaviye rağmen geçmeyen alerjim ile yaşamaya alıştım. O mesele değil, benim için yeter ki aldığım nefes ciğerlerime yetsin, yeter ki hiçbir akşam yastığa başımı koyduğumda duvarlar üzerime gelmesin, nefesim kesilmesin!


Hayatta ekmek, su kadar öneminin farkında olduğumuz ihtiyaçlarımız kadar, her an bulunan ve onun için bedel ödememize gerek olmayan, her yerde var olan havanın önemini, bu hastalığı yaşamayanlar kolay kolay anlayamaz. Düşünün ki, her yerde her zaman var olan “hava”yı soluyamıyor, istediğiniz gibi o havayı alamıyor, sinenize çekemiyorsunuz… Bu çok büyük bir acı! Öyle ki, çölde susuz kalmaktan daha kötü olduğunu söyleyebilirim. Çünkü hava yok değil, var; her zaman, dünyanın her yerinde… Ama soluma imkânı… Onu elimizden almasın Yaratan! Zira o zaman oldukça büyük bir acıyla yaşarsınız ki “oksijen tüpü” adı verilen demir yığınına kavuşursanız bir kez, o olmayınca, yaşam oracıkta noktalanabilir, hava içinde havasızlıktan ölebilirsiniz.


Öyle önemli bir nimettir işte “hava”! “Havanı alırsın!” derler ya mahrum kalmaya maruz bırakmak için, aslında bırakalım da havamızı alalım, kâfidir! 


Bırakalım bu dünyadaki bütün kavgaları, uğruna verdiğimiz bütün ihtiras dolu dünyalık meşgaleleri. Evet, bırakalım hepsini de bir tek “hava”mızı alalım, o yeter, nasıl olsa gerisi gelir!