Ne zaman oyuncak oluruz?

Çünkü o ülke halkını, İngiltere’nin yönetimini tercih etmek zorunda bıraktılar. “İngiliz Uluslar Topluluğu” diye bir topluluk var. Biliyor musunuz, bu topluluğun üyeleri kimler? İngilizlerin sömürdükleri ülkeler… Daha da bir şey demiyorum!

İRAN’da çıkan olaylarla ilgili olarak, “Birileri İran’ın iç düzeniyle oynuyor” diyorlar. Gerek darbeler söz konusu olduğunda, gerekse geçmiş yıllardaki üniversite ve sokak olaylarında da “Dış mihraklar bizim içimizle oynuyorlar?” diyorlardı. Hâlâ diyoruz… 


Tarih sohbetlerinde, “Osmanlı’yı içten yıktılar” diyoruz. Ardından da oynanan oyunları bir bir anlatıyoruz. Üstelik öyle bir anlatıyoruz ki, âdeta “oynayanların başarı destanları”… Yeri geliyor, hayran bile oluyoruz. Ne kadar acınacak, zavallıca bir durum! Kendileriyle, ülkeleriyle, değerleriyle oynatanlarla ilgili neler hatırlıyorsunuz? Acaba, “Şöyle şöyle yaparsak onun bunun oyuncağı olmayız” diye bir şey duydunuz mu? Maalesef çok az duydum. Hâlâ oynayanlarla ve nasıl oynadıklarıyla ilgili ise çok şey…


Bugünkü Ermeni sorunu, Kürt meselesi gibi konuların kökenlerinin bunlar olduğunu ilk duyduğumda şok olmuştum. Tarihî belgelere göre Osmanlı merkezî yönetimi zayıflayınca vergi toplamak için zaptiyeleri falan görevlendiriyor. Zaptiyelerin veya diğer vergi toplayanların bir kısmı kendini o yörenin hâkimi görüyor ve halkın başına belâ oluyor. Hatta bazıları Ermenilerin gelinine, kızına musallat oluyor. Bu eziyetlerden haberdar olan dış güçler, bu sıkıntıyı yaşayan Ermenilere yardım edebileceklerini söylüyorlar. O “Millet-i Sâdıka” dediğimiz durumdan söz konusu hâle gelmişiz. 


“Kürt sorunu” dediğimiz meselenin yakın tarihte bile sebeplerini hepimiz gözlemledik.


Şu sorular kafamda canlanıyor: Bir devlet görevlisi halkına niye eziyet eder? Mevcut bir eziyeti niye kaldırmaz? Eziyetin olma ihtimâli varsa niye önlemez? Eziyet ettiklerinden gelen vergilerle rızkını temin ettiğini niye düşünmez? Eziyet etmek için enerji ve emek harcamak, kafa patlatmak yerine memnun, mutlu ve hoşnut etmeyi niye tercih etmez? Eziyet edilen müşteri ise başka bir satıcıya yöneleceği, vatandaş ise ve demokrasi varsa başka bir partiye yöneleceği, demokrasi ve hukuk sistemi yoksa başka bir devlete yöneleceği gibi basit bir ihtimâl niçin görülmez? Sonra da gelsin “Bizimle oynuyorlar”, “Dış güçler karıştırıyor” gibi tartışmalar! 


Bir zamanlar şöyle bir söz etmiştim: “Devletin görevi, hastanelerde bizi tedavi etmektir, suç işleyince cezaevine tıkmaktır. Ama asıl görevi, bizi hastaneye ve cezaevine düşürmemektir.” 


Hastalıklardan korunmamız için devletimiz biraz gayret etse, bu kadar hastane masrafına gerek kalmayacak ve biz de bu kadar acı çekmeyeceğiz. Trafik kazalarının önlenmesinde birazcık gayret etse, ne bu kadar can kaybımız, ne bu kadar sakatımız, ne de bu kadar millî servet kaybımız olacak. Ülkemize uyuşturucu girişi önlenseydi, uyuşturucu satıcıları olamayacaktı. FETÖ’cülerin pisliği herkese bulaştırmak isteyecekleri gibi basit bir ihtimâli düşünebilen bir devlet çalışan yapımız olsaydı, yüzlerce suçsuz ve günahsız insan hapislere girmeyecek ve etkileri ömür boyu sürecek travmalar olmayacaktı. 2013 senesinde yanlışlıkla başlatılan bir icra işleminin 2018 senesinde de sıkıntısını çekmeyecektim. 


Bir memur yanlış yapar, ben ömür boyu onun pisliğini temizlemeye çalışırım. Memur veya hâkim hata yapar, bedeli ben öderim. Sonra mahkeme bu hatanın telâfisi için tazminata hükmeder. Onu da yine ben vergilerimle öderim. Peki, bu kadar acı çeken, kazık yiyen biri olan ben, bir vatandaş olarak ne yapabilirim? 


Anayasa Mahkemesi’nde bir dâvâ açtım. Anayasa’ya aykırı bir kanun hükmünden dolayı zarar görmüş ve bunun önüne geçilmesini istemiştim. Konu da şu: Anayasamız seçimlerin “serbest, güvenli ve gizli” olmasını şart koşuyor. Fakat Seçim Kanunu, körlerin bir başkasıyla oy kullanmalarını şart koşuyor. Hani gizli olacaktı? Evet, gizli gizli! Ama görme engelli kişinin kendisinden yani benden gizli… Yanımdaki kişinin hangi partiye oy verdiğini ben bilmiyorum. Bir Allah, bir de kendi biliyor. Oy sahibi olarak benim hiçbir bilgim yok. Bu kanun hükmü olduğu sürece alternatif de bulunamıyor. Üstüne üstlük Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda kararı da var. Gizliliği garanti etmediği gerekçesiyle bir kanunu iptal etti. Eminim, aklınıza gelmiştir: “Ne zaman bu dâvâyı açtım?” 


2013 tarihinde açmıştım bu dâvâyı. Daha dün baktım, dosyam hâlâ bölümlerde. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmeyeyim de ne yapayım? Benim ülkem AİHM’ye gidilmesi konusunda imza atmış. Eğer oraya müracaat edersem, ülkemi başkalarına şikâyet etmiş mi olacağım? Benim ülkemin Anayasa Mahkemesi, Twitter konusunda ne kadar sürede karar verdi, hatırlıyor musunuz? Tam 8 (sekiz) günde! 


“Yanlış okuduk” sanılmasın diye yazıyla da yazdım. Benim dâvâm ne kadar süreden beri devam ediyor ve hâlâ bir haber yok! Evet, benim dâvâm 5, tam beş seneden beri devam ediyor! Dâvâyı açtığım yıl, 2013! Varın, gerisini siz düşünün…


İranlı siyasilere veya diğer Müslüman ülke siyasetçilerine, hatta ülkesiyle dış güçlerin uğraştığını iddia eden siyasilere, kamu görevlilerine söyleyeceklerim var. Eğer “Tadını çıkardığım gün, gündür”, “Keyfini sürdüğüm devran, devrandır”, “Ben işimi gördükten sonra isteyen istediğini söylesin, umurumda bile değil!” gibi söylemleri ifade hürriyeti kapsamında istediğiniz şekliyle söyleyebilirsiniz. Bence hiç mi hiç mahsuru yok! Bu konuda bir söz söylemeyeyim ama veciz bir sözü aktarayım: “İstediğini söyleyen, istemediğini işitir!” 


Eğer vatandaş, koyduğunuz kurallarla günün tadını çıkarmasına engel olduğunuzu düşünürse, o kurallara uyulmadığını işitebilirsiniz. Eğer vatandaş, sizin devranınızın onun keyif sürmesine engel olduğunuzu kabul ederse, o devranın dönüşüne çomak sokulduğunu işitebilirsiniz.


“Ergonomi”, “user friendly” (kullanıcı dostu), “müşteri memnuniyeti” gibi kavramlar nedense bize ait kavramlar değil. Ürünlerinden de, kültürlerinden de, medeniyetlerinden de bolca aldığımız ülkelere ait kavramlar. Aslında bizde daha yüceleri vardı. “Kul hakkı”, “müşterinin veli nimet” oluşu, “rızkın onda dokuzunun ticarette” oluşu gibi pek çok kavramımız vardı. Tabiî bir ilgisi var mı, bunu takdirlerinize bırakıyorum. 


Kendi kavramlarımızın kıymet kaybediş tarihiyle dış güçlerin bizimle oynamaları, aynı tarihlere denk gelmektedir. Ürettiğimiz ürünlerin, verdiğimiz hizmetlerin, çıkardığımız kanunların ergonomik, kullanıcı dostu, vatandaşı memnun edici olmaması ile dış güçlerin bizimle oynamasının ilişkisi olabilir. Peki, kul hakkına riayet etmek, ergonomi ve kullanıcı dostu çalışmalar yapmak, vatandaş memnuniyetini esas almak zor şey midir?


Bana çok hoş ve doğru gelen bir sözü aktarmak isterim: “Eğer bir insan kabiliyetine göre bir iş yaparsa, çalışmak zorunda kalmaz.” İşe alacağınız, görev vereceğiniz insanın o işle, o görevle yakından uzaktan alâkası yoksa nasıl ergonomik ve kullanıcı dostu çalışmalar yapsın, nasıl o işin veya görevin hakkını versin? Demek ki görev verilen, işe alınan o kişi ehil değil. Sormazlar mı “Ehil olmayana o işi veya görevi nasıl emanet ettin?” diye? Her ne hikmetse, emanetin ehline teslim edilmemesiyle, dış güçlerin ehillere emanetlerin verilmediği ülkelerle oynaması da aynı tarihe denk geliyor. 


“Cebel-i Tarık” diye bir ülke var. Burası İngiltere’ye bağlı… Fakat her iki ülke, Avrupa’nın iki ucunda... Cebel-i Tarık ülkesinde İngiltere’den bağımsız hâle gelinmek üzere oylama yapıldı. Oylamanın sonucu nedir, biliyor musunuz? Cebel-i Tarıklılar, İngiltere’ye bağımlı kalmak istediler. Niçin? (O ülkenin siyasilerine üzülmüyor, sadece acıyorum.) Çünkü o ülke halkını, İngiltere’nin yönetimini tercih etmek zorunda bıraktılar. “İngiliz Uluslar Topluluğu” diye bir topluluk var. Biliyor musunuz, bu topluluğun üyeleri kimler? İngilizlerin sömürdükleri ülkeler… Daha da bir şey demiyorum!