Medeniyet bahsine dair

O zaman âşinâ olduğum medeniyeti haritadaki konumuyla ya da mimarisiyle sınırlandıramayacağımı, kıyafetleriyle, diliyle, tarihiyle, yemekleriyle ve nev’i şahsına münhasır özellikleriyle insanın gittiği her yere aslında tüm bunlarla birlikte gittiğini anlıyorum. Yani her gün gördüğümüz bu yüksek taş binaların engel olabileceği hiçbir şey yokmuş aslında.

BİR ülkenin düşünce, sanat, bilim ve teknoloji ürünlerinin tamamı için “medeniyet” kelimesini kullanıyoruz. Son zamanlarda eskiye nazaran çok daha fazla zikrediyor olmamıza karşın en fazla uzaklaştığımız kavramlardan birinin de medeniyet olduğunu düşünüyordum. Çünkü bir medeniyetin varlığından bahsedebilmek için, o medeniyetle yüzyıllarca yoğrulan insanların bendinde bazı izdüşümlerle devam ediyor olması, bunun için de aynı insanların o medeniyetle gün içerisinde haşır neşir olması gerektiğini zannediyordum. 


Örneğin, yolda yürürken görmesi, kokusunu alması, sesini duyması, kullanması, ayrılması, kavuşması, ezcümle hissetmesi gerekiyordu. Avrupa sokaklarını cazip kılan bu değil miydi? Yıllar öncesine ait mimarî yapılarını ilk günkü gibi koruyorlar ve şehri buna göre düzenliyorlar; ancak asla yok etmiyor ve o tarihle her gün yüzleşiyorlardı. Biz ise yaşam gailesiyle o kadar doluyduk ki hayatımızda bize sorumluluk yükleyecek her türlü bilgiden koşarak uzaklaşıyorduk. Bu yüzden medeniyetin kitaplardan okuduğumuz, ilkokulda Ayasofya Müzesi’nden başlamak ve Yerebatan Sarnıcı’nda sona ermek suretiyle düzenlenen bir okul gezisinde, sıkıştırılarak aktarılan süslü hikâyelerden ibaret olduğunu düşünmeye başlamıştım. 


Hem tarihî yarımadaya da sadece Ramazanlarda uğramaya başlamamış mıydık? “Osmanlı mutfağı” adı altında normalden iki kat fazla fiyat çekilen birtakım iftar menüleriyle karşılaşmıyor muyduk? Bayılıyorduk bu “Ottoman” pazarlama stratejisine. Ben de kendime engel olamıyor ve hemen ekran görüntüsü alıp yer imi ekleyerek gidilecekler listeme kaydediyordum. Çarpık kentleşmeyle birlikte daha da çarpıklaşan tahayyül dünyamızın, sahibi olduğumuz medeniyeti anlamak şöyle dursun, asfaltın sıcağında her geçen gün biraz daha buharlaşarak gökyüzüne karıştığını düşünüyordum. 


Her şeyin sebebi, bu çirkin taş yığınlarıydı işte! Çirkin yüksek yapılar bütün dengemizi bozmuş, insanî değerlerimizin yerini alan duyarsızlık iyice arsızlaşmış ve bu ömrün bize biçilen tek gömlek olduğunu unutarak gün dolduran bir avcı-toplayıcı güruhu hâline gelmiştik âdeta. Yeşil ışık yanar yanmaz kornaya basan, hayattaki en büyük derdi yazın gideceği beş yıldızlı oteldeki yemekler olan, sürekli koşturan ama hiçbir yere varamayan, kendini tanımayan, toplumu tanımayan, kural tanımayan…


Mesele tam olarak benim zannettiğim gibi değilmiş aslında! 


Şöyle ki… 


Geçtiğimiz ay kardeşimle Brugge üzerinden Almanya’ya geçtik. Niyetimiz, bizimkilerin yıllarca yaşadığı evi bulup, evdekilere sürpriz yapmak… Adrese ilişkin bildiğimiz tek şey ise şu iki kelime: “Fichtenstrasse 2, Dusseldorf”... 


Birkaç harita denemesinden sonra Fichtenstrasse 2’yi buluyoruz. Hem de oldukça rahat... Fotoğraflarını, videolarını çekiyoruz. Evdekileri görüntülü arayıp anılarını dinliyoruz ayaküstü. Hemen yan tarafta rengârenk bir sokak dikkatimizi çekiyor: “Kiefenstrasse”... Meğer punkçıların yaşadığı sokakmış. Onu da bizimkilerden öğreniyoruz. Derken yanımızdan punkçılar geçiyor. İrkiliyoruz ama rahatsız olmuyoruz. 


Dedemin tüm sıcak anılarına rağmen Dusseldorf, soğuk, buz gibi bir şehir…


Kocaman kocaman fabrikalardan kalan alanlarda mevzilenen evlerin arasında bir Starbucks bulup oturuyoruz. İngilizce parçalamaya henüz başlamışken, karşımızdaki kasiyer “Ben de Türk’üm” diyor. Yakasına baktığımda görüyorum; adı, “Betül”... Kızıl saçları var. Çok güzel bir genç kadın… Ama kahvemizi yanlış veriyor. Neyse ki yolumuz buna hayıflanamayacak kadar uzun da buna üzülmüyoruz. 


“Bir şehir nasıl bu kadar soğuk olabilir?” diye düşünüyorum. Meydanları bile, “İşçiler ihtiyaçlarını karşılayıp bir an evvel işinin başına dönsün” diyor sanki. En işlek caddesinde bile Avrupa’da görmeye alışkın olmadığımız bir garibanlık var. Yine de nizamlı…   


Biraz buruğuz. Sebebini bilmiyoruz…


Kahvelerimizi içip hemen yola çıkıyoruz. Hava kararmadan Köln’e geçmemiz lâzım. Köln’e gider gitmez Çikolata Müzesi’ne koşuyoruz. Ne de olsa yıllarca bu çikolataları dinledik, tadına da bakalım istiyoruz. Müze girişindeki kadın, öğrenci kimliklerimizi görmek istiyor. Almanya’da iletişim kurduğumuz ilk ve tek Alman, bu kadın! İnatla Almanca konuşuyor, İngilizce yanıtlıyoruz. İnatla sorun çıkarıyor, inatla açıklama yapıyoruz. Ve tabiri caizse sadece birkaç dakika kendimizi Türkiye’deki Suriyeliler gibi hissediyoruz. En nihayetinde bizden hoşlanmadığına ikna olup dalıyoruz müzeye…


Brugge’den sonra çok etkilemiyor bizi Köln. Yine de Hohenzollern Köprüsü’nden geçerken daha özgür hissediyoruz. Köprünün karşısına geçince artık İngilizceye de ihtiyacımız kalmıyor. Kulağımıza o meşhur Alamancı Türkçesi çalınmaya başlıyor. İngilizce sorduğumuz her sorunun cevabını Türkçe alıyoruz. Ne kadar kasiyer, satış görevlisi, garson varsa hepsinin Türk olması mutsuz ediyor bizi, ama sonra kocaman Türkçe bir avukat tabelası görünce mutlu oluyoruz. Makûs kaderini yenenler de var demek bu şehirde!


Avrupa şehirlerinde görmeye alıştığımız az katlı binaların ve engin yeşilliklerin arasında adının “Hanife” olduğuna yemin edebileceğim siyah yemenili, kahverengi basma etekli bir teyzeyle karşılaşıyoruz. Ve o andan itibaren yabancı gibi hissetmek şöyle dursun, âdeta Çorum’da gibiyiz. 


O zaman âşinâ olduğum medeniyeti haritadaki konumuyla ya da mimarisiyle sınırlandıramayacağımı, kıyafetleriyle, diliyle, tarihiyle, yemekleriyle ve nev’i şahsına münhasır özellikleriyle insanın gittiği her yere aslında tüm bunlarla birlikte gittiğini anlıyorum. Yani her gün gördüğümüz bu yüksek taş binaların engel olabileceği hiçbir şey yokmuş aslında. 


Âkif haklıymış meselâ... Her geçen gün “medeniyet” adı altında pompalanan bu yaşam tarzı, hakikaten tek dişi kalmış bir canavarmış. Beşer de şaşarmış. Ama Hanife Teyzelerin olduğu her yer sımsıcakmış…