1701 yılı itibariyle başlayan “Aryanik yüzyıllar” ve bu yüzyıllarla atbaşı yürüyen “Batı medeniyeti”, işi sıkı tutmak niyetindeydi. Bu nedenle “plânlama” diye bir argüman üretti ve başarının olmazsa olmazı anlamında bu aracı öne çıkardı.
Bundan böyle insanlar hayatlarını, devletler belirli dönemlerini ve medeniyetin sahipleri de zamanı plânlayacaklardı. Doğal olarak bu plânlamaların belli birer süreç içermesi gerekmekteydi. Yani bir gününü plânlayarak başlayacaklardı işe, sonra aylar, yıllar ve hayatın tamamını kapsayacak plânlar yaparak başarı peşinde koşacaklardı insanlar. Devletler ise beşer yıllık dönemlerinin yol haritasını çizeceklerdi her konuda, her sektörde ve her anlamda. Ardından istikbâli onar yıllık, ellişer yıllık, yüzer yıllık, hatta biner yıllık bölümlere ayırarak bir bakıma kehanet anlamında kendi kaderlerini yazacaklardı.
Bunun gibi, Batı medeniyetinin plân süreci de “yüzer yıl” olarak kararlaştırıldı. Bu nedenle 18, 19, 20 ve 21’inci yüzyıl da birbirinden bağımsız bölümler hâlinde var oldu dünyanın takviminde. Bu bölümler farklı enerjiler, farklı siyasetler ve farklı hayatlar üzerine bina edildi. Bu öyle bir bina etmeydi ki, bir yüzyıl, öteki yüzyıl ile taban tabana zıt sayılabilecek karakteristik özellikler taşıyordu.
İşin kötüsü, Arayanların derin medeniyet aklı, her yüzyılı bir büyük savaşla başlatıyor, bu savaşta eski yüzyılını yıkıyor ve yeni yüzyılının zeminini hazırlıyordu. Bu operasyon aralığı tam bir Katastrof aralığıydı. Ve plânlanan kaos, “25+25” olmak üzere elli yıla yayılıyordu. İstese de, istemese de elli yıllık karmaşa ve savaş yorgunluğu geçiren devletlerin “yeni yüzyıl siyaseti”ni yönlendirmek o kadar basit geliyordu ki sözünü ettiğimiz Aryanik akla, sarayların loş mahfillerinde uzun masalar etrafına birikerek haritalar çiziyorlardı.
Bu esnada eski devletleri yok sayıyor, yeni yeni devletler icat ediyor ve yeni devletlere yeni hukuk ve siyaset kalıpları giydiriyorlardı. Bir nevi devletlerin ve toplumların kaderlerini yazmaya soyunmuşlardı. Ve böylece 1701 yılından itibaren günümüze kadar yürüyegeldi plânlanmış, programlanmış ve formatlanmış yüzyıllar.
Şimdi 21’inci yüzyılın eşiğindeyiz. Bu yüzyıl, 1975 yılından itibaren başlayan ilk yirmi beş yılını, bir önceki asrı yani 20’nci yüzyılı yıkmak için harcadı. Kaos ve karmaşa içinde… 2000 yılından itibaren yeni asrın yani 21’inci yüzyılın kurulma çalışmaları devam ediyor. Bu, şu anlama geliyor: Karakteristik olarak henüz, 21’inci yüzyıl başlamış değil. Başlama tarihi “2025”…
Daha önce söylediğimiz gibi, Türkiye için bu tarih “2023”… Yani Cumhuriyet’in “yüzüncü kuruluş yıldönümü”...
21’inci yüzyılın eşiğinde yani 1975 yaklaşırken bir derin akıl, çöktü masasının başına ve ülkelerin kaderini yazmaya başladı. Kıtalar üzerinden hareketle dinleri ve inançları göz ardı etmeden, büyükten küçüğe doğru yazdı da yazdı. Sıra geldi Türkiye'ye… Yüzyıllık istikbâldeki Türkiye’nin biçimi hususunda bir soru sordu kendisine. Soru şöyleydi: “21’inci yüzyılda Türkiye'nin formatı ne olmalı?”
Türkiye'nin kaderi konusunda Türklerden habersiz olarak bu soru sorulduğunda, henüz 21'inci yüzyılın takviminin başlamasına yirmi beş sene vardı. Yani bizim deyimimizle “karakteristik yüzyıl”ın başlama takvimi ise elli yıl sonrasıydı. Yani çok zaman vardı daha…
Ama derin Matruşka aklı, her devlet için sorduğu bu suali elli yıl önceden sorarak cevabını veriyor ve aradaki elli yılda da sözü edilen devletin istenen noktaya gelmesi için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Yani “yapay kader plânları”nı adım adım hayatta geçiriyordu. Matruşka aklı Türkiye için bu soruyu sorduğunda, cevap olmak üzere önünde iki seçenek vardı: Neo-İslâmcılık ve neo-ulusalcılık… Bunlara “neo-pan-İslâmizm ve neo-pannasyonalizm ya da neo-pan-Türkizm” diyelim de mevzubahis aklın menşei ortaya çıksın.
Elbette bu aklın menşei derin Almanya değil, Almanya’daki derin Saksonya’ydı. Hatta onun da arkasında tüm “satanik adresler”in derin gücü vardı. Bu aklın dinamiğinin en temelinde, “Kutsal Yücelik” diye tarif edebileceğimiz bir “teosofik derinlik” yatmaktaydı. Buna “Almo-Frederickizm” diyelim. Ya da adını “Sakso-Frederickizm” koyalım. Böylece operasyon başladı.
Frederickist akıl, önce neo-pan-İslâmizmi sürdü arenaya. Hem de iki değil, üç koldan… Bunlar “siyâsî İslâmcılık”, “sûfî İslâmcılık” ve ilâveten de “Nursçu İslâmcılık” idi. Sonuncusu yedekte… 1960'lı yıllara kadar Türkiye ortamına hâkim olan Kemalizmin arkasından hortlatılan Marksizmin zirvesinde, ne olduysa oldu ve birdenbire İslâmcılık köpürtülmeye başlandı. Yıl, 1968 ve 1969…
Siyâsî İslâmcılık, Millî Nizamist çizgide yükseltildi. Nizamcı ekollerin siyâsî partilerinin üzerinden ortaya atılan “şeriat” kavramı, toplumun bir kısmının temel hayat belirleyeni hâline getirildi. Öyle ki, en ücra sokaklarda bile cübbeli sarıklı hâlleriyle “cihat” yapmakta olduğunu zanneden insan grupları dolaştırılmaya başladı. Bu manzara, 1969 ile 1997 aralığında siyasetin zirvesine tırmandırıldı. Ancak zirvede kalması mümkün değildi. Yani başarı yolculuğu buraya kadardı. Zira Frederikçi akıl, ona amaç olarak zirveye çıkmayı koymuş, lâkin zirvede oturmayı koymamıştı plânına. İşte bu nedenle siyâsî İslâmcılık bir günde yere çakıldı! Üzerinden tanklar geçti!
Bu arada şunu da kayda geçmiş olalım: 28 Şubat, sanıldığı gibi Amerikancı bir darbe değildi. Alman ekolünün işiydi. Hatta garip bir şekilde, 1997’nin Şubat’ında Almanya, kendi ekolüne karşı bir 10 yıl darbesi yaparak, kendi aklından ürettiği ve kendi fideliğinde büyüttüğü siyâsî İslâmcılığı bitirmişti. O günden bugüne siyâsî İslâmcılık, can çekişen küçük bir klan hâline mahkûm edilmiş durumda. Zaten bundan sonrası da yok!
Gelelim sûfî İslâmcılığa... Tabiî ki bu anlayış, Anadolu'nun derin tarihinde her zaman var oldu. Varoluşunu iki ana damar üzerinden yürüterek, Osmanlı döneminde de birbirinin can düşmanı olarak mücadele etti. Soralım: Niye?
Onların kültü de iki kutup üzerinden tarif ediliyordu temel derinliklerinde. İntisaplıları bilmese de, iki kutbu iki mübarek şahıs üzerinden okumaya çalışsalar da…
Temeldeki o kutuplar Babil ve Mısır ekolüydü hâddizâtında. Bu iki kadim ekolün sûfî İslâmcılık üzerinden yürüttüğü kavga, Sultan Yavuz zamanında makas değiştirdi ve bugünkü durumun zeminini böylece oluşturmuş oldu. Bugünkü zemin üzerinde yükselen sûfî İslâm kültü, her zaman Almanya'yla iç içe oldu. 21’inci yüzyıl itibarıyla sûfî İslâmcılık konusunda verilen karar, onu tarihî rolantisi içerisinde tutmak noktasındaydı. Bu nedenle hâlâ operasyon dışı ve bir yıl önce ifade ettiğimiz “metafizik yüzyıl”ın spritüalist/ruhçu anlayışını halka giydirmek üzere faaliyette.
Dönelim geriye… Erbakanist siyâsî İslâmcılığın üzerinden tanklar geçince, neo-pan-İslâmizme mensup “üçüncü ekol” olan “Nursçu İslâmcılık”tan bir parça kopartılarak Amerika'ya ya da CIA’ya ödünç verildi. Bu ödünç malzeme, daha sonra “Cemaat”, “Hizmet” ve “FETÖ” olarak devre devre yer etti ülke hayatında. Bu arada, ona giydirilen bir başka şapka da “ılımlı İslâmcılık” idi ve bu adla dünyaya tanıtıldı.
Ilımlı ekolün karanlık başarısı üzerine, ona CIA dışında kalan iki servis daha göz dikti. Yani süreç içerisinde hazır ve kullanılmaya teşne olan bu malzemeye Vatikan ile İsrail de talip oldu. Böylece üç merkez yani Amerika, Vatikan ve İsrail’in üç ayrı koldan yaptığı yatırım, bu anlayışı “sarmaşık aculluğu”nda çınarların gövdesinde alabildiğince büyüttü. CIA, 1999'da Fetöist ılımlı İslâmcılığın Amerikan kanadını gasp etti ve beynini Amerika'ya taşıdı. Bu arada, klanın birikmiş olan potansiyelini kışkırttı ve darbeci yaptı.
2016’dan beri adına “FETÖ” denen darbeci klan, bir huruç hareketiyle 15 Temmuz'da yaptığı darbeyle Türklerin ülkesine el koymak niyetindeydi. Lâkin bu klanın temel senaristi olan Alman ekolü derinliği, bu darbeye müsaade etmedi. Amerikan ekolü adına darbe yapmaya kalkışan Fetöistleri ihbar etti. Bu nedenle kalkışma akim kaldı. Ve ılımlı İslâm da kendi tanklarının altında tuz buz oldu. Sonuç: Siyasal İslâmcılık 28 Şubat'ta yapılan bir darbeyle bitirilmişti, “Nursçu İslâmcılığın Amerikancası” anlamındaki Fetöist İslâmcılık ise kendi darbesi ile çökertildi. Çünkü Türkiye’de onun da zirveye tırmanması ama orada kalmaması amaçlanmıştı. Yani her şey neo-Frederikçi derinliğin senaryosu doğrultusunda hayata geçirildi.
15 Temmuz’la birlikte sûfî İslâmcılık, ılımlı İslâmcılığın başarısızlığından etkilendi ve hayatî bir yara aldı. Bu da plânın bir parçasıydı ve derin plânlamanın gereği olarak sûfîlerin idealleri, cemadatlarıyla sınırlandırıldı.
Neo-pan-İslâmizm cephesinde nihaî durum şöyle: Üç İslâmcılık ekolü oluşturan neo-Sakso-Frederickist akıl, yaptığı üç operasyonla İslâmist akımların üç damarını da geçersiz kıldı. Çünkü 21’inci yüzyılda, Türkiye'de İslâm temelli bir düzen, amaçlanan Türkiye formatı değildi. Ve “Bertaraf edildiler!” demeyelim, fakat ikincil ve hatta üçüncül duruma düşürülmüş hâldeler; “icap ettiğinde kullanılmak üzere yedekte tutulmak” da diyebiliriz bu duruma.
Hangisi?
Bu durumda elde kaldı neo-nasyonalizm… Yani yeni ulusalcılık… Anlaşılan o ki, neo-Sakso-Frederick aklının amacı, 21’inci yüzyılda Türkiye'yi “ulusalcı format”ta ya da iki “ulusalcı siyâsî kamp” üzerinden ve başkanlık sistemi ile yönetmek olarak anlaşılmakta.
Geldiğimiz yıl olan 2018 itibariyle sözünü ettiğimiz hedef doğrultusunda format, çekilmekte olan Türkiye resmine bakınca Sakso-Alman aklı, yeni yüzyıl Türk plânını başarmış görünüyor. Elde siyasetin ulusalcılığı var, inançta ise Fetöizmin kışkırtıcılığı hâlâ meri... Uzunca bir süreden beri söz ediyoruz ya, “Artık Fetullahcılık iki damarda akmakta. Bunlardan biri Amerikan ekolü Feto, diğeri de Alman ekolü Feto” diye, işte bu Alman ekolü Feto, söz konusu ulusalcı siyaset ekollerinin rengini başkalaştıracak katalizör olmak üzere hazırlanmakta.
Yeni Türk siyasetinde bina edilen her iki ulusalcı zemine yerleştirilmesi amaçlanan “binbir yüzlü Fetöist potansiyel”, siyasetten çok Anadolu halkının inancı üzerinden yapılacak gnostik operasyonun koçbaşlığını yapmaya devam edecek gibi görünüyor. Hem de sinsi bir şekilde...
Yani dinî inancı her ne olursa olsun, tüm insanlık gibi bir kısım Türk insanı da “metafizik yüzyıl”ın şeytanlaştırıcı satanist inancına evrilmek üzere hazırlanırken, bu operasyonda Fetöizmin takiyyeciliği, kışkırtıcı bir katalizör görevi görmeye devam edecek galiba. Diğer kısım halkın inanç ameliyatında ise, yukarıda söylendiği gibi sûfî İslâmcılık, kendi mecrasında akmaya devam ediyor. Yok mu bu gidişata “Dur!” diyecek bir babayiğit?
Sakso-Almanist plânın başarılarında olan neo-ulusalcılık ise ülkeyi saklı ve Cermenist ya da İndo-Cermenist bir genetik operasyonunun dosyasını koltuğunun altına almış olduğu hâlde idare etmeye hazırlanıyor. Ancak dünyada siyaset, her zaman Aryanik medeniyetin plânları ve programlarının dediği gibi yürümüyor. Veya artık yürümeyecek olduğuna adımız gibi eminiz!



