KOMŞU İran, Asya ülkeleri, hatta dünyada köklü geleneklere sahip devletlerin başındadır. Hayli uzun bir tarihin sahibi İran, dili, kültürü ve özellikle katı gelenekçiliği ile ayakta duran bir devlettir.
İran ve Türkiye komşuluk ilişkileri, tarihin derinliklerine uzanmaktadır. Özellikle Yavuz Sultan Selim ile Safevî Devleti’nin kurucusu ve ilk hükümdarı Şah İsmail’i Çaldıran’da (23 Ağustos 1514) kesin mağlup etmesinden beri Türkiye karşıtı devlet politikasını İran ustaca yürütmektedir. Çaldıran Muharebesi, Acem tarihi için bir dönüm noktası, aynı zamanda Türkiye ilişkilerinde önemli kilometre taşlarından biridir.
İran’daki Şia fikrinin temel niteliklerinden olan “takiyye”, Türkiye-İran ilişkilerinde önemli bir göstergedir. Tekdüze değil, ikili ilişkiler hep zikzaklı sürmüştür. İran Şahı Rıza’nın, Mustafa Kemal’in daveti ile gerçekleşen ziyareti, bir istisna ve önemli gelişmedir.*
İmam Humeyni, uzun yıllara dayanan “şahlık” sistemini halkın desteğini arkasına alarak 1979’da yıkmış, yerine kendi ifadesi ile “İslâmî” bir rejim tesis etmiştir. Humeyni rejiminin ne kadar “İslâmî” olduğu tartışmalıdır. Ters yüz edilmiş bazı tarihî olayların temelleri üzerine tesis edilen “bâtıl” bir düşünceden yola çıkarak üretilen “Şia”, hem Kur’ân, hem İslâm’ın en önemli ikinci temeli “Sünnet” ile ters düşmekte ve çatışmaktadır. “İmamet” ve “Hilâfet” tartışmaları bunların başındadır. İran Şia’sı, “Ehl-i Sünnet”i öncelikli düşman olarak görmekte ve bu düşmanlık üzerine politikalar üretmektedir.
Mezhebî taassup üzerine tesis edilen İran İslâm Devrimi, özellikle İslâm coğrafyasına rejim ihracı hedefindedir.
İslâm medeniyetinin en önemli merkezlerinden Irak’ın başkenti Bağdat bir Sünnî medeniyet şehri iken, bugün Bağdat’ta insanlar “Sünnîyim” deme cesaretini gösterememektedir. Irak’ın içine düştüğü çıkmaz, inkârı mümkün olmayacak kadar açık ve net İran rejimi eseridir ve özden uzak tutulmaması gereken bir gerçektir.
Suriye ve Suriyelilerin içine düştüğü acıklı durumun sorumlusu görünüşte ABD olsa bile, perde arkasında İran yönetimidir.
Yemen’de akan kanların sorumlusu İran rejimidir. Gerek Humeyni ve gerekse takip eden yıllarda rejim, İran halkını asla memnun etmemiştir. Başka bir deyimle İranlı, Şahlık döneminde mutsuz ve yarınından endişeliyse, yeni dönemde de o kadar bahtsız ve geleceğinden ümitsizdir. Sistem hem içte, hem dışta “takiyye” yapmıştır.
İran'da son günlerde yaşanan rejim karşıtı gösteriler ve sokak olaylarına ilişkin İran’ın önemli Sünnî âlimlerinden İsmailzehi, basına yaptığı (6 Ocak 2018) yazılı açıklamada, “Devlet ve hükûmet yetkilileri, halkın gösteri ve itirazlarını dikkate alarak bu şikâyetlere kulak vermeli. Dinî ve anayasal özgürlükler çerçevesinde halka ifade özgürlüğü hakkı tanınmalı ve topluma uygulanan baskılar hafifletilmeli” ifadesini kullanmaktadır.
Sistan ve Belucistan'da işsizlik ve yoksulluğun hâd safhada olduğunu belirten İsmailzehi, “Halk bir taraftan gelir sıkıntısı yaşarken, diğer taraftan hayat pahalılığı ve ekonomik sorunlarla boğuşuyor. Yetkililer bu sorunları görmeli ve her şartta halkın yanında yer almalı, halkın sıkıntılarına çözüm bulabilmek için onların dertleriyle hemdert olmalı. Sünnî toplum kırk yıldır kendilerine uygulanan ayrımcılığın son bulmasını istiyor. Örneğin büyük bir kentte küçük bir cami başvurusunun ısrarlı takip ve yazışmalarımıza rağmen dikkate alınmaması üzücü bir durum! Maalesef bazı kentlerde Sünnîlere yönelik baskılar devam ediyor ve mescitler kapanıyor” dedi.
İran ve İran olaylarını değerlendirirken, Sünnî Müslümanlar bu sese, daha doğrusu bu feryâda kulak vermek zorunda.
Başta “Rehber” unvanına sahip Ali Hamaney olmak üzere rejime karşı gelişen son toplumsal hâdiseler sürpriz değildir. Otoriter rejim, olayları şimdilik bastırmıştır. Şahlık rejiminin rüşvet, irtikâp ve hırsızlıkları yeni dönemde devam etmiştir. İran mollaları atın önüne et, itin önüne ot koymuşlardır. Bundan da İran halkı memnun olmamıştır.
Bu satırların okunduğu günlerde henüz sonuçlanmamış olayları nasıl değerlendirmek gerekir? Bazı basın yayın mensupları, İran olaylarını birkaç yıl önce cereyan eden ve dış destekli “Gezi” hâdiselerine benzetmektedirler. O dönemde çok yetkili bir ağızdan dinlediğim bir cümleyi paylaşmak isterim: “Biz kriz çöze çöze iktidar olduk. Şimdi ise kriz gelmeden çözüyoruz.”
Son derece önemli bir tespit bu! Türkiye’de deneyimli bir lider bulunmaktadır. Toplumsal olaylar, krizler karşısında çözüm üretecek güçlü beyinlere ihtiyaç duyarlar. Dönemin mollalarında bu özelliklerin olacağına ihtimâl vermiyorum.
İran olayları nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, bir gerçek asla göz ardı edilmemelidir: İran, Yemen’de, Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da Pakistan’da ektiklerini biçmektedir. Şayet son on beş yıl süresince Türkiye’de güçlü bir iktidar olmasaydı, İran, Türkiye’yi Irak veya Suriye’nin durumuna sürüklemekte hiç tereddüt etmeyecekti. Çünkü Şia, kendisine karşı en güçlü engel olarak “Ehl-i Sünnet’in kalesi” olarak Türkiye’yi görmektedir.
Televizyonlarda Şia yanlısı şom ağızlarıyla Sünnet’e, özellikle Hazreti Peygamber’e yapılan saldırılar kendiliğinden tezahür etmemiştir. İran yönetimi, rejim ihracını hedeflerken, emperyalizmin amacına hizmet etmektedir. Bir taraftan Siyonizm ve ABD, öbür yandan Haçlıların çanağına Müslüman kanı akıtarak hizmet etmektedir.
Sonuç olarak, Türkiye ile İran karşı karşıya geldiğinde hepimiz Türkiye’yiz ve bir bütünüz. Ama bugün İran’ın içine düştüğü kriz ve çöküşte ABD ve Yahudi parmağı/plânı varsa, İran’ın yanında olmaktan başka seçenek bulunmamaktadır.
Devletlerarası ilişkilerde “mütekabiliyet”, temel ilkedir. İran ilişkilerinde Türkiye, sürekli İran’ın menfaatlerini gözetmiştir. ABD ambargosuna karşı net bir biçimde İran’ın yanında yer almıştır. Ama aynı fedakârlığı ve basireti İran yönetimi göstermemiştir. Son toplumsal olaylar karşısında Türkiye’nin İran yönetiminin yanında yer alması, olayların içinde parmağı bulunan ABD ve Yahudilerle aynı seviyede olmadığını, dost bir komşu olduğunu bir kez daha göstermiştir.
* On Yıl Savaş ve Sonrası, Fahrettin Altay, Rıza Şah’a mihmandarlık yaparken gördüklerini yazmaktadır.



