Kalpsiz akıl

Endişelendim. Ardından içimde aradım o özü. Ülkeme baktım. “Vicdanın sesidir Türkiye” denilmesinin sebebini anlıyordum. Sınır kapılarında ayaklarına çelme takılan mülteciyi gördüğümde, sınır dışı operasyonu sırasında askerlerimizi karşılayan çocukların sevincinde, Filistin'e gittiğimde, Ebrar'ın evinde asılı olan Erdoğan fotoğrafını ve Türk bayrağını gördüğümde anlıyordum.

LÜGATTEN bir kelime seçiyorum: “Vicdan”... Kişinin davranışlarıyla ilgili bir yargıda bulunmaya yönlendiren, sorgusunu sağlayan, insanın ahlâkî ve imanî değerleri ile doğruyu ve iyiyi yapma yükümünü yükleyen içsel güç… 


Bediüzzaman Said-i Nursî diyor ki vicdan üzerine, “Sen kendi mahiyetine bak ki, senin lâtifelerin içinde öyle bir lâtife var ki, ebedden ve Ebedî Zâttan başkasına razı olamaz. O’ndan başkasına teveccüh edemez. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve lâtifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîm’in emrine muti olan o sultanına itaat et, kurtul”. 


İçimizdeki “sultan”, vicdanımız imiş. Bize rehber olup yol gösterir,  bizi yargılar ve denetler. Kimsenin soramayacağı soruları sorar. Bir muhakemedir vicdan. İnsan ruhunun idrak ile bağının olduğunu, saygıdeğer olduğunu, yapılan davranışların yanlış adım atıldığı anda kendisini acımasızca sorguladığını ve yargıladığını biliriz. İnsanların yargılarından kaçmayı başarsak bile, ruhumuzun terazisi olan vicdanımızın verdiği kınamadan ve vicdan azabından kurtulmamız asla mümkün olmaz. Bizler her ne kadar adaletsizlik içerisinde olursak olalım, içimizdeki “vicdan” denilen öz, doğruluk makâmının sahibidir.

“Vicdan” kelimesinin bir ülkeyle anılmasına şahitlik ediyorum. Bu ülke, şimdi kavgayı sırtlanışıyla koşar adım yazgısına yetişiyor! Yazgısı, mücadelelerle örülü… Gözyaşlarının ve mânânın merkezinde, dünya siyaseti üzerinde kaideyi bozan bir istisna… Kimileri sınırlarına duvar örerken, mazlumların gönlüne köprü kuran, umut edilen, beklenen: Türkiye…

Geçenlerde sosyal medya üzerinde bir yazı okudum; mültecilerle ilgiliydi. Kindar bir kalemin yazdığı bu yazıda, gündemde olan Gazze hakkında yorumlar yapılmıştı. Dünyanın neresinde bir zulüm olsa sesini çıkartan ve adil olmayı siyâsî çıkarların üstünde tutan devletimizin zulme uğrayan bu coğrafyalarla ile ilgili tutumunu eleştiriyordu. “Çok meraklıysanız yallah Filistin'e!”, “Suriyelileri bu ülkeden def edeceğiz!” gibi ifadeleri okuduğumda kendimi sarsılmış hissettim. Bunun üzerine, “Bu söylemlerin kaynağı nedir, nedir eksik olan?” diye kara kara düşünmeye başladım. İşin sırrı olan anahtar kelimeyi sözlükten buldum: “Vicdan”… 


Endişelendim. Ardından içimde aradım o özü. Ülkeme baktım. “Vicdanın sesidir Türkiye” denilmesinin sebebini anlıyordum. Sınır kapılarında ayaklarına çelme takılan mülteciyi gördüğümde, sınır dışı operasyonu sırasında askerlerimizi karşılayan çocukların sevincinde, Filistin'e gittiğimde, Ebrar'ın evinde asılı olan Erdoğan fotoğrafını ve Türk bayrağını gördüğümde anlıyordum. Suriye'de, Filistin'de, Somali'de, Bangladeş'te, Arakan'da ve nice diyarda dualarla anılan, yazgısına koşar adım yetişmeye çalışan Türkiye, vicdanın sesiydi.  


Toprağımızın hududu olsa da bizde mazluma kol kanat germenin, merhametin hududu yoktu! Bizi onlar anlayamıyor ve acımasızca hüküm veriyorlardı. 


İmanınızın olmadığını, dünya adına öğrenilmiş öğretilerinizin bile olmadığını, adaleti hiç duymadığınızı, merhamete tanık olmadığınızı varsayarsak, vicdanınız var ey Batı ve yandaşları! Vicdanınıza sorun yaptıklarınızı! Çünkü vicdan, sultanınızdır. Ve o sultan, Allah'ın emrindedir. Sonra söyleyin ve eyleyin. Aksi takdirde, yok saydığınız fakat hak olan o günde, hakkında hüküm verdiğiniz tüm o mazlumlar sizinle çetin bir savaşa girecekler.


Son söz olarak, tekrarlamaktan keyif aldığım birkaç cümleyle yazımı sonlandırıyorum: “Bu çağda yaşadığım her dakika, farklı bir acıyı yendiğimi düşünüyorum. Yaşamak, onurlu bir mücadele! Yaşamaktan daha onurlu bir şey varsa, o da yaşatmaktır. Dilerim bütün şehirler ve çocuklar yaşar ve ben ölürüm. Bundan daha onurlu ne olabilir ki?”