İran’ın “baharı” mı, “Gezi”si mi?

Zamanında birçok âlimin Muhammed Mehdî’nin hayâlî bir kişilik olduğunu ileri sürdüğünü, bazı çağdaş Şiî âlimlerinin de bu düşünceyi Şia kelâmcılarının icat ettiğini belirttiklerini söylemek istiyoruz. Meselenin varıp İran Zerdüştlüğünün “Saoşyant Mesiyanizmi”ne dayandığını biliyoruz zaten. O Saoşyantizmin de Babil Sürgünü esnasında Musevîliğe sızdığı ayrı bir detay…

2018’le birlikte ateş alan İran’da neler oluyor? Beyaz Saray’daki “sarışın adam” ne ediyor, acaba İran Devleti’nin bir türlü başlatamadığı “mezhep savaşı”nın intikamını mı alıyor ülke halkından? Yani Aryanların diyarı, kendisine onca boş alan bırakılmışken beklenen Şii hamlesini yapamamanın hesabını kanı ve canıyla mı ödemenin arefesinde? Yoksa bir başka açıdan, Suudilere ve de BAE’ye yem mi atıyor “Sünnî cephe tamam, Şii cephenin acizliği ya da korkaklığını görüyorsunuz, öyleyse daha ne duruyorsunuz? Girin tarihî düşmanınız Farisîlerin yumuşak karnından!” der gibi? Doğrusu işin sonunu fakir de merakla bekliyor. 


Hüccetiye nedir?


Daha önce yazdığımız “İki İran” ve İran konusunu içeren birkaç makalede de söz ettiğimiz gibi, her ne zaman bu ülkenin adı geçse ve konusu açılsa, aklımıza Hüccetiye ve Şuubiye teşkilâtlarının geldiğini biliyorsunuz. Önce asıl söylenişiyle “Encümen-i Hüccetiye” konusuna bakalım… 


Bir süre sonra Encümen-i Hüccetiye, Encümen-i İmam-ı Zaman’a dönüştü. Başlangıçtan beri fiilen var olan İmam-ı Zaman yani Mehdi’nin dönüşü inancına göre kurulu teşkilât, 1955’te Meşhed kentinde Bahailere karşı mücadele amacıyla organize edildi ve kısa bir süre sonra Mesiyanik bir karaktere büründü. Mehdi inancıyla bir tür Armageddon fikrini takip etmeye başladı. Bu takip Hüccetçileri, dünyanın daha karanlık bir yer hâline gelmesinin, Mehdi’nin inmesini hızlandıracağı fikrine varıp dayandırdı. Denildiğine göre günümüzde, İran’ın eski Cumhurbaşkanlarından Ahmedinejad'ın bir akrabasının idare ettiği Encümen-i Hüccetiye, “İsnaaşeriyye” de denilen İran Şiasının resmî mezhebi olan İmamiyye’den neşet eden bir Mesiyanik fikir ve onun altmış yılı aşan resmî bir teşekkülü olarak bilinmekte. 


Yüzyıllara uzanan Hüccet inancına göre, Ehl-i Beyt’e mensup olan ve hâlen adı bilinmez bir çöldeki mağarasında Gaybubet-i Kübra’sını yaşamakta olan 12’nci İmam Muhammed Muntazır, kıyamete yakın bir zamanda ve icap ettiğinde çıkıp gelecek ve dünyadaki zulûmata son verecek, dünyaya Şii imanını hâkim kılacak. İddia bu! Peki, Muhammed Muntazır kim? 


11’inci İmam Hasan el-Askerî’nin ardından Şiiler, İmamet’in kimin üzerinden süreceği hususunda çeşitli gruplara ayrıldılar. Sayılarının 11, 14, 15 ve 20 olduğu kaynaklarda yazılan bu grupların her birinin beklediği “Mehdi”nin başka başka olduğunu belirtelim. İşte bunlardan, “11’inci İmam Askerî, kendisine halef olarak bir erkek çocuk bırakmış olup, imamlık onunla devam edecektir” diyenlerin beklediği Mehdi, küçük Muhammed Muntazır’dı. Onu bekleyenlerin teşkilâtının adı da yıllar sonra “Encümen-i Hüccetiye” olarak belirlendi. Süreç içinde bu teşkilâta temel teşkil eden görüş ya da Mehdi adayı, diğer adayların yerini alarak İmamiyye mezhebinin inanç ayaklarından birini tanzim etti. Bu mezhep de bir zaman sonra İran Devleti’nin sahibi hâline geldi. Böylece hâlen hayatta olduğuna inanılan Muhammed Muntazır, beklenen “resmî Mehdi” makâmına oturtuldu. 


Bir rivayete göre 869 yılında, Irak’ın Samarra şehrinde, Bizans İmparatoru’nun torunlarından olan “Nercis” isimli anneden doğan Muntazar, çocuk yaşında ortalıktan kayboldu ve dönüşü, hasretle beklenmeye başladı. Öyle ki, zamanında onu bekleyenler, kaybolduğu şehir kapısının önüne her sabah, koşumlu bir at çekip akşama kadar orada durup ufukları gözlediler. Ancak beklenen Mehdi hiçbir zaman gelmedi. Buna rağmen “Mehdi’yi bekleme inancı” erozyona uğramadan, hatta artarak ve yeniden biçimselleştirilerek devam etti. İddia o ki, aradan yüzyıllar geçti ve Hüccetiye inancına göre günümüzde Muhammet Muntazar, “beklenen Mehdi” olarak geri döndü ve ortaya çıkmak için gün saymakta. 

 

Bu dönüş için yeryüzünde birtakım alâmetlerin/belirtilerin oluşacağı düşüncesi de Mehdi inancının bir parçası olarak imandaki yerini korumaktaydı. İslâm âleminde genel olarak inanılan kıyamet alâmetlerine benzeyen bu belirtilerden en dikkat çekeni, Mehdi'nin dönüşüne yakın bir dilimde “Süfyanî” denilen bir zalimin ortaya çıkması ve adamlarıyla birlikte Mekke ile Medine arasında yere batması şeklindeki alâmetler bu dizinde yer alıyordu. Zaten Süfyanî’nin ortaya çıkmasıyla birlikte Muntazar, gaybetten çıkarak görünür olacaktı. Ve akabinde, Bedir Savaşı’ndaki Müslümanların sayısınca insan (yani üç yüz on üç kişi) Kâbe önünde kendisine biat edecek diye inanılmaktaydı. Oysa son cümledeki “Kâbe önünde” ifadesine rağmen Mehdi'nin, İran'ın Kum kentinde ortaya çıkacağı da Şii inancın bir parçası... 


Bu faslı tamamlamadan önce şu hususu da bu araya eklemenin yararlı olacağı kanaatindeyiz: Zamanında birçok âlimin Muhammed Mehdî’nin hayâlî bir kişilik olduğunu ileri sürdüğünü, bazı çağdaş Şiî âlimlerinin de bu düşünceyi Şia kelâmcılarının icat ettiğini belirttiklerini söylemek istiyoruz. Meselenin varıp İran Zerdüştlüğünün “Saoşyant Mesiyanizmi”ne dayandığını biliyoruz zaten. O Saoşyantizmin de Babil Sürgünü esnasında Musevîliğe sızdığı ayrı bir detay… 


Mehdiyanik inancın bir parçası olarak şunu da dâhil edelim konuya: Mehdi inancı, bağlıları tarafından iki şekilde algılanmakta. Mehdi'nin çıkışı için gerekli olacak dünyanın olabildiğince bozulması ve günaha batması öngörüsünden hareketle, inancın birinci taraftarları, Mehdi'nin gelmesi için bu şartın tetiklenmesi ve dünyanın kaosa ulaşmasının kolaylaştırılmasının gerektiğine inanmaktalar. Diğer kısım da bu anlayışın tam tersi olarak kötülükle savaşılmasının ve Mehdi geldiğinde onun işinin kolaylaştırılmasının zaruretine inanmaktalar. 


Deyiniz lütfen, yukarıdaki anlayışın birincisi size neyi hatırlatıyor? Elbette Mesih'in gelmesini bekleyen Yahudilerin ve Hıristiyan Evangelist Siyonistlerinin düşüncesini, değil mi? Tabiî burada, “beklenen kurtarıcı”nın gelmesini çabuklaştırmak için olabildiğince dünyanın kötüleşmesini körüklemenin gereğine inanan iki sapkın inanca işaret ediyoruz “Yahudilik ve Evangelizm düşüncesi” derken. Tıpkı Şii Hüccetizmi misâli… 


Bu parselde görünen o ki, birbirine karşı gibi duran bu üç inanç, aynı amaçta birleşmiş durumda. O amaç da darb-ı mesel hâline gelmiş olan ifadeyle “Tanrı’yı kıyamete zorlamak”… Yani bugünlerde yapılan iş bu! 


Soralım o hâlde: “Kim zorluyor Tanrı’yı kıyamete?” İran sokaklarını ateş çemberine döndüren dış güçler mi? Yoksa İran’ın içine saklanmış ya da sızmış olan bir başka Armageddoncu anlayış mı? Galiba her ikisi de el ele vermiş durumda… 


Süfyanî zuhur etti mi?


Yukarıda, “Süfyanî denilen bir zalimin ortaya çıkması ve adamlarıyla birlikte Mekke ile Medine arasında yere batması” şeklinde kendini gösterecek bir alâmetten söz edilmişti. Dememiz o ki, 2017'nin son aylarında, Suudi Arabistan'da yaşanan saray içi darbeleri ve o darbelerden sonra şekillenerek Suudi tahtına hâkim “Yahudi dostu ve Amerikan müttefiki” şeklinde kendisini gösteren resim ile Hicaz bölgesinde inşâ edilmesi düşünülen “seküler Neomiya bölgesi” görüntüsünün, Hüccetçiler tarafından “Süfyanizm”in ortaya çıktığı şeklinde algılandığı anlaşılmakta. Bu durumda geldiği ve bir süreden beri gün saydığı iddia edilen Mehdi'nin ortaya çıkması elzem olmakta. Fakat bunun için de son bir kargaşaya ihtiyaç duyulmakta. İşte bu kargaşa için Hüccetçiler, olayı kendileri gibi ama karşı taraftan düşünen Yahudi ve Siyonist Hıristiyan Evangelist kıyametçi ekolden yardım istemiş olabilirler mi? Evet, neden istemesinler ki? Ortaya dökülen karmaşanın destekçisi olarak İsrail'in ve belli bir süreden beri Evangelist Neo-Con globalistleriyle ortak hareket eden Trump Amerika'sının açık beyanatları, böyle bir işbirliğine işaret ediyor olabilir. 


Şuubiye nedir?


Şimdi geçelim Şuubiye meselesine… 


“Halife Hazreti Ömer devrinin Sasani İmparatorluğu, Müslüman Arap komutanların sevk ve idare ettiği ordular tarafından kısa bir sürede çökertilmiş ve ülke ilhak edilmişti. Bunun üzerine Sasani Kisrası Yezdigert, hanedanlık mensuplarını yedeğine alıp komşusu ve akrabası olan Türk illerine kaçtı” diyor tarihçiler. Ve düşük Şah orada, “Şuubiye” adı verilen gizli bir örgüt oluşturdu. 


“Şuubiye” adlı bu tarihî örgüt, Sasani Hanedanının ve Mecusî inancının intikamını İslâm İmparatorluğu'ndan ve Müslümanlardan almaya yemin etmiş olan Sasani prenslerinin idare ettiği geniş bir teşkilât olarak ortaya çıktı. O günden bugüne varlığını koruduğu bilinen Şuubiye, İran'ın hem siyâsî, hem de dinî idaresinde her daim var oldu. Ve her fırsatı değerlendirerek, yeminine sadık kalmanın bir yolunu bulmaya çalıştı. Bu hususta İslâm’ın ve Müslümanların karşısında yer tutan herkesle ittifak kurdu, ortaklık yaptı. Ve müttefiklerinin yardımını aldı. Bu dün de böyleydi, bugün de böyle. Kripto Şuubistler her zaman işbaşında! 


Tabiî ki yüzlerce yıl sonra Farisî illerindeki Türk hanedanlarının çökertildiği Biirnci Dünya Savaşı'nın sonunda ortaya çıkan Pehlevî idaresi de bu “yeminliler”in içinde bulunduğu bir organizasyon olarak işaretlenmekten azade değil. 1918 ile 1979 aralığında Tahran tahtını işgal eden de onlardı. “Ya ondan sonra sırası gelen Humeyniyan idarenin muhteviyatını nasıl tarif etmek gerekir?” diye bir soru soralım. Ama cevaptan önce, bu araya bir bölüm daha girmek niyetindeyiz… 


İki önemli soru


Yakın dostlarımızdan biriyle aramızda, güncel konuya dair bir konuşma geçti. Dostum şöyle başlattı konuyu: “Artık 2018’deyiz ve yeni yılın ilk günlerinde İran ateş aldı, yanıyor. Buna ‘İran Baharı’ mı, yoksa ‘İran Gezi’si’ mi demek hususunda kuşkuya kapılmış durumdayım. Yani ‘Olayların arkasında kim var?’ sorusu, görüş mesafesini tutacak kadar muğlak…” 


Fakir, bu flu görüntü içerisinde İran tarihine daldığı ve çok uzakları düşünmek zorunda kaldığı bir sırada, çok uzaklardan bir sual daha geldi: "Şuubiye'ye dair yazdığınız makaleyi tekrar tekrar okumakta ve anlamlandırmaya çalışmaktayım. Milâdi 750 yılı, bence başlı başına bir milât! O çağda birileri Emevî Hanedanını yerle bir ederken, Ortaçağ Avrupası’nda da Merovenjli Charles de Martel, askerî bir saray darbesiyle Karolenj’in iktidara gelmesini sağladı. Acaba bu ikisi, Şuubiye’nin işi olabilir mi?”

Kanaatimizi izah edelim… 


Şuubiye yeminlilerinin tek amacı, İslâm'ı ve İslâm İmparatorluğu’nu İran'dan süpürüp çıkarmak ve Mecusîlik ile kendi hanedanlıkları anlamındali Sasaniliği tekrar işler hâle getirmekti. Yani Sasani kalıntıları, o sırada dünyaya nizam verecek hâlde değildi. Fakat yine de eklemeliyiz ki, bazı tarihçilere göre Şuubiye elçileri, "Aryanik kökdaşlık" nedeniyle Batı Avrupa Aryaniklerinin oralarda mukim hanedanlarıyla ilişki kurmuş olmaları muhtemel. Ancak ilk elde bu ilişki, Avrupa politikasını yönlendirmek amacına matuf olamaz zannımızca. 


Sabık Sasani Hanedanı elçileri (ki bunlar prens olmasa bile hanedana mensup soylu diplomatlar olmalıydı), kökdaşlarından, medeniyetlerini silip süpüren Arap Müslümanlara karşı yardım istemek için oralardaydılar. Bu talep, Merovenjlerden karşılanabilirdi. Çünkü o zamanki Frank Hanedanlığı anlamında Merovenjler, Güneybatı Avrupa'ya hâkimdiler. Bununla birlikte, kıtada saygın oldukları da söylenebilir. Fakat Merovenjlerin elleri, İran'a uzanacak kadar değildi. Ya da buna istekli olacaklarını sanmadığımızı söyleyelim. Zira bu esnada kıta kaynıyor, Lombartlar ve Vizigotlar, İtalya ve İspanya'da düzeni altüst ediyorlardı. Aynı anda Alman bölgesindeki kaba saba Cermenlerin vahşi dinamiğini saymıyorum bile. Kanaatim o ki, Sasanik soylu elçiler, istediklerini elde edemediler ve buna rağmen oralarda kaldılar. 


Bir süre sonra Merovenj sarayında, eğer yanlış hatırlamıyorsam, Pepinlerin iç darbesi yaşandı. Pepinlerle Sasani elçilerinin bir ilişkisi olduğu muhakkak; ancak darbe konusunda bir kışkırtmalarının olup olmadığı konusunda bir bilgi yok. Fakat kısa bir süre sonra iktidarın Pepinlerden Cermo-Frank soylu kuzey dükalıklardan biri olan Karolenjlere geçtiği bilinmekte. Yani ünlü Şarlman ve hanedanlığına... 


Eğer Şuubiye elçileri bu darbede Pepinlere yardım etmişse, onların ardı sıra gelen Karolenjlerle iyi bağlar kurmalıydılar. Lâkin daha sonra Şarlman'ın ilişki kurduğu Ortadoğulu hanedan, Abbasîler olarak karşımıza çıkmakta. Daha doğrusu, Abbasî Halifesi Harun Reşid'in Şarlman'a elçi gönderdiği vaki... Hediye olarak da bir çalar saat... Neye karşı peki? Galiba Endülüs Emevîlerine karşı verdiği başarılı mücadeleye karşı olmalı. Her şeye rağmen Şuubiye ile Küçük Kıta’daki hanedanlıkların diplomatik ilişkisinin sürdüğü tahmini yapılmakta. Belki bu arada birtakım evlilikler de hayata geçirilmiş olabilir.  


Bu cevabı kendisine de aktardığım dostum şöyle demişti: “Ben İran olaylarının arkasında Cermo-Mecusiyan bir ittifak olduğu kanaatindeyim. Yani düalist politeizm perde arkasında…”

Hanedanın gizli ağı


Aslıda biz de işin bir diğer ucunda Avrupa’nın izlerini sezmekteyiz. Eğer olayların arkasında ABD varsa, olan bitende Şuubiye’nin kışkırtıcı izini bulmak mümkün. Eğer olaylar Almanya bağlantılıysa şunu sormalıyız: İki Almanya’dan hangisi? Saksonya ekolü mü, Bavyera ekolü mü? 


Her ikisinin de İran'la olan ilişkisinden hareketle ayrı ayrı anlamlarda ve başka adlar konularak bir ilişki kurmak mümkün. Sonuçta fakir de İran olaylarının arkasında nispî de olsa Cermo-Mecusiyan bir ittifak olduğu kanaatine katılıyorum. Çünkü Şuubiye, zaten Mecusî inancına sahip bir yeminliler grubuydu. Ve en önemlisi, yakında iç yüzünü açıklayacağımız “Bavyera Aydınlanmışları” olarak bilinen Ezoterik Alman teosofisinin ilk adının “Pers Tarikatı”, hatta “Ateş Tarikatı” olarak belirtildiğini de biliyoruz. 


Son İran olaylarındaki “Cermo unsuru” tahminine gelince... 


ABD'nin arkasına sığınan temel güç olarak her zaman ve her yerde mevzubahis unsurun bir parçası mutlaka vardır. Meselâ Trump’un kökeni… Alman Cermenlerinin Bayernli damarına bağlı olduğu anlaşılan Trump'un, derin bir belirleyen olarak köklerine sadık kaldığını ve sadece kendinin bildiği saklı bir ağ ile “Bavyera ekolü”yle ilişkide olabileceğini söylemeden geçmemek gerek. Buradan lâfı şuraya getirmek niyetindeyiz: Malûm, İran hiçbir zaman olmadığı kadar “Pehlevî Hanedanlığı”nın ikinci dönemi olan 1953 Musaddık Darbesi’nden sonra her anlamda Amerika'nın kontrolünde bir ülke olmuştu. Hatta bu kontrol dönemi 1953’ten değil, 1946'dan başlayarak 1979'a kadar sürdü. 


1979’da ise, arkasında derin Avrupa'nın olduğunu düşündüğümüz bir Fransız operasyonuyla, bir yıllık Paris süreci içerisinde formatlanan “Yeni İran”, bir proje olarak Fransız derin servisi SDECE eliyle ve olabildiğince basit bir halk ayaklanmasıyla, hatta MI6-CIA ve BND-SDECE’nin danışıklı dövüşüyle “Aryanların kadim ülkesi”nde her şey altüst edildi. Böylece İran, “Şia Mollaizmi” diye tarif edilen bir idare eliyle teolojik devlete dönüştü. Daha önce olduğu gibi Şah yine kaçtı, Mısır'a gitti ve orada da öldü. Ancak Hanedan, babasını gömdü ve akabinde Amerikan bankalarında yatan (İran halkına ait) petro-dolarları yemek üzere Mısır’ı terk ederek vatanının yolunu tuttu. Bu düşük Hanedan tahtı kaybetmişti fakat tacı her daim başında taşımayı sürdürdü.


Aile Amerika'ya varır varmaz, bir saklı törenle son Pehlevî prensini “Persiyan Şahı” hâline getirdi. Yani Pehlevîler, hâlen kendilerini İran Şahlığı’nın sahibi zannetmeye devam ediyorlar. Zira bir gün gelecek, İran'a dönecek ve şahlık yapmaya kaldıkları yerden başlayacaklarına iman etmişler. Çünkü ailenin ve sürgündeki Şah’ın etrafında biriken Şuubiye ajanlarının plânları bu doğrultuda ve her an aktif. 


İlk deneme mânâsına gelen 2009’daki ayaklanmanın arkasından gelen 2017 başkaldırısı sebebiyle anlaşılan o ki, Şuubiye açısından vakit, bir kez daha tamam olmuş durumda. Nereden mi anlıyoruz bunu? İran sokaklarını ve meydanlarını bir anda yakmaya başlayan göstericilerin arasında Pehlevî Hanedanının geri dönüşümü isteyen pankartlar taşıyan ve bu konuda sloganlar atanların yanında o kadar çok Şuubiye ajanı var ki… Başı dönmüş göstericilere istikamet vermeye devam ediyorlar. 


İran'ın dinî kentlerinden biri olan Meşhed’de bir camide, hutbe sonunda başlatılan ayaklanmanın arkasında ilk tetikleyiciler olarak Pehlevî'ye bağlı Şuubiye ajanları olduğu kesin! 


Aynı zamanda, İran'ın doğusunda ve tarihî İpek Yolu üzerinde yer alan Meşhed, Orta Asya Türk bölgesinin eşiği sayılan Doğu Horasan eyaletinin merkezi. İran’ın ikinci büyük şehri ve bir ziyaret merkezi olarak biliniyor Meşhed. Hazreti Muhammed’in (sav) şehit torunu İmam Rıza burada medfun. Meşhed’in dinî özelliğinden de istifade etmek isteyen Şuubi ajanlar, Hüccetîlerle spontan olarak müttefikleşmiş durumda. Ve işin içinde, bir başka ajan grubunun da “İpek Yolu sevenler” ile birlikte “Kuşak ve Yol Projesi’nden nefret edenler” olduğunu anlamak için zorlanmaya hacet yok. Yani herkes orada! Saklı manzara, Şuubiyan-CIA ittifakının 2017 plânlamasını ne kadar akıllı yaptığını ortaya koymakta.


Bitmedi! 


Sadece bir üstte anlatılanlar değil ayaklanmanın arkasında sıralanan güçler. Mehdi Muntazır’ın annesinin, Bizans İmparatoru’nun torunlarından olan Prenses Nercis (Nergis) olduğunu söyledik ya yukarıda, işte işin bir de bu boyutu var! 


Vakt-i zamanında bir esir cariye olarak Bağdat'a getirildiği iddia edilen Bizans Prensesi Nercis’in, devrin, Konstantinopolis’in hâkim hanedanlarından olan Makedonyalılar Sülâlesinin bireyi olduğu anlaşılmakta. Tabiî burada sözü edilen Makedonyalılar Hanedanlığının da Büyük İskender Sülâlesi ile ilişkisini atlamamak gerek. 


Malûm, Pers İmparatorluğu'nu alaşağı eden fatihlerin birincisi olarak Büyük İskender, Mısır ekolüne bağlı bir “yapay tanrı” olarak yer tuttu tarihte. Uzun seferini, Babil ekolünü yerle bir etmeye hasretmişti. Bunu başardı. Lâkin o an karşısına dikilen Türk ekolünün surlarına çarparak ilk ve son yenilgisini aldı ve tanrılığı sonlandı. Bu nedenle şaşkındı ve yükselişi gibi düşüşü de çok kolay oldu. Ölümünden kısa bir süre sonra devasa imparatorluğu, komutanları tarafından paramparça edildi. Daha sonra bu komutan hanedanlıkları da birer birer tarih sahnesinden çekildiler. Ve hanedanlıkların mensupları ya bulundukları yerlerin küçük satrapları/beyleri oldular ya da Roma İmparatorluğu'nda soylu misafirler olarak yaşamlarını sürdürdüler. 


Anlaşılan o ki, Makedonya'da varlığını ve gücünü koruyan İskenderyan Sülâle, epey zaman sonra (yaklaşık 200 yıl kadar) Bizans'a da hâkim olmuştu. Peki, Bizans kimdi? Tabiî ki Büyük Roma’nın doğudaki parçası… Yani “Doğu Roma”… Günümüzde Roma’nın batısı ve doğusuyla tüm hanedan artığı soylularının bağlandıkları merkez İtalya… Hatta onun da ötesinde Vatikan… 


Bu bağlamda İran'a tekrar dönelim… 


Sasani İmparatorluğu'nun Bizans İmparatorluğu ile sınırdaş olduğu ve iki süper gücün sürekli savaş içerisinde olduğunu tarihler gibi Kur'ân'ın da Rum Sûresi’nde söz etmekte olduğunu biliyoruz. 638 yılında tarih sahnesinden çekilen son Pers İmparatorluğu sayılan Sasaniyanların tahtına oturan gerek Emevî, gerek Abbasî ve gerek Selçukî hükümdarları dönemlerinde Bizans'ın Şuubiye ile ilişkisi olduğu tarihçiler tarafından biliniyor. Selçukîlerden sonra coğrafyada kurulan gerek Safevî, gerek Avşar ve gerekse Kaçar Türk Hanedanlıklarının da Şuubiye’nin hedef tahtasında olduğu malûm. Ancak bu hedef tahtasının antitezinin Osmanlı olduğu da bilinmekte ve bu nedenle Şuubilerin Osmanlı’yla bir ilişkiye girip girmedikleri konusunda herhangi bir bilgi yok. Kanaatimizce girmiş ve kabul edilmemiş olmaları gerek. 


Şuubilerin bir bakıma bugün olduğu gibi İran hanedanlıklarını güya kolluyormuş gibi, Avrupalı bazı devletlerle aynı masada buluştuğumuzda ne söyleyebiliriz? İran-Avrupa ilişkisinin bir şekilde devam ettirildiğini görüyoruz. Tabiî ki bu ittifak Osmanlı'ya karşıydı. Ve kurulan ittifaklar nedeniyle İran'ın kendisini güçlü zannetmesi ve Osmanlı'ya yüklenmesi öngörülmekteydi. Bu ittifakların başta Ceneviz-Venedik gibi İtalyan şehirleriyle beraber Papalık üzerinden de yürütüldüğü tarihî gerçeklerden sayılmakta. Hatta Kanunî'den sonra Vatikan’ın İran'ı kanatları altına aldığı ve bu koruma hâlinin günümüze kadar sürdüğü bilinmekte. Papalık korumasına karşı Kanunî'nin Bavyera üzerinden bir atakla Lutheryanizmi (Protestanlık) desteklediği de vaki… Kısacası Papalık ve Avrupalı Haçlılar, her daim Şia'nın arkasında durdular! 


Şunu da eklemleyelim: Sözü edilen ilişki, belki zaman içinde metamorfoza uğramış olabilir. Ancak Mecusîliğini saklı bir din olarak damarlarında dolaştırmaya devam eden kripto Şuubilerin gerek Papalık ve gerekse diğer Avrupa hanedanlıkları ile ilişkileri her zaman var oldu. Çünkü neticede her iki yakanın hanedanları da kendi ön kabullerine göre “Tanrıoğulları” (!) olarak birbirlerinin akrabaları sayılmaktaydı. Bu arada Batılı Aryanistlerin Doğu Aryanistler üzerinden İran'la kurulan soy bağını da unutmayalım. 


Son söz


Neticede Batı’nın tüm ekolleri, daha önce Türkiye'de olduğu gibi güçlerini değişik operasyonlarında bölmeye niyetli olmadıklarını göstermiş durumdalar. Yani İran, hem “bahar”ını, hem de “Gezi”sini bir arada yaşamakta şu günlerde. Burada hedef şimdilik ne İran, ne İslâmî rejim! Şimdilik İran rejiminin ölümü söz konusu olamaz. Meselâ on yıl, hatta icap ederse bir on yıl daha (yani 2039’a kadar) bu coğrafyada bugünkü tas, bugünkü hamam olur. Tabiî Batılı hanedanlar bir hedef olarak önlerine “dinsel formatlı rejim”in çökertilmesini ve İran'ın tekrar eski hâline evrilmesini, hatta Sasani Hanedanlığının geri dönmesi arzularını sıraya koymuş durumdalar. Ancak buna zaman var. 


1979 yılında bir “derin Haçlı projesi” olarak Türkiye, Ortadoğu, Suudi Arabistan, Pakistan, Hindistan, Çin, Orta Asya Türk devletleri, Rusya ve Azerbaycan’ın tam ortasına saatli bir nükleer bomba gibi kurulup bırakılmış olan İran'a verilen derin vazife, henüz deruhte edilmiş değil. Dememiz o ki, 1979’la birlikte verilmeye başlanan onca emeğe rağmen İran, bunu başaramadı. Hatta korktu ve geri durdu. Lâkin bu durum, vazifenin iptalini gerektiriyor değil. Hâlâ her şey projede olduğu gibi yerli yerinde! Sadece ufacık bir başlangıç noktası düzenlemesi yapılıyor şu sıralar. Göründüğü minvâlde Türkiye, yerini Suudi Arabistan’a bırakmış durumda. Dolayısıyla “nükleer ön kıyamet çemberi”nin başlama noktası, kerhen Arabistan olarak düzeltilmiş durumda. Operasyon, saat yönünün tersine bir hareketle, domino taşları gibi dizilmiş olan yukarıda sıraladığımız devletlerin birbirinin üzerine devrile devrile ilerlemesiyle kendini gösterecek ve son noktada en büyük patlamanın düğmesine basılacak. 


Ve ön final… 


Hemen söyleyelim ki bu “İran odaklı nükleer çember operasyonu”, bir kıyamet savaşı (Armageddon) değil. Yalnız “ön kıyamet savaşı” olarak nitelendirilebilir. 

 

Ya bölünme? 


Bu detayla alâkalı olarak yakın vadede küçük bir operasyon söz konusu olabilir. Bu operasyon da lokal karakterde ve Persiyan/Pers Körfezi ile ilgili bir bölünme şeklinde hayata geçirilecektir. 


Ya RİT Birliği? 


Bu konu ve diğer fasıllar, daha sonraki makalelerimizde işlenecek inşallah… 


Bilindiği gibi 2018’in dördüncü gününde Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan, Fransa'yı ziyaret etti. Ve konuyla ilgili olarak memnuniyetini belirttikten sonra, “Sayın Macron ve ülkesi ile yeni bir döneme giriyoruz!” diye bir beyanat verdi. Bu ziyareti ve beyanatın içerdiği mânâyı, coğrafyanın geleceğine dair önemli bir ipucu olarak kabul ettiğimizi de belirtmiş olalım ve böylelikle bitirelim…