ASLINDA İran’ın iyi bir kötek yemesi gerekiyordu. Azdıkça azdı, iki büyük kâfirden biri olan ABD’nin kendisine alabildiğine alan açması, diğeri Rusya’nın da desteğiyle ve yeryüzünde Ermeni’den de, Yahudi’den de daha azgın Müslüman düşmanı olan Rafızîlerle beraber olup adı “İslâm Cumhuriyeti” olan bu ikiyüzlü mürai devlet, yıllardır Irak’ta, Suriye’de ve Yemen’de Müslüman kanı içti, hâlâ da içiyor.
Zerre kadar utanması yok, Allah korkusu hiç yok! “Bu kâfir, benim düşmanım! Bu ‘Büyük Şeytan’ neden Irak’ı altın tepsi içinde bana sundu? Acaba Suriye’de neden yoluma âdeta kırmızı halı sermişçesine önümü açtı, bunun arkasında acaba nasıl bir oyun var?” demeyi hiç aklına getirmeden, yüzyıllardır barış içinde yaşayan ümmetin içine mezhepçilik fitnesini sokma uğruna vurdu da vurdu. İslâm’ı boğmak, bir büyük kadim medeniyeti yıkıp yok etmek için kurulmuş olan küffar koalisyonuna en büyük taşeronluğu ve uşaklığı en etkin biçimde yerini getirdi, Allah’ın kendisine lütfettiği petrolden edindiği kazancını bu yolda tüketti, kendi halkını da sefil bıraktı.
Bütün bu kanlı yayılmasını kendi gücünden sanıyorken, ABD açısından son kullanma tarihinin bittiği hesabıyla alandan kovulmaktan da öte ülke bütünlüğü hedef alınınca panikleyip, yıllarca PKK’yı barındırıp, besleyip üzerine saldırttığı Türkiye’nin paçasına sarılıyor. Türkiye ve Türk halkı, İran’a ve İran halkına karşı daima iyi duygu ve düşünceler içinde oldu; onları din kardeşi bildi, hatırlı bir komşu olarak gördü, zor zamanlarında devletlerarası platformlarda savundu. Onlar ise, yalnızca “din kardeşi” Türkiye’nin altını oymaya çalışmakla kalmayıp, ayrıca mezhepdaşı da olan Azerbaycan’a karşı onun can düşmanı, binlerce kardeşini soykırımdan geçiren katil Ermenistan’ı destekleyip durdu, ona nefes borusu oldu.
İran, girdiği bu boyundan büyük kanlı oyunun sonunda elindeki Müslüman kanı, kaybettiği onca askeri ve milyarlarca petro-dolarından başka bir şey olmaksızın eli böğründe öylece kalakaldığında, bakalım kime sığınacak, koltuk değneği olduğu Rusya’dan nasıl bir himaye görecek?
Bakmayın bugün falanca ve filanca toplantılarda yer bulduğuna, sıfırı tüketmiştir ve er geç Suriye’den kovulacak, kendi başının derdine düşecektir! Sağlam bir sosyal yapısı yoktur, kaşındığı takdirde çatlayabilecek bir hayli fay hattına sahiptir. Allah-u Teâlâ’nın sünneti, bir zalimin başına bir başka zalimi musallat etmesidir. Zalim Yahudilere 1070 tarihinde zalim Romalı Titus’u, zalim Saddam’a zalim ABD’yi musallat ettiği gibi… Esasında tarihen sabittir ki, bu mürai devlet, daima Hıristiyan Avrupa’nın, İslâm Devleti Osmanlı’nın arka tarafındaki müttefiki gibi oynamış; lâkin hiç bu defaki gibi boğazına kadar Müslüman kanına girmiş değil idi. Bu kadarı Gayretullah’a dokunmuştur, Allah-u âlem, bu defa belâsını bulacaktır. Bulacaktır da, ham hayâl peşindeki sarıklı mollaların, imparatorluk rüyalarıyla sarhoş olmuş haris devlet adamlarının ettiğinin cezasını, tıpkı Saddam’ın vebalini çeken mazlum Iraklı kardeşlerimiz gibi oradaki din kardeşlerimiz ve soydaşlarımız görecek.
Şimdi ne diyelim bu zalim devlet için? Onun başına Cenab-ı Hakk’ın musallat edeceği zalimin İsrail destekli ABD’den başkası olmayacağı aşikâr. Bütün bir dünyanın başına belâ olan bu süper gücün atacağı her bombanın hedefi sadece Müslüman’ın bedeni değil, bir büyük medeniyetin varlığıdır.
İsrail-ABD şer ittifakının hedefinin Ortadoğu’da İslâm’ı bitirmek, bölgeyi beraberce istedikleri gibi sürebilecekleri boş bir tarla hâline getirmek olduğunu biliyoruz. Özellikle de ABD’nin başında Trump gibi azılı bir İslâm düşmanını bulmuş iken, İsrail bu fırsatı değerlendirerek işi bir an önce bitirmek istiyor. Irak ve Suriye’yi bitirdikten, Mısır ve Suudi Arabistan’ı da teslim aldıktan sonra önlerinde “1” numaralı engel olarak Türkiye’yi, ikinci olarak da İran’ı görüyorlar. Türkiye’yi Gezi Parkı, 17/25 Aralık ve nihayet 15 Temmuz saldırılarında dişleri kesmeyince, her ne kadar yeni saldırı hazırlıklarına sinsice ve kalleşçe hazırlanıyorlar ise de, sıcak hamleyi bu kez İran’a yöneltmiş oldular. Velhasıl, İran’la ülkemiz aynı sebeple Haçlı-Siyonist ittifakının hedefi durumundadır.
İran’ın, düşmanın ilk saldırısını şimdilik boşa çıkarmış görünüyor olsa da işi oldukça zordur. Sadece maddî kaynaklarını tüketip ciddî bir ekonomik çöküşün içine düşmekte oluşundan başka, halkı da yorgun, bezgin ve moral olarak iyi durumda olmadığı, en önemlisi de halkının bölünme ve bir iç mücadele belirtisi vermesi, ileriki günler için endişe verici bir hâldir. Suriye’de resmen bize karşı savaşan bu ahmak “birader” için bizim temennimiz, emperyalizmin karşısında sonuna kadar direnip teslim olmaması, Türkiye gibi onlara acı bir yenilgi yaşatmasıdır. Emperyalistlerin provokasyonu ile ortaya çıkan halk hareketini münasip bir şekilde bastırarak onlara güzel bir yenilgi tattırdılar, inşallah devamı da aynı şekilde olur. Devletimizin de dilek ve siyasetinin bu yönde olduğunu görüyoruz. Emperyalizmin önündeki son iki kale, İran ve Türkiye kalmıştır. İran’ın düşmesi, onlara Türkiye’ye karşı moral üstünlük sağlayacağı gibi, bütün imkânlarını ülkemizin üzerine teksif etme fırsatını verecektir.
Türkiye geçmişte, çoğu FETÖ haininin kumpasları yüzünden bazı hatalar yapmış olsa da, İran’ın düştüğü yanlışa düşüp birtakım hayâl ve dürtmelere kapılarak maddî ve insanî kaynaklarını boşa harcatmamış, haklarını savunmak için gerekli askerî harekâtları yapmaktan çekinmemekle beraber ekonomisine zarar verdirmemeyi başarmıştır.
Türkiye, buradaki mücadelenin uzun vadeli olacağı hesabı üzerinden, emperyalistlere karşı direnmenin ekonomik, askerî, teknolojik ve millî dayanışma bakımlarından güçlü olmaktan başka bir yolu olmadığına inanmakta, imkânlarını bu yöne teksif etmektedir. Türkiye bütün bunları sadece Batı emperyalizmi, İsrail ve İran karşısında değil, bir başka Müslüman kanı döken Rus emperyalistine karşı da yapmak durumunda bulunuyor; gerektiğinde sert güce başvursa da diplomasiyi etkin biçimde kullanarak sonuç almaya ve güçlenme konusunda zaman kazanmaya çalışıyor. Bu konuda özellikle Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın olağanüstü çabalarının başarılı sonuçlar getirdiğini mutlulukla görüyoruz.
Astana sürecinin başlatılmasının, Suriye’de büyük ölçüde ateşkesin sağlanmasının ve Türk askerinin İdlib’e yerleşmesinin tamamen Cumhurbaşkanımızın gayretlerinin ürünü olduğunu Rusya Devlet Başkanı Putin ifade etmiştir. Yine Kudüs konusunda Cumhurbaşkanımız, İslâm devletlerini bir araya getirmeyi başarmış, BM’de, ABD’yi önce Güvenlik Konseyi’nde, bilâhare Genel Kurul’da hezimete uğratarak büyük bir diplomasi zaferi kazanmıştır.
Gelecek aylar ve yıllarda olacak gelişmeleri tahmin etmek kolay değil. Ancak ABD’nin bedevi tabiatlı Başkanı Trump’un kabadayı edasıyla takip ettiği siyaset, İngiltere gibi geleneksel müttefiki de dâhil olmak üzere AB’yi de tedirgin edip karşısına almıştır. Türkiye bu fırsattan da istifade ile ABD-İsrail cephesine karşı Rusya ve İran’dan sonra AB’yi de yanına alma çabasına yönelmiş olup, oradan da aynı mahiyette karşılık bulmaktadır. Türkiye böylece bir yandan “dostlarını çoğaltma” gayretinde iken, başta FETÖ hainleri olmak üzere içerideki çürükleri ayıklama ameliyesine ara vermeden devam edip dâhilî bünyeyi tahkim edecektir.
Türkiye’den üst üste yediği şamarlardan sonra İran’dan da bir yenilgi alan ABD’nin tavır ve beyanları akla ziyan türündendir. Suriye sınırımızın hemen önünde kurmakta olduğu terör ordusuna bakınca, “Rabbim, bu kalleş ‘müttefik’in şerrinden ülkemizi korusun!” diyorum.



