KADİM tarihi ve ülkemizle birlikte içinde bulunduğu coğrafyada devlet geleneklerine sahip ülkelerden biri, hiç şüphesiz İran’dır. Ortadoğu’daki ülkelere baktığımızda, İran dışında kalan hemen hemen tüm ülkeler, Osmanlı bakiyesi olan ülkelerdir. Hiçbiri de asırlık ülkeler değillerdir. İran, bu yönüyle İslâm coğrafyası içerisinde ülkemiz haricinde kalan diğer tüm ülkelerden ayrılır. İran, devlet geleneğinin olmasının yanı sıra köklü kültürel birikime de sahip bir ülkedir.
Devlet geleneği ve güçlü kültür birikimi
İran devlet geleneği ve kültürel birikimi, sanılanın aksine çok güçlüdür. Öyle ki, geçmişte Selçuklular İranlıların konuştuğu Farsçayı sarayda yazışma dili olarak kullanıyordu. Ayrıca geçmişten günümüze İran dili olan Farsça, edebiyat dili olarak da kendini her daim öne çıkarabilmiş bir dil. Yani İran dili, kendi dışındaki dilleri dolayısıyla kültürleri ve halkları etkilemiş kadim bir geçmişe sahip. Bugün bile Farsça, edebiyatta etkili bir dil olarak karşımızda duruyor. Üstelik Fars dili, çok uzun yıllardır özgün yapısını koruduğu ve dışarıdan çok sarsıcı bir etkinin tesirine girmediği için İran yani Fars kültürünün devamlılığını nesiller boyu sürdürmesine olanak sağlamıştır.
Bunun yanı sıra, çok kişi belki şaşıracak, ama İran, sanat alanında da kendi özgün ürünlerini ortaya koyabilmiş bir kültürdür. Günümüzde özellikle İran sineması, özgün yapıtlar ortaya koyan bir tür olarak literatürde yerini almış durumdadır. Yani İran, sanatın ve popüler kültürün en önemli öğelerinden biri olan sinema alanında dünya çapında bir etkiye sahiptir. Bugün İran sineması, kendi izleyici kitlesini oluşturmayı başarmış, uluslararası arenada çok sayıda ödül almış yapıtlar ortaya koyabilmiş bir sinemadır. Ayrıca teknik açıdan da özgünlük yakalamış bir sinemadır. Sinema eleştirmenleri, İran özellikle dram alanında ortaya koyduğu eserlerden dolayı İran sinemasından övgüyle söz ederlerken, İran yapımı filmler de uluslararası arenada çok sayıda ödül almaya devam ediyor. Örneğin geçtiğimiz yıl “En İyi Yabancı Film Oscarı”nı Asghar Farhadi’nin "The Salesman" (Satıcı) filmi aldı. Aynı film, Cannes’de “En İyi Senaryo Ödülü”ne lâyık görüldü.
Ekonomik olarak baktığımızda İran, özellikle enerji alanında ihracatçı bir ülke; sahip olduğu petrol ve doğalgaz kaynakları ile tüm yaptırımlara rağmen bölgenin ciddî bir ekonomik gücü olarak ortaya çıkıyor.
Tüm bunların yanı sıra, İran’ı farklı kılan en önemli özelliği, hiç şüphesiz İslâm’ın Şii yorumudur. Şiilik, Sünnîlik karşısında İslâm dünyası içerisinde azınlığı temsil ettiği için kendi iç bütünlüğünü büyük oranda korumuştur. İslâm tarihi boyunca Sünnî gelenek karşısında hep azınlıkta kalmış olan Şii gelenek, kendi inanç sistematiğini ve kültürünü korumak için çok sıkı dinî ve kültürel bağlar tesis etmiş, bunu da tarih boyunca korumayı başarmıştır. Şiilik çok güçlü bir inanç sistematiği oluşturduğu için ne sınıfsal, ne de etnisiteye bağlı ayrılık hareketleri İran’ı ve İran kültürünü birbirinden koparacak düzeyde parçalara ayrıştıramamıştır.
Aslında tüm bunlar İran’daki siyasal, sosyal ve kültürel sistemin özellikle seküler kesimlerdeki algının aksine toplumla çok sıkı bağlarının olduğunu ve kitlesel mobilize hareketlerini rahatlıkla yönetebilir bir güçte olduğunu göstermektedir.
Yukarıda kısaca değindiğim sosyal kültürel ve inanç düzeyindeki bağların sürekliliğinin, sanılanın aksine çok güçlü olduğu bir İran vardır.
Bunun aksine, İran’da son zamanlarda ortaya çıkan kitlesel hareketler, rejimin toplumla kurduğu tarihî, kültürel, sosyolojik ve dinî bağlardan çok daha zayıf bir karaktere sahiptir. Üstüne üstlük İran’da ortaya çıkan kitlesel hareketler, felsefî altyapıdan büyük oranda yoksundur.
Doktrine edilmemiş kitlesel hareketler dış etkiye açıktır
Felsefî olarak altyapısı oluşturulmamış ve doktrine edilmemiş kitlesel hareketler kendi karakterini oluşturamaz. Bu nedenle bu tür hareketler dış etkiye açık hâle gelir ve nihayetinde şiddete, hatta vandallığa doğru evirilip en baştaki meşruiyeti kaybederek kendi içine doğru çöker. İçine doğru çökmeye başlayan bu tür hareketler, karşı durduğu şeyi zayıflatmak yerine aksine daha da güçlendirirler.
Bu bağlamda İran’daki kitle hareketlerine baktığımızda, bu hareketlerin felsefe olarak doktrine edilmediği yani felsefî altyapıdan yoksun olduğunu görürüz. Felsefî olarak doktrine edilmemiş bir kitle hareketi, tarihî, kültürel, sosyolojik ve dinî temelleri çok sağlam bir rejimi yıkamaz. O nedenle İran’daki kitlesel hareketler, rejimi bırakın yıkmayı, sarsamaz bile! Tam tersi, bu tür hareketler devam ettiği sürece baştaki meşruiyeti yitirip karşı durduğu şeyi daha güçlü kılar. İran’daki kitle hareketleri de aynı sosyolojik akıbete uğrayacaktır.
Yukarıda da değindiğim gibi, bu tür kitle hareketleri en başta meşru isteklere dayanabilir. Nitekim İran’daki hareketler ekonomik gerekçelerle ortaya çıktı. Protestolar bu bağlamda başladı. Bunları birer sivil itaatsizlik eylemi saysak bile, bu protestolar kamu binalarına yönelip şiddete evirilince meşruiyetini yitirdi. Başta protestolara pozitif yaklaşan hükûmet, daha sonra eylemler kamu binalarına yönelince protestoları yasadışı ilân etti.
Felsefî altyapıdan yoksun, doktrine edilmemiş kitle hareketlerinin, kendi karakterlerini oluşturamadıkları için dış etkiye açık hâle geleceğini tekrar hatırlatmakta fayda var. Nitekim İran’da olaylar başladığında, İsrail ve Amerika olayları destekleyen açıklamalar yaptı. Amerika ve İsrail’in bu tutumunun söylem düzeyinde kalmadığını tahmin etmek hiç de zor değil. Yani Amerika ve İsrail, İran’daki olayları sadece söylem düzeyinde destekleyerek yan gelip yatmıyordur. Olayların arkasında Amerika ve İsrail izlerinin olmadığını düşünmek, en hafif tabirle izan yoksunluğudur. Ama bu tür müdahaleler, söz konusu İran olduğunda her zaman ters teper. Nitekim İran’da da öyle oldu. ABD ve İsrail’in açıklamalarından sonra meşru istekler için protestoya katılanlar, motivasyonlarını sorgular hâle geldiler.
Hiç şüphesiz Amerika ve İsrail, son yıllarda Irak ve Suriye başta olmak üzere Ortadoğu coğrafyasında etkisi artan İran’da iç karışıklık çıkarmak ve İran’ı kendi içinde oyalayarak etki alanını kırmak istiyor. Amerika, özellikle Suriye coğrafyasında Rusya’nın partneri olan İran’ın etkisini kırarak Rusya’yı yalnız bırakmak istiyor. Bunun yanı sıra Suriye’den Lübnan’a uzanan ve İran etkisinde olan bir Şii koridorunu İsrail’e tehdit olarak görüyor. Bu koridorun inkıtaa uğraması için İran’ın kendi içine hapsedilmesi gerekiyor. Bunun için de Amerika, toplumsal kargaşayı derinleştirmek istiyor. Ama bunun başarılı olamayacağı aşikâr. Çünkü Şii geleneğin ortaya çıktığı günden bu yana oluşan sosyal, kültürel ve dinî bağların tahkim ettiği İran’ın devlet geleneği, toplumsal kırılmalara müsaade etmeyecektir.
Tüm bunları dile getirirken, İran’a güzellemeler yaptığım düşünülmesin. İran, tarihî olarak zaman zaman karşı karşıya geldiğimiz bir ülke. İran’da ortaya çıkacak Irak ve Suriyevari bir siyasal ve sosyal yırtılma, tıpkı Irak ve Suriye’deki yırtılmalar gibi en çok ülkemizi etkiler! Bu etki, nihayetinde zaten hedefte olan Türkiye’yi sorunların tam merkezine oturtur. Onun için İran’ın siyasal ve sosyal bölünmezliği en çok bizi ilgilendiriyor.



