GEÇTİĞİMİZ Aralık ayı sonunda başlayan İran’daki protesto gösterileri, kısa sürede Meşhed’den diğer büyük şehirlere de yayıldı. Fars, Arap, Beluç ve Kürt bölgelerinde protestolara destek büyürken, Türk bölgesinde benzeri bir destek olmadı. Bir hafta sonunda ise protestolar haber olmaktan çıktı.
Protestolar, ekonomik gidişata itirazla başlamıştı, birden siyâsî hedefler ön plâna çıktı. Zaten ekonomi ile siyaseti birbirinden ayırmak kolay değildir. Birine yapılan itiraz, diğerini de şöyle veya böyle etkiler.
İran, petrol ve doğalgaz zengini bir ülkedir. Ama fakir hayatı yaşayan bir ülkedir. Son yıllarda petrol ve doğalgaz fiyatlarının düşüşe geçmesi de İran’ın en önemli ihracat gelirinin düşmesine yol açmıştır. İşsiz nüfus giderek artmaktadır. Kişi başına düşen gelir miktarı ise iddialara bakılırsa 3-4 bin dolar civarındadır. Bu rakam, Türkiye’nin üçte biri oranındadır.
Yakın bir gelecekte petrol ve doğalgaz fiyatlarına dair bir artışın işareti bile yoktur. Dışarıdan gelecek yabancı yatırımcı için de İran, siyâsî nedenlere bağlı olarak çok fazla tercih edilecek bir ülke değildir. Halk için kırk yıldır sürüp gelen yoksulluk, “artık kader” hâline gelmiştir.
İran yönetimi buna karşılık, halkın sefaletini, işsizliğini, geri kalmışlığını örtecek başka formülleri tercih etmektedir. Bunun birinci yolu da dışarıya terör ihracıdır. Daha bir yıl kadar önce Suudi Arabistan’da Ayetullah Nümeyri’nin öncülüğündeki isyan denemesi, İran dış siyasetinin bir sonucuydu. İran’ın iç isyan/iç savaş çıkararak ülkeleri istikrarsızlığa sürükleme çabası Suudi Arabistan ile sınırlı değildir. Benzeri bir çabası hâlen Bahreyn ve Nijerya’da da devam etmektedir. Yemen’de ise fiilen bir iç savaş yürütmektedir. Yemen’in önemli bir bölümü artık İran işgali altındadır. Benzeri bir işgal hâlen Irak’ta, Lübnan’da ve Suriye’de devam etmektedir.
İran’ın Arap yarımadasını isyanlar ve işgallerle ele geçirme ve terörü yayma yoluyla elde tutma çabası, ona yayılma imkânı sağlamaktadır. İranlı yöneticiler bu durumdan iftihar eden konuşmalar yapmaktadırlar. İran’ın yayılmacı siyaseti, ona etki alanını genişletme fırsatı vermektedir. Ama bunun bir sonucu olarak İran yayılmacılığını kendisi için bir tehdit sayan ülkeler de artmaktadır. Böylece İran’ı çevreleyen bir düşman ülke halkası da oluşmaktadır. İranlı yöneticiler bu düşman ülke kuşatmasının ABD ve İsrail tarafından oluşturulduğu iddiasındadırlar.
İran yayılmacılığını ABD ve İsrail’in kendi çıkarları için kullanmaya ve yönlendirmeye çalıştığı açıktır. Ancak İran yayılmacılığı bir ABD/İsrail propagandasının eseri değil, fiili bir durumdur. İran, yayılmacılığı kendisi için bir hak olarak görmektedir.
İran yayılmacılığı, İran’a her gün tabutlar içinde cenazeler ve büyük malî kayıplar olarak dönmektedir. Halk için bu sonucun cazip bir tarafının olmayacağı açıktır. Devrimden bu tarafa geçen kırk yıldan beri İran’da deyim yerindeyse halk, bir gün yüzü görmemiştir. Büyük bir cendere içindedir. Dünyaya düzen verme iddiasındaki yönetimin afra tafrasına karşılık, günlük hayatta asla bir iyileşme yoktur. Ekonomik sorunlar giderek büyümektedir. Çözüleceği de muhtemel görünmemektedir. Halk, yönetimin her tasarrufunu beğenmek zorundadır. Beğenmeyenler “hain” ve “münafık” sayılmaktadır. ABD/İsrail’in ajanı kabul edilmektedir.
Bütün diktatörlüklerde olduğu gibi, ülkenin dış düşmanlarla kuşatılması İran için de bugün fazlası ile geçerlidir. Halk dış düşmanlara karşı yönetimin yanında saf tutmak zorundadır. Bunu yapmayanlar ise haindir, münafıktır. Böyle bir bakış açısı İran’da bütün özgürlükleri yok ederken, her türlü baskıyı meşru hâle getirmektedir.
İlk defa 2009’da Cumhurbaşkanı adayı Mir Hüseyin Musavi’nin öncülük ettiği muhalefet, “Yeşil Hareket” diye adlandırıldı. Ancak zorla engellendi ve Musavi, o yıldan beri ev hapsinde tutuluyor.
Protestolar sonuç verir mi?
Günümüzdeki İran protestolarının kısa sürede başarıya ulaşması ihtimâli yoktur. Muhalefet siyaseten sahipsizdir. Bir lideri, bir programı yoktur. Baskı, zulüm, yoksulluk bütün İran’da ortak bir sorundur, ama bu ortak sorunu dâvâ edinip siyâsî bir amaçla yürütecek bir liderlik ortada yoktur.
ABD ve İsrail’in İran’daki muhalefete destek açıklamaları, beklendiği gibi İran’da muhalefetin zayıflamasına yol açmış ve zararlı olmuştur. ABD/İsrail, isteyerek veya istemeyerek İran’daki yönetime büyük bir destek sunmuşlardır.
Yeşil Hareket’in bastırılması gibi, 28 Aralık’ta boy veren direnişin de bastırılması mümkündür. Ama bastırmalarla İran’da muhalefetin yok olmayacağı da açıktır. İran’da yönetim sorun çözen değil, doğrudan sorunun kaynağı durumundadır. Halkın üzerinde büyük bir baskı tesis etmiştir. Şah yönetimini aratmayacak şekilde muhalefet yok edilmiştir. İran’da muhalefet, münafıklık ve ajanlık durumuna getirilmiştir.
Farklı ülkelerde bulunan Şii mezhep bağlıları ile tesis edilen askerî ve siyâsî ilişkilerle terör ihraç edilmesine ve o ülkelerde İran siyasetinin fanatik bağlısı sınıflar hâline getirilmiş olmalarına rağmen, İran dünyadan tecrit edildi. Bu, aslında başka ülkelerdeki azınlık Şiiler için bir beka sorunu ortaya çıkardığı gibi, İran’ın terörü yayan siyaseti de doğrudan İran için bir beka sorunu oluşturmaktadır. Son muhalefet gösterilerinde Trump ve Netanyahu, her ne kadar “İran halkı için” çok sempatik konuşmalar yapmış olsalar da bu sempatinin riyakârca olduğu açıktır. Aynı sempatiyi Farslara komşu olan topluluklarda bulmak çok zordur.
Muhalefetin haykırdığı sloganların başında “Merdum gedai mikuned/ Ahund hüdai mikuned” (Halk dilencilik yapıyor/ Ahund Tanrılık yapıyor) ifadesi yer almıştır. Kırk yıl önce tanrılık taslayan diktatöre/tağuta karşı isyan eden halkın duyduğu, büyük bir hayâl kırıklığıdır, enkazıdır. İran’ın Suriye’de bir tağutu (Esat’ı) ayakta tutmak için ödediği bedeller ile Irak’ta ABD ile kirli/kanlı işbirliği yapması, halkın gönlündeki bu enkazı temizleyebilir mi? Artık halkın gözünde Ahund yani “ruhban”, Hüda yani tanrılık iddiasındadır. Bu iddiayı doğrularcasına Hamaney, muhalefeti “İslâm’a karşı savaş açmakla” suçladı. Kendisinin kişisel iktidarını İslâm ile o kadar aynîleştirmiş ki kendisine yöneltilen muhalefeti de İslâm’a savaş açmak saymaktadır.
Gösterilerde “Suriye, Yemen ve Lübnan’ı terk edin, İran’a bakın” şeklindeki sloganın taşınması, aslında İran’ın dışarıya terör ihraç ederek yayılma siyasetinin reddinden başka bir şey değildir. Halk, İran sınırlarının Akdeniz’den başladığı gibi paranoyaları mahkûm etmiş, reddetmiştir. Özgür ülkelerde halkın reddettiği siyasetler bırakılır. Ancak İran’da elbette böyle olmayacaktır. Tanrılık taslayan ruhban, elbette halkın bu makul isteğini bile “İslâm’a savaş açmak” gibi görecektir. Kırk yıl önce tağut Şah’ı deviren halk, kırk yıl sonra arkasına takıldığı ruhbanın/Ahund’un tanrılık taslamaya başladığını görmüştür.
Tiranlar normal akıl sağlığına sahip değillerdir. Onlar her patırtıyı kendilerine yönelen bir düşmanlık gibi gördükleri gibi, bütün dünyayı da kendilerine düşman gibi görebilirler. Halkın feryâdı onlar için düşman nârasından başka bir şey değildir. Halkın her türlü masum isteği de yine onlara göre ajanların kışkırtmasıdır.



