2017 yılının başında bir makale yazmış ve sormuştuk: “Türkiye kuşatılıyor mu?” Cevabı, “Hayır!” idi. Bunun üzerine, anakronik bir beyin formatlaması içerisinde aklı arkada, yirminci yüzyılda kalmış, durumu kendince okumaya çalışan bazı insanlar, cevabımızı anlayamadı ve aleyhte yorumlar yazdılar. Bu yorumları önemsediğimizi söyleyemeyiz. Malûm, genellikle yorumlara bakmıyor, kendi yol haritamızı çoktan çizmiş olarak devam ediyoruz yolculuğumuza ve dünyayı okumaya. Gerekirse, tek başımıza!
“Türkiye kuşatılıyor mu?” sualimizin üzerinden bir yıl geçmeden, geldik 2018'in ülke ve dünya siyasetine. O hâlde burada durup geriye bakarak tekrar soralım: “Türkiye kuşatılıyor mu?”
Elbette, bu sefer de cevabımız “Hayır, kuşatılmıyor!” olacak, ama şunu da göğsümüzü gere gere söyleyeceyeceğiz: “Türkiye kuşatıyor!”
Nereyi mi, kuşatıyor? Tabiî ki Ortadoğu'yu, Amerika'yı, Asya'yı, Avrupa'yı ve Afrika'yı kuşatıyor! Lâfı uzatmadan bitirelim cümleyi: “Türkiye, dünyayı kuşatıyor!”
Ve Türkiye, Yahudileri kuşatıyor, Almanları kuşatıyor; kısaca Aryanikleri kuşatıyor. Ve Türkiye, ABD'yi kuşatıyor, İran'ı kuşatıyor, Rusya'yı kuşatıyor… Bu arada, İslâm devletlerini kuşatarak onların halklarını bağrına basıyor.
Ve Türkiye, tüm Birleşmiş Milletler’i kuşatıyor…
Durum, bu kadar fevkalâde ve bu kadar ayan beyan gören gözler için…
Eğer isterseniz, bu saydıklarımıza teker teker örnek verebiliriz. Ancak buna ne yerimiz, ne de zamanımız var. Bununla birlikte, şunları söylemeden de geçmemeliyiz: Malûm, 15 Temmuz 2016'dan bu yana bir buçuk sene geçmiş durumda. Bu arada olup bitenlere ana hatlarıyla bir göz atalım istiyoruz.
Hatırlanacağı gibi, başta Batı olmak üzere tüm dünyanın 15 Temmuz'da neler olup bittiğini anlaması için 2016 yılının tamamlanması gerekmişti. Yani 6 ay boyunca Batı ve bununla birlikte dünya, Türkiye'yi ve Türkiye'nin o gecesini deşifre etmeye ve Türkleri ve de tarihleri ile birlikte istikbâllerinde nasıl bir rol oynamaya soyunacaklarını anlamaya çalıştı. Anlayan anladı, anlayamayansa anlamadığını ikrar edip kenara çekilerek merakla seyre daldı. Yani 2016 senesi tam bir “Türk yılı” olarak başladı, lâkin henüz bitmedi.
Ondan sonraki yıl olan 2017’de neler olduğuna bakalım…
Amerikan seçimleri yapıldı, tüm dünya başka bir sonuç beklerken, sandıklarda tam bir sürpriz yaşandı ve seçimi Cumhuriyetçiler kazandı. Hem de Trump diye bir adam eliyle… Daha önce söylediğimiz gibi, 2017’nin başında Beyaz Saray’a gelen Trump, kendi siyaset döneminde Amerika'nın ve dünyanın meselelerini bırakıp, 1944’ten önce olduğu gibi içine çekileceğini ve Kanada gibi bir devlet olacağını açıkladı. Yani Amerika, parasını yiyerek daha fazla obezleşeceğini ilân ediyordu. Zaten bundan sonra onlara da bu yakışırdı kanaatimizce.
Ancak bu tavır, seçimlerin kaybedenleri Demokratlar ve onların ortakları Stuart Hanedanlığı ile “fesatçı para baronları”nın idealleri içerisinde yer tutmuyordu. Bu nedenle kaybedenler, ülkeyi terk ettiler. Ve bugünleri görmüşçesine, 1998’den beri, üzerine plânlar yaptıkları sarı Çin'e serdiler postu. Onlar seredursun, bu arada İngiltere'de darbe oldu. Birkaç ay sonra bir darbe de Suudi Arabistan'da yaşandı.
İngiltere, darbenin arkasından Türkiye'yi yanına alarak Pekin’e gitti ve Çin'de “Kuşak ve Yol Projesi”ni başlatıp demir İpek Yolu’nun katarlarının güzergâhını İstanbul merkezine bağladı. Oradan Londra'ya ekledi. Bu proje start aldığında Rusya da Çin’deydi. Hem de çekilen hatıra fotoğrafında, ev sahibinin bir yanında Erdoğan, diğer yanında Putin bulunmaktaydı. O hâlde Rusya ile Türkiye, küslüklerini bitirebilirlerdi. Bitirdiler de… Böylece başlayan yeni Türk-Rus ilişkisi, evrilerek “RİT Birliği”ne giden bir yola girdi. Buna bağlı olarak İran, Türkiye ile olan tarihî rekabetini rölantiye alarak kendine “Dur!” dedi ve “Pers İmparatorluğu tasavvuru”nda olabildiğince geriye çekildi.
Devam edelim İran üzerinden olanları anlatmaya…
2018'e iki gün kala başlayan İran “Gezi/Bahar kalkışması”nın sonlandırılması, yine Türkiye eliyle oldu. Şu an itibariyle “Tahran, Ankara'ya bir can borçlu!” demek de fakire düştü.
ABD’nin anti-Rex atağı ve hüsranı
Kuşak ve Yol Projesi ile birlikte Çin'de çökertilen kanlı para baronları ve Stuart ortaklığı dağıldı. Stuartlar, Windsorluların yanına döndü ve İskoçya'daki saraylarına 300 yıl sonra nihayet kavuştular. Bunun üzerine orta yerde sapsız kalan “küresel baron çetesi” yeniden Demokratlaştı ve Amerika'ya geri dönüş yaptı. Beyaz Saray'da oturmanın dayanılmaz ağırlığının şaşkınlığını yaşamaya başlamış olan Trump’u dört yönden kuşattı. Ya da görünmez bir el, Trump’un kuşatılmasını sağladı. Nasıl mı? Bu konuyu daha sonra görüşelim, olmaz mı?
Ve Pentagon'un Neo-Conlar ile Amerikan derinliğine sızmış olan Yahudi lobisinin entrikalarıyla Amerika, vazgeçti içine büzüşmekten ve yeniden dünya sahnesine çıkarak kendini Ortadoğu'da buldu üçüncü sefer. Ancak bu kez Türkiye’den epey uzakta bir yerde konuşlandırmıştı kendisini. Daha önce Türkiye ve devamla İran üzerinden kurguladığı Ortadoğu ile ilgili tasavvurunu, bu kez de Mısır üzerinden hayata geçirmek üzere anti-Rex’in güney kuşağı harekâtını başlattı. Buna bağlı olarak, Birleşik Arap Emirlikleri ile Suudi Arabistan’ı çekip yanına aldı. Bu bir alışverişti. Çünkü aldığına karşılık ve kesin olarak Katar’ı Türkiye'ye geri verdi. Böylece Katar, Ankara'yla olan ilişkisini, kendisini bir vilâyet mesabesine indirgeyerek sonuca bağladı.
Aynı günlerde, 15 Temmuz’dan bir hafta sonra, bu gece olup bitenleri en iyi anlayan tek dünya ülkesi anlamında Etiyopya, Türkiye'ye bağlılığını bir kez daha yeniledi. Afrika Birliği'nin başı olarak hareket eden Etiyopya'nın bu tavrı, bizim açımızdan Cibuti’tiyi Katar'a döndürdü ve Türkiye orada da bir askerî üs kazandı. Bununla yetinmedi ve Orta Afrika kuşağının rol modeli hâline geldi. Başta Somali olmak üzere başlattığı rol model durumunu Sudan üstünden yürüterek Tunus ve Fas'a kadar uzattı. Coğrafyada bulunan devletlerin tamamının Türkiye'nin yanında yer almasına göz yumuldu. Ne Fransa, ne Amerika ve ne de Çin bu konuda herhangi bir söz etti.
Bu arada Amerika, İsrail’i de yanına alarak bir Kuzey Irak referandumu plânladı. Hamle elinde patladı ve Washington, Irak'taki son kalesinde de yenildi. Böylece Irak, güney ve kuzeyi ile Türkiye'nin eksenine dâhil oldu. İran'la olan ilişkiler daha da sıkılaştı. Referandum hamlesinin ardından Amerika durmadı ve hiç hesapta olmayan bir Kudüs operasyonu plânladı.
Yenilen pehlivan (!) güreşe doymuyor
Ancak Kudüs'ün İsrail'in başkenti olduğunu deklare eden belgeye attığı uzun imza ile kalakaldı. Bu fırsattan da Türkiye yararlandı ve Ankara, İslâm ülkelerini İstanbul'da toplayarak onlardan biat aldı. Böylece Kudüs'te operasyon ters döndü ve Doğu Kudüs, Filistin Devleti’nin başşehri ilân edildi. Ama İsrail, Batı Kudüs'ü başkenti ilân etmek noktasında tek çift lâf etmedi. Güya destek toplamak için gittiği Avrupa ülkelerinden de eli boş döndü, hatta bir bakıma kovuldu. Netenyahu'nun ziyareti ters tepti. Papa, Kudüs konusunda Türkiye ile birlikte hareket edeceğini açıkladı. Almanya ile olan kavga, Berlin'in isteği üzerine sona erdi. Bir Alman bakan, bir Türk bakanına eliyle çay ikram etti. Ortamın sıcaklığı sebebiyle Cumhurbaşkanı’nın Almanya seyahati beklenirken, hiç de beklenmeyen bir şekilde Sayın Erdoğan, Fransa'ya gitti. Ve Macron ile Erdoğan, bundan böyle Fransa ile Türkiye’nin, başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın birçok meselesinde birlikte hareket edeceklerini ilân ettiler.
Bu deklarasyon, bir Fransız toprağı olarak nitelediğimiz Suriye meselesinin çözümünün nihayet başlayacağının ipucunu verdi bize. Zira yıllardır hep şöyle diyordu fakir: “Paris'e rağmen Suriye sorununu çözemezsiniz. Çünkü bu sorun ne Washington, ne Londra, ne Moskova eliyle sonlandırılır. İllâ Fransa, illâ Paris!”
Kudüs rüzgârı üzerinden devam edelim konuya...
Türkiye ve Filistin'in arzusuyla Birleşmiş Milletler'de oylanan Kudüs meselesinde, Amerika, çevirdiği entrikalara rağmen devlet hayatının en büyük politik yenilgisini yaşadı. Ve tüm dünya, bir anlamda İslâm ülkeleri gibi Türkiye'ye biat etme noktasına geldi.
Bitmedi, 2017'nin son aylarında Türkiye'ye karşı kışkırtılan Emirates ve Suudi Arabistan başta olmak üzere Ürdün ve birçok Arap ülkesi, Türkiye'nin tezi olarak ortaya atılan “Doğu Kudüs'ün Filistin'in başkenti olması” hususunda çalışacaklarını ilân ettikleri bir toplantı yaptılar. Oysa bunların sözü edilen ilk ikisi, kısa bir süre önce İsrail'in yanında olacaklarını ayan beyan deklare etmişlerdi. Kudüs bitti ama Amerika'nın operasyonu bitmedi. Geçen yıl boyunca Pentagon tırları, Kuzey Suriye terör şeridine silah yığınağı yapmaktaydı. Erdoğan'la yaptığı görüşmelerde, Trump’un bu konudaki olumlu yaklaşımı ve verdiği söze rağmen yığınak devam etti ve dört bin tırlık bir birikime ulaşıldı.
Hatırlayanınız olacaktır, makalemizin en başındaki soruyu yaklaşık bir yıl önce sormuş ve bugünlerdeki dört bin kamyona ulaşmış olan yığınak konusuna çok önceden değinmenin fazla abartılı bulunacağını, söz konusu öngörünün bir beka sorunu hâline geleceğini ve anlamsız bir korku üretmek olacağını düşünerek bu detaylardan bahsetmemiştik. Öyle ya, sadece şu soruyu sorup bırakmıştık geleceğe o günü: “Üç bin tırlık silaha karşı koyacak silah birikimi var mı doksan yıllık Türkiye'nin? Bu ülkenin silah envanteri hangi boyutta?”
O günlerde üç bin tır değil, belki otuz bin, belki de üç yüz bin tırdan söz etmek mümkündü. Ancak üzerinde durmaya gerek yoktu. Zira Kuzey Suriye orada, hududun hemen arkasında duruyordu. Biz de o gün, “Kimse bu araziyi alıp bir yere götürmüyor, götüremez de!” demiştik.
Yığılan silahlara gelince…
Silahların Türkiye’ye zararı, hacmi kadar olamaz. Kuzey Irak Kürtlerinin de Türk ekseninin dışına çıkma seçenekleri bulunmuyor. Teröristler ise zaten Kürt değiller; bu itibarla onlar, bugün arazide olsalar da yarın olmayacaklar. Sayın ki onlar, şimdilik Amerikan silahları ile Türkler adına Mîsak-ı Millî'nin bekçisi olmuş durumdalar.
Artık 2018’deyiz ve koca bir ayı bitirdik. Kudüs'teki seri hezimetin arkasından yine rahat durmadı ve açıkladı Amerika, sınırlarımızın ötesinde “Kuzey Ordusu” adı verilen bir askerî güç kuruldu.
Hatırlarsanız, geçen yılın başlarında da Suudi Arabistan, hâddi aşarak kalkmış ve adına “Güneyin Gök Gürültüsü” dediği bir ordu kuracağını açıklamıştı. Güya bu, İslâm devletlerinden oluşan bir ordu olacaktı. Bu fikre katılan otuz kadar devlet de mevzubahis ordunun çekirdeğini teşkil etmek üzere iki yüz kişilik birer askerî birlik ile gösteri yapmış ve bayraklarını dalgalandırmışlardı. Ancak fakir, o konuda yazdığı makalede meseleyi ciddîye almadığımızı söylemiş, “Bize göre coğrafyanın asıl gök gürültüsü gücü Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Ondan başka ‘ordu’ tanımayız!” diye eklemiştik.
Yine fikrimiz aynı! Bu nedenle Pentagon'un kurduğu “Kuzey'in Ordusu”nu da ciddîye almadığımızı söylüyoruz. Onunla birlikte ilân edilen otuz bin kişilik Sınır Koruma Ordusu da aynı anlama gelmekte… Ama yine de insan sormadan edemiyor: Bu hamleyle kimin ve neyin sınırları korunmak isteniyor? Bu güçle korunacak olan sınırlar, yamalı mitile döndürülmüş olan Suriye'nin sınırları mı? Suriye'de ülke ve devlet mi kalmış ki sınırlarını korumaya ihtiyaç duyulsun? Korunması gereken sınır Türkiye'nin sınırı ise, onu zaten Türk Devleti kendi ordusuyla yapmakta… Yok, eğer Irak’ın sınırlarının korunmasından söz ediliyorsa, zavallı Irak, Suriye'den beter! Onun da korunacak sınırı mınırı yok! O hâlde bu “sınır gücü”nde yer alan “sınır” sıfatı ne anlama geliyor?
Bu mânâda hiçbir şekilde analiz edilemez bir absürt durumla karşı karşıyayız. Sadece söylenecek söz şu olsa gerek bu hususta: Anladığımız kadarıyla Amerikan paşaları “ordu mordu” diyerek Türkiye'yi kışkırtmak istiyorlar. Ve son arzuları, kışkırtılan Türkiye'nin bölgeye girmesi... Lâkin koca koca “Pentagon generalleri” bilmiyorlar mı ki hepi topu otuz bin kişi olduğunu ilân ettikleri bir gücün dört yüz bin kişilik ordu besleyen Türkiye'nin dişinin kovuğuna yetmeyeceğini? Elbette biliyorlar. O hâlde niye bu tavır?
Efendim, yukarıdan beri dedik ya, Türkiye'ye bir zafer daha armağan etmek ve ülkeyi bir level daha üste çıkarmak için!
Artlarına bakmadan kaçacaklar!
Türkiye’nin Afrin üzerine plânı neydi? Hani “bir gece ansızın” gelinecekti? Hani askerî sırdı? Nerede kaldı askeriyenin kozmik plânları? Sanki Ankara, askerî operasyonunun PR’ını yapar gibi bir tutum içinde… Türkiye, bir motto hâline getirdiği “Bir gece ansızın gelebiliriz!” gizemine rağmen, tüm dünyaya yaptığı harekât öncesinde reklâm geçti sanki haftalar öncesinden. Hani denir ya “Polis otoları suç mahalline giderken neden siren çalar?” diye, durum tam da bunun gibi! Burada duralım ki, manzaranın fotoğrafını çekerken alay ettiğimiz sanılmasın. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile alay eder miyiz? Hâşâ! Gerçekten de Türkiye, operasyondan önce “Ben geliyorum, kaçın!” demekte. Çünkü bu görüntü, “Büyük Suriye Operasyonu”nun bir parçası! Anlamak zor, ama inanın durum bu!
Belki bu makalemiz yayınlanmadan, bahis mevzuu operasyon başlamış olacak. Çünkü Ocak ayının son yarısından başlamak üzere Şubat, operasyon ayı olacak.
Fakat bunun öyle bir operasyon olacağını sanmaktayız ki, hani birkaç yıl önce DAEŞ militanları Suriye'den kalkıp Irak’a dalmış ve Musul'a sadece dokuz yüz kişilik bir güçle girmişti de orada yerleşik binlerce kişilik Bağdat Ordusu tek kurşun dahi atmadan, hatta silahlarını dahi bırakıp Samarra’ya kadar kaçmıştı ya, işte onun gibi bir şeyle karşı karşıyayız! Hadi o kadar olmasa da, ona yakın bir tarih tekerrüründen söz ediyoruz. Kısaca, kısmetse silahlarını bırakıp kaçan bir başka başıbozuk Kuzey Ordusu’na şahit olacağız yakında.
Dikkat edin lütfen, “Silahlarını bırakıp kaçacaklar!” diyoruz. Hem de dört bin tırlık pırıl pırıl Amerikan silahlarını… Hani Cumhurbaşkanı diyordu ya “Bize parasıyla dahi vermedikleri silahları teröristlere parasız veriyorlar!” diye, eğer iddiamız doğru çıkarsa, “Amerika ile Türkiye'nin silah ticareti böyle olacakmış meğer” diyebiliriz.
Ve yine doğru çıkarsa iddiamız, inşallah bu operasyonun sonunda PYD teröristleri ya da Kuzey Ordusu değil, bizzat Amerika, Türkiye'nin karşısında bir kere daha hezimete uğrayacak. Neden mi? Çünkü böyle olsun isteniyor da ondan…
Niye mi? Çünkü Matruşka aklın bilmem kaçıncı katmanında Türkiye, dünyanın yeni Amerika’sı olmak üzere plânlanmış durumda...
Anladığımız o ki, derin Matruşka akıl bu konuda derin Türk aklı adına Cumhurbaşkanı Erdoğan'la el sıkışalı aylar oldu. Yani anlaşma tamam!
Fakat bu dünya plânının hayata geçmesi için “Eski Amerika”nın yenilmesi lâzım. Yani Yeni Amerika'nın ortaya çıkabilmesi için, cesedi çiğnenen “Eski Amerika” fotoğrafının dünyanın gözüne sokulması lâzım. Yoksa kimse inanmaz buna! Başta da Eski Amerika ve Yeni Amerika...
Hatırlayın lütfen “Savana Aslanları” belgesellerindeki durumu… Şöyledir: Yaşlanmış ve çaptan düşmüş mevcut aslanın krallığının devrilmesi için, şartların ortaya çıkardığı genç ve güçlü aslan, krallığını ilân etmek üzere selefini, keskin pençeleriyle paramparça etmelidir. İşte bunun gibi bir durum yaşanmakta şu an!
Savulun, ormanların yeni kralı geliyor!
Türkiye bu nedenle kükrüyor “Bir gece ansızın gelebilirim!” diye ve yaşlı Amerikan aslanına böyle meydan okuyor. Zira yaşlı aslanın gücünün pare pare tüketilmesi lâzım…
Yukarıdan beri sıralayageliyoruz, görünen o ki Eski Amerika, adım adım geriliyor ve Yeni Amerika, zafer üzerine zafer kazanarak adım adım ilerliyor. Dünya ölçeğinde rol kesiyor iki Amerika da. Hem kendi kamuoylarını, hem de dünyanın kamuoyunu inandırmak için… Bizim tespitimiz bu.
Dışarıda böyle oluyor da içerideki durum ne? Bir de buralara bakalım…
Siyaset ormanlarının arslanı Erdoğan, burada da zafer zafer geliyor. İşte bu nedenle fakir, bir aydan beri “Türkiye ulusalcılaşıyor!” diye makale üzerine makale yazıyor. Çünkü Türkiye'nin yeni dünya Amerika’sı, Erdoğan'ın da yeni “World President” olması için Türk halkının titreyip kendisine dönmesi lâzım. Yani üç yüz yıldır kendisini maymuna çeviren taklitçiliği bırakması lâzım! Başka başka ekollerin edilgen yolcusu olmaması lâzım! Kısacası Türklerin, Türk olmaları lâzım! Buğday benizli eski Türk olmaları lâzım!
Bu nedenle Türkiye siyasetinin iki ucundan da “yerli ve millî” ya da “yerli ve ulusalcı” formata çevrilmesi, öze dönmesi gerekiyor. İngiliz, Amerikan, Alman, Rus ve hatta Arap ekolü de neymiş? Karar verildi bir kere! Türkiye, artık bu ekollerin munis, edilgen ve hazır müşterisi değil artık! Bu nedenle Devlet Bahçeli, derin Türk aklının eseri olarak partisini ikiye ayırıp Türkiye'nin altına seriyor ve kendisini yok etme pahasına, siyâsî rakibi olan Erdoğan'ın yanında yer alıyor. Partisini yok etme pahasına, 2019'da Cumhurbaşkanı adayının Erdoğan olduğunu söylüyor. Partisini yok etme pahasına, olası ittifakın “Millî Mutabakat”a dönüşmesi için elinden geleni yapıyor. Partisini yok etme pahasına, 2019’dan, hatta 2023'ten sonra da Erdoğan felsefesinin yanında olacağını ilân ediyor.
İşte, bu nedenle, neredeyse Türkiye'yi bölme ve başka bir devlet oluşturma noktasına gelmiş olan PKK çökertiliyor ve ne idüğü belirsiz Kürt faşistlerinin Türkiye üzerindeki emelleri yok ediliyor! Söz konusu emel Suriye'ye kaydırılmıştı birkaç yıldan beri. Şimdi de operasyon Suriye üzerinde… Hain emel, orada bitirilme kıvamına gelmiş durumda. Bu yüzden bunca sancı çekiliyor.
Söz konusu terör örgütünün siyasetteki uzantısı HDP, neredeyse bitmiş durumda; sesi soluğu kısılmış… 1960 Askerî Darbesi öncesine döneceği ve 2019 yılındaki ittifakla birlikte CHP içinde eriyeceği gözlemlenmekte… Bugünlerde eski Eş Genel Başkan Selahattin Demirtaş'ın yerine geçecek bir Türk başkandan söz edilmesi boşuna değil. Tıpkı 2019 yılında CHP'nin ulusalcı bir Türk partisine dönüşmesinin kaçınılmaz olduğu gibi...
Sonuç
Yukarıda saydıklarımızın dışında, her şeye rağmen Türkiye büyüyor. Ve 2017 yılında, dünyanın en hızlı büyüyen ülkesi durumuna geldi. Önümüzdeki yıllar için de bu umut saklı. Hem de Batılı kredi derecelendirme kuruluşlarınca konulan çıtayla birlikte yükseklere kaldırılıyor. İşte bu nedenle Türkiye, dünyanın en büyük yatırımlarını yapıyor! Küresel anlamda ekonomik saldırıları bir iki hafta içerisinde püskürtüyor. Zira Türkiye'nin ekonomik sahada da zaferlere ihtiyacı var.
Bu nedenle yapılıyor saldırılar. Yani Türkiye bu katmanda da zafer kazansın diye... Hatta duydunuz mu bilmem, paranın hanedanlığının büyük patronu Rothschild, yeni adresi Çin'den ses veriyor “Türkiye'nin zenginleşmesine yardım edeceğiz!” diye. Kısacası, 2023 yılına doğru Türkiye'nin her sahada, her alanda zafer üzerine zaferler kazanarak ilerleyeceğini söyleyebiliriz. Ancak bu satırda, ülkenin tek bir eksiği olduğunu da belirtelim. O eksik ne mi? Onu da bir başka makalemizde açıklarız inşallah. Fakat şunu eklemeden geçmeyelim: Bundan sonra yapılması muhtemel bir atakla yer yerinden oynayabilir. Zaten o hamleyle birlikte, eksik olan argüman tamamlanacak ya da tamamlanma süreci başlayacak gibi duruyor. Şimdiden hayırlı olsun inşallah!
Efendim, adımız gibi eminiz, bu yıldan başlayarak gelecek yıllarda -gerçek ya da mizansen- her nasıl olursa olsun, peş peşe gelen zaferlerle Türkiye level üzerine level atlayarak zirveye olan yolculuğunu sürdürecek!
Türkiye yukarı doğru çıktıkça Amerika aşağı doğru düşecek kaçınılmaz olarak. Avrupa ise zaten yerinde saymaya başlayalı çok oldu. Problem olan iki ulus var: Yahudiler ve Rusya… Karanlık bir ruh olup devletlerin kılcal damarlarında dolaşmaya alışmış olan Yahudiler, bu alışkanlıklarından sıyrılıp bedenleşmeye ve iki küçük bölgede ikâmet etmeye direniyorlar. Rusya ise “Sovyet kutbu” olmaya alışmıştı, bu nedenle kazanımını kaybetmek niyetinde değil. Dünyanın kaderini yazanlar ise Rusya’yı bu hâliyle yeni haritaya oturtamamakta. Çünkü yeni haritada Rusya’nın durumu “fili tilki kafesine sığdırmak” gibi bir anlam ifade etmekte hem coğrafî, hem de siyâsî olarak. Ancak onların tırnaklarını çekmek ve “munis koyunlar” hâline getirmek için de bir plân olmalı. Bu plânı yapacak olan da Türkiye… İşte bu kadar mühim bir geleceğin yolcularıyız biz Türkler! (Allah-u âlem.)
Unutmayın ki Türkiye ve Türkler olarak doğru yerde duyuruyoruz. Yüce Allah, doğru yerde duranın yanındadır her daim. Ve O Yüce Yaratan, doğru yerde durana doğru yerde durmayanlar eliyle de yardım eder. İşte bunun için kazanıyor Türkiye birkaç yıldan beri! Bunun için zaferlerle yürüyor istikbâle doğru. İnşallah, bundan böyle asla duraksamadan yürüyeceği konusunda kuşkumuz yok. Sizin de kuşkunuz olmasın!
Bununla birlikte, son cümle olarak şunu eklemek istiyoruz bilinsin diye: İtiraf etmeliyiz ki, Matruşka aklının “A plânı” içerisindeyiz. Bu iyi midir, kötü müdür? Tartışması sonra yapılır. Burada duruyor ve soruyoruz Ankara'ya: “Deyin hele ağalar, dünya zirvesine yapmakta olduğu zorlu tırmanışta Türkiye’nin özüne ait bir B plânı var mı?”
Yine araya giriyor ve diyoruz ki, “Elbette Türkiye'nin özüne ait bir B plânı var! Türklerin derin devlet aklının temsilcisi olarak Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın B plânı, yukarıda sözünü ettiğimiz A plânının tam da kalbinde saklı!
Yani Firavun’un sarayında Mûsâ büyüyor!



