Zulmün düzen diye yutturulduğu dünya

Yaşadığımız kürre-i arzda Müslüman ülkelerin ve gönül coğrafyamızın hâl-i pürmelâli yürekleri yakıyor. Asya’dan Afrika’ya, Avrupa’dan Amerika’ya bütün dünyada Hakk’a savaş açanlara karşı yapacağımızın reçetesi bellidir. Binnetice deriz ki, “İslâm’sız yaşanabilir bir dünya inşâ edilemez! İslâm’sız, başkalarına, başka kültürlere hayat hakkı tanınamaz! İslâm, dünyada sulh ve selâmetin, adalet ve merhametin, kardeşlik ve hakkaniyetin teminatıdır! Tarih bunun ispatıdır”.

KUR’ÂN-ı Kerîm’de ifade edildiğine göre, insanların yaratılıp bu dünyaya gönderilmesinin gaye ve hikmeti, kâinatın yaratıcısını tanıması ve O’na iman edip ibadet etmesidir (Zâriyat, 56).

Akıl, insanın bu yaratılış gayesini tek başına kavramaktan acizdir. Bazı kelâm âlimlerinin iddia ettiği gibi, insanın aklıyla Cenâb-ı Hakk’ın varlığını anlayabileceğini kabul etsek bile, O’na nasıl ibadet yapacağını, rızasını nasıl kazanabileceğini akıl tek başına idrak edemez. Aklı kutsamak ve Dehriyye felsefî görüşe kapılmadan aklı tarif etmek gerekir. İşte peygamberlere bu cihetle büyük ihtiyaç vardır.

Cenâb-ı Hakk, insanlar arasından seçtiği bu mümtaz kullarına bütün emir ve yasaklarını bildirmiştir. Onlar da Cenâb-ı Hakk’tan vahiy yoluyla aldıkları bu hükümleri, önce herkesten ziyade kendileri yerine getirmişler, sonra da diğer insanlara duyurmuşlar, kâinatın Yaratıcısını onlara tanıtmışlardır.

Toplumda düzen ve asayişin sağlanması, fertlerde huzur ve mutluluğun temini, zulüm ve haksızlıkların önlenmesi, peygamberlik müessesesinin varlığına bağlıdır. 

Âdem (as) ve Havva (ra) ile başlayan insanlık ailesi, bir düzen ve disipline bağlı olması gerektiği emri ile muhatap oldu. Kabil, kardeşi Habil’i haksız yere öldürerek bu düzene ve disipline karşı gelen ilk insan oldu.

Kur’ân’ı mealinden bile okuyan herkes görebiliyor ve idrak ediyor ki, Allah-u Teâlâ, kulu ve resûlü Hazreti Muhammed’e (sas) geçmiş peygamberlerin ümmetleri ve o ümmetlerin içinden peygamberlerine iftira atan, -hâşâ- yalancılıkla suçlayan müşrikleri misal veriyor.

Yine toplumlara gelen resullerin ve nebîlerin geldikleri ümmetlerine ilk tebliğleri, “Lâ ilâhe illâ-Allah” ikazıdır. Yani “Allah’tan gayrı ilâhlar edinmeyin ve Allah’ın şeriatı/düzeni ve yolundan başka düzenler/yollar edinmeyin!”…

Ümmetine ilk önce Tevhid inancını belleten Hazreti Muhammed’in (sas) risaletinin başlangıcı da böyledir. Tevhid, en kısa ifadesiyle “Lâ ilâhe illâ-Allah”, “Allah’tan başka ilâh yoktur demek ve bu inancın gereklerini tüm benlikle hissederek yaşamaktır. Ancak Tevhid’e ulaşmanın yolu, insanın öncelikle sahip olduğu yanlış inançlardan kurtulmasıdır.

Kelime-i Tevhid’de “lâ” yani Allah’tan başka tüm ilâhların nefyedilmesi, gerçek Tevhid’e erişmenin ilk şartı olarak zikredilmiştir. Dolayısıyla Resûlullah (sav) da risalet vazifesine bu noktadan başlamıştır. Bütün bâtıl inançlar nefyedildikten sonra ise onun yerine sahih akide “illâ-Allah” ile yerleştirilmiştir: “De ki, ‘Ey kitap ehli! Sizinle Bizim aramızda müşterek olan bir söze (Kelime-i Tevhid’e) geliniz. Allah’tan başkasına tapmayalım, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın!’. Eğer yüz çevirirlerse, işte o zaman, ‘Şahit olun ki, biz Müslümanlardanız’ deyiniz.” (Âl-i İmran, 64)

***

Hazreti Muhammed (sas) Son Peygamber olduğu ve bundan böyle resûl gelmeyeceği emredildiğine göre, semavî dinleri ve kitaplarını tahrif edenlerin firavunlara rahmet okutan yeni düzenleri ve kurdukları imparatorluklar, insanlığı zulmün girdabına ve modern kölelik deryalarına gark etmiştir.

Bidayetten günümüze hak ile bâtılın mücadelesi bu minvâl üzere olmuştur. Günümüzde de yaşadığımız anarşinin, terörün ve her türlü beşerî zulmün müsebbipleri, “Lâ ilâhe illâ-Allah” davetine icabet etmeyip kendi servetlerini, hırslarını, ideolojilerini, kurdukları beşerî “izmlerin” putlarına taparlar. Ehl-i dil, insaf ve ilim ehlinin teslim ettiği bârika-i hakikat şudur: Batı uygarlığı nesebe dayanır. “Ben”e yani… Nesep, kişinin kendisini, “ben”ini merkeze yerleştirmesidir. O yüzden Batılılar “Benim derdim seninle” derler. Modern sömürgecilik ve emperyalizm tarihi buna tanıklık eder.

İslâm medeniyeti ise edebe dayanır. Hakikate yani... Edep, kişinin Yaratıcı karşısındaki konumunu bilmesidir. O yüzden Müslümanlar “Benim derdim benimle” derler. Nesebe, bene dayanan bir uygarlık türdeşler üretir. Nesebini, benini önceleyen, varlığın hiyerarşik yapısını yerle bir ederek kendini, benini tanrılaştırmaya yeltenen bir uygarlık, herkesin barış içinde, kendi olarak yaşayabileceği bir dünya, bir düzen veya bir dünya düzeni kuramaz. Tek kaygı ben ve benin hegemonya kaygısı olduğu için, şiddete dayalı ilişki biçimleri geliştirir, o yüzden de herkesin nefes alabileceği bir düzen tesis edemez.

Edebe dayalı bir medeniyet, varlığın ontolojik düzenine müdahale etmediği ve hiyerarşik yapısını özenle koruduğu için her varlığa ve her şeye hakkını verir, herkesin ve her şeyin hak ve hukukunu gözetir. Edebe dayalı bir medeniyet benini merkeze almadığı için bencilleşmez, insanlar, varlıklar ve dünya üzerinde hâkimiyet kurma kaygısı gütmez; hem hakikatin izini sürme kaygısıyla hareket eder ve hakikati bütün görünür görünmez yönleriyle idrak etme cehdi gösterir, hem de bütün varlıklar ve insanlar arasında adaleti, hakkaniyeti, merhameti hâkim kılma kaygısıyla hareket eder. O yüzden sadece kendisi gibi inananlar arasında değil, bütün insanlar ve varlıklar arasında kardeşlikler yeşertir.

İslâm tarihine yakından bakınız, Müslümanların, tarihlerinin her döneminde sadece Müslümanların değil, herkesin haysiyetini koruma mücadelesi verdiklerini görmekte zorlanmazsınız.

Bugün İslâm ülkelerindeki gözyaşı, hüzün ve yıkılan kadim şehirlerin pay-ü mâl edilen kültür varlıklarının birinci derecede sorumluları, “Lâ ilâhe illâ-Allah” düsturunu bırakıp İlâhî emre karşı bayrak açan firavun zihniyetli liderler ve emperyalist ülkelerdir. Bu kan dökücü güruhun sömürü çarklarını döndürürken kimi zaman cici demokrasi havucunu uzatırlar, kimi zamansa ülkelerin kalkınmışlık seviyesine göre değişik hile ve desiseleri süslü kalıplarla takdim ederler.

***

İsterseniz biraz da çuvaldızı kendimize batıralım…

Yaşadığımız kürre-i arzda Müslüman ülkelerin ve gönül coğrafyamızın hâl-i pürmelâli yürekleri yakıyor. Asya’dan Afrika’ya, Avrupa’dan Amerika’ya bütün dünyada Hakk’a savaş açanlara karşı yapacağımızın reçetesi bellidir. Binnetice deriz ki, “İslâm’sız yaşanabilir bir dünya inşâ edilemez! İslâm’sız, başkalarına, başka kültürlere hayat hakkı tanınamaz! İslâm, dünyada sulh ve selâmetin, adalet ve merhametin, kardeşlik ve hakkaniyetin teminatıdır! Tarih bunun ispatıdır”.

Gelin, yine edeple kenara çekilip sözü Kur’ân’a bırakalım:

“Hepiniz toptan Allah’ın ipine (Kur’ân’a) sımsıkı sarılın, (onu hayata hâkim kılın, ihtilaf ve tefrikaya düşüp fert fert, grup grup) parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki (İslâm) nimetini hatırlayın; hani siz birbirinize düşman (kabileler) idiniz de (Allah) kalplerinizi (İslâm’da) birleştirdi, işte onun (İslâm dini) nimetiyle (hepiniz) kardeş oldunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan sizi (İslâm ile) O kurtardı. İşte Allah, ayetlerini size böylece açıklıyor ki doğru yola eresiniz.” (Âl-i İmran, 103)

Vesselâm…