Zorunlu eğitim üzerine -1

Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte temel eğitimin ne kadar süre zorunlu olacağı ve hangi çatı altında birleşeceği oldukça tartışılmıştır. Bu süreçte çeşitli sosyo-ekonomik nedenler, okullaşmada istenen hedeflere ulaşılmasını imkânsız kılmıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında 3 yıl olan zorunlu eğitim daha sonra 5 yıla çıkarılmış ve bu uygulama 1997 yılına kadar devam etmiştir. 1997 yılında 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nda yapılan bir düzenleme ile zorunlu eğitim kesintisiz 8 yıl olarak yasalaşmıştır. Bu süreç, oldukça tartışmalı ve ideolojiktir. Zira amaç, sadece kesintisiz eğitim değil, o süreçte gündemi yoğun meşgul eden İHL orta kısımlarının kapatılmasıydı.

AŞAĞIDA okuyacağınız yazı, 2021 yılında Ege Üniversitesi’nce düzenlenen uluslararası bir sempozyumda sunulan bildirimin içeriğini kapsamaktadır. Son aylarda tartışılan zorunlu eğitimin tamamen bir yanlıştan ibaret olduğunu ilk anlardan itibaren savunan ve her ortamda konuşan biriyim. Zamanın düşüncelerimi haklı çıkarmış olmasına asla sevinmiyorum. Sadece o günkü yazdıklarımı paylaşmak istedim. Yazı uzun olduğu için ikiye ayırmayı uygun buldum.

***

Eğitim, insanlığın kadim eylemlerinden birisidir. Bundan dolayı her toplum kendi değerlerini üretme, yeni nesillere aktarma, ideolojik tavır geliştirme gibi eylemler için eğitimden beklenti içine girer. 

Bugün herkesin bir şekilde parçası olduğu, hayatının belli bir dönemini harcamak zorunda kaldığı, zorunlu kamu eğitiminin geçmişi çok eski değildir. 

Eğitimin bütün insanlar için bir zorunluluk olarak ortaya çıkmasının iki boyutu vardır. Bunlar, modern devlet ve modern ekonomi yani kapitalizmdir. Eğitimde uzak hedefler politik felsefeyi yansıtır; eğitim hizmetlerinin yönünü ve varmayı planladığı amaçları işaret eder. Genel hedefler bir bakıma uzak hedeflerin yorumu veya dökümüdür. Özel hedefler ise öğrenciye kazandırılması uygun görülen nitelikler, davranışlar ve değerlerdir. Türkiye’deki Eğitim Fakültelerinde eğitimin tanımı yapılacağı zaman ilk akla gelen, eğitim bilimcisi Selahattin Ertürk’ün geliştirdiği tanımdır: “Eğitim bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir.” Çoğunlukla yanlış anlaşıldığı gibi buradaki “istendik” kelimesi, bireyin istediği değişiklikten çok, eğitimi planlama konumunda olanların, bireylerde gerçekleştirmek istedikleri değişimi ifade etmektedir. Bir anlamda yetiştirilmek istenen insan tipinin planlanması, iyi bir eğitim mühendisliğinin sonucudur. Eğitimde uzmanlık bakış açısıyla ideolojik bakış açısının çatışır. Bu, Türkiye’de sıklıkla yaşanan bir durumdur. O kadar ki aynı iktidar yönetiminde dahi her bakan değişimi birçok değişime kapı aralar. Bu ise iktidarların eğitim uzmanlarınca hazırlanmış ciddi bir eğitim politikalarının olmadığı ve dönemsel eğitim politikaları sürdürdüğü anlamına gelir. 

Bu çalışmada Türkiye’de hâlen uygulanmakta olan on iki yıllık kesintisiz eğitim süreci hem eğitim hem ekonomi hem sanayi ve hem de sosyolojik boyutta değerlendirildi. Sonuç olarak eğitimin zorunlu olmasından ziyade eğitimin sevdirilmesi ve eğitimli insan farkı gösterilerek gençlerin kendiliğinden okumaya yönlendirilmesi sağlanmalıdır. Okumak istemeyen, okumayı sevmeyen ve zorla okullarda tutulan gençler, her türlü yasal olmayan yollara kolaylıkla akabilmektedir. Bu durum, hem toplum güvenliği açısından ciddi bir sorun, hem de eğitimde verimsizliktir. Bundan dolayı toplum dinamizmini olumsuz etkileyen on iki yıllık bu zorunlu eğitiminin kesintili olmasının her anlamda toplum yararına olacağı düşüncesindeyim.

Bilgi ve iletişim çağı olan bu yüzyılda eğitim, her alanda en önemli bir aktör konumuna yükselmiştir. Uluslararası toplumlarda, eğitimin yetersiz kaldığı düşüncesiyle tüm nüfusun hiç olmazsa lise eğitimi alması planlanmıştır. Bu maksatla 1970’li yıllardan sonra OECD ülkelerinde üniversite öncesi eğitimin süresi uzatılarak lise eğitiminin genç nüfusun tamamına yaygınlaştırılması yönünde politikalar oluşturulmuştur. 

Her çağın şartları, insanları sahip oldukları imkânlara göre değişim ve dönüşüme yöneltir. Her alanda var olabilmek, bilimsel alt yapı gerektirir. Bunun öncelikli yolu da eğitimdir. Toplumların sadece bilimsel altyapıları değil, bilimsel pozitif ivmeleri ve pozitif momentumları da toplumları çağın öncüsü yapabilir. Bunun için nitelikli insan gücü ve bu güç için de nitelikli eğitime ihtiyaç vardır (Gündüz, 2018). Eğitim, bir davranış modeli ve bir alışkanlıktan öte bilimsel alt yapısının iyi kurgulanması gereken yüksek frekanslı bir müzikaldir. Eğitimcilere göre bunun yollarından biri de eğitim sisteminde düzenli yeniliğe gitmektir. 

Eğitimdeki değişimler, sadece uluslararası toplumlara uyum sağlamak için değil, o ulusun temel dinamikleri ve her alandaki yaşam modelleri dikkate alınarak yapılır. Tek düze bir eğitim sistemi hiçbir milletin fıtratına uygun değildir. Eğitimin millî olabilmesi, medeniyet ve kültürü referans almasıyla orantılıdır. Farklı kültürlerden devşirilen bir eğitim sistemi her boyutta başarı sağlayamaz. Amaç, bilimsel ve teknolojik sahada yarış ise, bunun yolu nitelikli eğitim ve eğitime atfedilen değerlerden geçer. 

Her ülke için temel eğitim, o toplumdaki halkların sahip olmaları gereken ortak bilgi, beceri ve davranışlarını ifade eder. Toplumların temel eğitimlere katkıları kendi kültürlerinin farklı bir açılımıdır. Eğitimin amaçlarından biri de iyi vatandaş yetiştirerek, kültür ve medeniyetin eğitim yöntemleriyle kazandırılıp kalıcı hâle getirilmesidir. Temel eğitim yasal bir haktır. Bu hak, bireyin ilgi ve kabiliyeti doğrultusunda asla zorlanmadan ve devlet zoru olmadan kullanılabilmelidir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde, “Herkes eğitim hakkına sahiptir. En azından ilk ve temel seviyede eğitim zorunlu ve devlet okullarında parasızdır…” denilmek suretiyle bireylerin tercihine imkân tanınırken, bazı eğitimcilere göre de bu, zorunluluktur.

Devletin her alanda (sosyal, tarım, hayvancılık, sanayi, kültürel) kalkına bilmesi, halkın refah düzeyinin iyi olabilmesi, bilim, teknoloji ve endüstride hızlı gelişmelere ayak uydurabilmesi bireylerin nitelikli eğitim almasına bağlıdır. Eğitim denilince sadece süreli okulların önemsenmesi, meslekî eğitimlerin (çıraklık- kalfalık) üzerinde yeterince durulmaması, zanaatın yok olmasıdır. Zorunlu eğitimler, farklı ülkelerde farklı sürelere sahiptir. Birçok ülke zorunlu eğitim süresinin artırılmasını hedeflemiştir. Türkiye de bu ülkelerden biridir. Sadece ABD’de 50’nin üzerinde farklı süreli eğitim sistemi vardır. Her coğrafyada yaşayan halkın eğitimi farklılık içerebilir. Bu, çok boyutlu analiz edilmesi gereken bir konudur.


Eğitim, uygulamalı bir alandır; yapılacak her türlü yeniliklere tüm paydaşları dahil etmek gerekir. Eğitimin sorunları ideolojik yaklaşımlarla değil, problemin odağında, toplumun talepleri dikkate alınarak çözülebilir. Eğitim, bütüncül yaklaşımların mutlak bir sonucu olduğu için eğitim sistemleri, bu doğrultuda analiz edilir, çözümler aranır.


Türkiye’de zorunlu eğitime bakış

Herkesin bir şekilde parçası olduğu ve hayatının belli bir dönemini harcamak zorunda kaldığı zorunlu eğitimin geçmişi çok eski değildir. Eğitim bilimcilerine göre bu, Haçlı Seferlerine kadar uzanan Avrupa hümanizm hareketi ve ardından gelen Rönesans ile Reform birikiminin teknolojiyle transferi sayesinde gerçekleşen Sanayi Devrimi’nin meydana getirdiği yepyeni bir zihniyetin sonucudur. Bireyler, geleneksel zihniyet ve yaşantıdan uzaklaştırarak, farklı bir devlet yapısına, yani yeni bir ekonomik, sosyal ve kültürel tarzda kurgulanmış ve adına “modern” denilen hayata yönlendirilmiştir. Bu yeni modelde devlet-birey ilişkileri ile birbirlerine karşı olan sorumluluk ve beklentiler yeniden tanımlanmıştır. Modern hayat, meşruiyetini tesis için kendine özgü kurumlar ihdas ederek “modern eğitim sistemini” oluşturmuştur. 

Temel amacı, bilginin kaynağı, öznesi, üretim tarzı, meşruiyeti ve aktarımı gibi konularda Orta Çağ felsefesinden kökten uzaklaşmak olan bu sistemin en kuvvetli zamkı modernlik, ekonomi ve eğitim olmuştur. Bundan sonra devletler eğitime, o güne kadar görülmemiş ölçüde önem atfetti ve bütçe ayırdı. Kanunların ruhunu oluşturan temel yasaların felsefesi, coğrafya, iklim, din, özgürlük, üretim ve yönetim biçimi, ticarî faaliyetler ile örf ve adetler arasındaki uyumlara vurgu yapar. Ülkemizde ise eğitim felsefesinin tarihsel gelişimi incelendiğinde, karmaşık bir durum görülür. Tanzimat döneminden itibaren toplum için neyin iyi ve kötü olduğuna yönetim karar vermiş, eğitim sistemi çoğunlukla farklı kültürlere ait reçetelerle şekillendirilmiş ve bu doğrultularda eğitim verilerek üstün ve farklı bir sınıf oluşturulmuştur. Yenileşme ve batılılaşma hareketinin başladığı 19. yüzyıldan itibaren ülke şartlarına uygun bir eğitim sistemi geliştirilememiştir. Sıkıntılı ve sıkıntısız süreçlerin tamamında eğitimde uzman yöneticiler yerine daha çok siyâsî otorite yetkili olmuş ve eğitim, ideolojik sarmaldan çıkamamıştır. Eğitim bürokrasisi, eğitimci kişiliklerinden ziyade ideolojik tutuculuklarıyla öne çıkmış ve çok defa da ülke gerçeklerinden uzak olmuşlardır. Transfer eğitim sistemleri de halkın beklenti ve değerleriyle örtüşmemiştir. 

Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte temel eğitimin ne kadar süre zorunlu olacağı ve hangi çatı altında birleşeceği oldukça tartışılmıştır. Bu süreçte çeşitli sosyo-ekonomik nedenler, okullaşmada istenen hedeflere ulaşılmasını imkânsız kılmıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında 3 yıl olan zorunlu eğitim daha sonra 5 yıla çıkarılmış ve bu uygulama 1997 yılına kadar devam etmiştir. 1997 yılında 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nda yapılan bir düzenleme ile zorunlu eğitim kesintisiz 8 yıl olarak yasalaşmıştır. Bu süreç, oldukça tartışmalı ve ideolojiktir. Zira amaç, sadece kesintisiz eğitim değil, o süreçte gündemi yoğun meşgul eden İHL orta kısımlarının kapatılmasıydı. 

Her ülkede olduğu gibi ülkemizde de eğitim kurumları ve eğitime ilişkin düzenlemeler ilgiyle izlenir. Eğitimde, pozitif ivmenin yakalanabilmesi ve hedeflere ulaşılmasının önemli bir boyutu da toplumdur. Bunun için toplumun psikolojik endişelerinin giderilmesi gerekir. Bu şartlarda eğitim köklü bir “millîlik” unvanı alabilir. Bu hususta eğitim tarihimiz iyi bir sınav verememiştir. Eğitim sistemlerinde ortaya çıkabilecek sorunlar karşısında sergilenecek tutumların ve önerilerin dikkate alınması ve ülke gerçeklerine uygun modellerin oluşturulmasında sosyolojik temellerden uzaklaşılmaması gerekir. Eğitimle ilgili bütün planlı faaliyetler, belirli amaçlara ulaşmak ve belirli işlevleri gerçekleştirmek için yapılır. Bu anlamda bazı eğitimciler, eğitim yoluyla, bireyin doğal yaşamına programlı bir şekilde müdahale etmenin onu geliştiren ve değiştiren bir değer olduğunu savunurlar. Eğitim sistemlerinin dayandığı felsefe, bu felsefeye uygun yetiştirilmesi tasarlanan insan tipi ve oluşturulmak istenen toplum modelini savunur. Buna göre, birçok ülkede zorunlu eğitimin, bir kamu politikası olduğu düşünülebilir. Gelişmiş ülkelerin her alandaki değişim ve yükselişleri, gelişmekte olan ülkeleri de etkiler; bu değişimlerin eğitim boyutu kamu tarafından takip edilir. Güleryüz, eğitimde değişimi gerçekleştirmenin çok kolay olmadığını ve eğitimin uzun vadeli bir yatırım olduğunu vurgular. Eğitim sisteminde yenilikleri uygulamanın başarısı, sistemdeki paydaşların kabulleriyle orantılıdır; eğitim çalışanları ve velilerin bu süreçlere etkileri oldukça önemlidir.

Eğitim uygulamalı bir alandır; yapılacak her türlü yeniliklere tüm paydaşları dahil etmek gerekir. Eğitimin sorunları ideolojik yaklaşımlarla değil, problemin odağında, toplumun talepleri dikkate alınarak çözülebilir. Eğitim, bütüncül yaklaşımların mutlak bir sonucu olduğu için eğitim sistemleri, bu doğrultuda analiz edilir, çözümler aranır. Okullar, bütüncül yaklaşımların önemli bir aracıdır. Bilginin öncelendiği okullar, aynı zamanda medeniyet ve kültürün yaygınlaşmasının da önemli enstrümanlarından biridir. Eğitim bilimci ve felsefeci Selahattin Ertürk ise eğitimi, bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme süreci olarak tanımlar. Buradaki “istendik” kelimesi, bireyin istediği değişiklikten çok, eğitimi plânlama konumunda olanların bireylerde gerçekleştirmek istedikleri 180 değişimlerdir. Bu anlamda eğitim, yetiştirilmek istenen insan tipinin planlanma ve yapılandırma mühendisliğidir. Eğitimde hedeflerin kimler tarafından belirleneceği ve hangi temel değerler üzerinde yükseleceği, o ülkedeki politik felsefeyi belirleme ve yürütme durumunda olan otoritelere bağlıdır. Ertürk, bu durumu, okullar devletin vatandaş yetiştirme fabrikaları, eğitimciler ve öğretmenler de bu fabrikaları işletmek için parayla tutulmuş ustalardır, diye açıklar. 

Millî Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’nde eğitim ve öğretimin amaçları, 1739 sayılı yasada ise eğitim sistemlerinin geliştirilmelerine dair açık hükümler yer alır. Bu yönetmelik ve yasalar, sosyo-ekonomik bakımdan dinamik olan ülkemizin eğitim sisteminin gelişen çağa ve teknolojiye paralel olarak yenilenmesi, geliştirilmesi ve eğitim sisteminin her türlü planlamasını açıklar. Bu yasalara göre eğitim sistemi, iktisadî, sosyal ve kültürel kalkınma hedeflerine uygun olarak nitelikli insan gücü oluşturma, sanayileşme, tarımda modernleşme ile gerekli teknolojik gelişmeyi sağlayacak meslekî ve teknik eğitime ağırlık verecek biçimde planlanır ve gerçekleştirilir. Bu hükümler doğrultusunda 18. Millî Eğitim Şurası’nda benimsenen 1+4+4+4 formülü, yeni eğitim sistemi olarak yasalaşmıştır. 12 yıllık zorunlu eğitim sistemi, genç nüfusun bilgi toplumunun gerektirdiği bilgi ve becerilerdeki eksikliklerini gidererek, bireylerin ilgi, ihtiyaç ve yeteneklerinin gerektirdiği yönlendirmeleri sağlayacak şekilde düzenlenmiştir. 

Bu araştırma, Kütahya merkez ölçeğinde altı okuldaki yönetici, öğretmen ve öğrenciler ile farklı meslek guruplarının 12 yıllık zorunlu eğitim hakkındaki düşüncelerini akademik düzeyde tartışmak için yapıldı.

-------------------

Not: Araştırmanın sonuçları, dergimizin bir sonraki sayısında yer alacaktır.