Zaferin gizli formülü: Moro Mücahitleri ve Uygurların kurtuluşu için yeni meşaleler -2

Bu bir savaş değil, bir soykırımdı. Moro erkekleri, hatta kadınları ve gencecik çocukları dahi ellerindeki hançerleri sıkıca kavrayıp, makineli tüfek mermilerinin yağmuruna karşı ölüme doğru hücuma kalktılar. Onlar yıkıldılar ama diz çökmediler. Öldüler ama teslim olmadılar.

2. BÖLÜM

2. Bab: Kartalın gölgesindeki zehirli bal ve kanlı secdegâh

ÜÇ asır boyunca cihad sancağının yere düşmediği ve İspanyol işgalinin kanlı çizmeleri altında üç asır ezilen bu mübarek topraklar, 1898 yılında nihayet bir an olsun hür nefes alır gibi oldu. Zalimin mağlup sancağı tarihin çöplüğüne atıldığında, mücahitlerin kılıcından damlayan kanlar toprağa sızıp, ümit güllerini yeşertmiş gibiydi. Belki de onlar, “Artık yeter! Bir zulüm devri kapandı, şimdi kendi sultanlığımızı yeniden kuracağız, camilerimizin minarelerinden yine hür ezan sadaları yankılanacak” diyerek, yaşlı gözlerini semaya dikip şükür secdesine kapanmışlardı. Lakin heyhat! Tarihin onlara oynayacağı o acımasız oyun henüz bitmemişti. Bu geçici hürriyetin, güneş batmadan önceki aldatıcı bir şafak parıltısı olduğunu onlar nereden bilebilirlerdi ki?!

Ufukta yeni bir karaltı belirdi. Bu, İspanya’nın o eski, pas tutmuş ahşap kalyonlarına benzemiyordu. Bunlar çelikten mamul, bacalarından cehennemin kara dumanlarını püskürten, okyanusu titreterek gelen heybetli canavarlardı. Bayraklarında kanlı bir haç değil, yıldızlar arasında çelik pençelerini o yumuşak tüylerinin arasına gizlemiş acımasız bir kartalın sureti vardı. Bu kartalın adı, hürriyet libasına bürünmüş ve yalan demokrasinin timsali olan Amerika idi!

Onların gelişi İspanyollar gibi kaba ve vahşi olmadı. Onlar daha sinsi, daha rezildi. Bir ellerinde top, diğer ellerinde ruhları köleleştiren “Mukaddes Kitap” ve şekere bulanmış zehirli vaatler vardı. Generalleri, Moro liderlerinin kulağına fısıldıyordu: “Biz sizi boyunduruk altına almaya değil, azat etmeye geldik! Siz bizim kardeşlerimizsiniz! Biz sizi cehaletten kurtarıp, medeniyetin nuruna kavuşturacağız.”

Onların “Hayırhahlıkla Özümseme” (Benevolent Assimilation) adını verdikleri siyaset, aslında içi ölüm zehriyle dolu bir kâse zehirli bala benziyordu.

1899 yılında, bu şeytanî hilenin ilk perdesi açıldı. Amerikan Generali John Bates, Sulu Sultanı 2. Cemalül Kiram’ın önünde mukaddes Kur’ân-ı Kerîm üzerine el basarak yemin etti. Tarihte “Bates Antlaşması” diye lanetlenen o rezil kâğıda imza atıldı. Onlar, “Moroların dinine, camisine, şeriatına, iç işlerindeki bağımsızlığına asla ve kat’a karışmayacağız” diye kasem ettiler.

Lakin her liderin gözünü bu yaldızlı vaatlerin parıltısı kör etmemişti. 300 yıllık cihad ile tavlanan, düşmanın gözündeki hileyi yüreğindeki iman ferasetiyle görüp okuyan bir kaplan vardı. O, Maguindanao’nun kayser evladı Datu Ali idi. O, diğer sultanları toplayıp, yüreğinde hissettiği acı hakikatleri haykırdı:

“Ey gafil kardeşlerim! Gözlerinizi açın! İspanyol kaplanının kanlı pençesi açıktaydı, biz onun niyetini görüyorduk. Ama bu Amerikan kartalı, pençesini o yumuşak tüyleri arasına gizleyip geldi. Onun ‘Hürriyet’ diye şakımasına inanmayın! O bizi teskin edip, elimizdeki kılıcı paslandırıp, sonra bizi teker teker yutmak istiyor! Onların Kur’ân’a el basıp ettikleri yemin, su üzerine yazılan yazıdır; güneş ışığında buharlaşıp gider! Hakiki istiklal kâğıtta değil, kılıcın keskin ağzında, imanın gücündedir!”

Maalesef bu sözlere kulak asan az oldu. Datu Ali haklıydı. Amerika bütün Filipinler’i boyunduruğu altına aldıktan sonra, 1904 yılında o hakiki, kanlı yüzünü aşikâr etti. “Bates Antlaşması”nı bir paçavra gibi yırtıp attılar. “Merhamet ve şefkat” maskesi düştü, yerine zulmün buz gibi çehresi göründü. Onlar Morolardan, ecdatlarından miras kalan, şereflerinin ve gururlarının sembolü olan hançerlerini teslim etmelerini emretti.

Bu bir emir değil, bütün bir milletin ruhuna yapılan en rezil hakaret, onları kendi elleriyle kendi gururlarını boğazlamaya çağıran bir zilletti. Bir Moro için silah teslim etmek; şerefini teslim etmek, kimliğinden vazgeçmek, ruhunu düşmana satmak demekti! Datu Ali bu alçaklığa “Hayır!” diyerek yeniden cihad sancağını kaldırdı.

Bu “Hayır!” diyen bir tek söz, bütün Moro topraklarını yeniden sarsıntıya uğrattı. 1906 yılı Mart ayında, insanlık tarihinin en kara, en utanç verici sayfalarından biri yazıldı. Bine yakın Moro, ak sakallı ihtiyarlar, karnındaki bebeğini korumaya çalışan analar, annesinin eteğine saklanan sabiler ve ölümden korkmaz mücahitler... Amerikan zulmünden kaçıp, Sulu adasındaki Bud Dajo yanardağının sönmüş kraterine, hürriyetin son kalesine sığınıp panahlandılar. Bud Dajo onlar için sadece bir dağ değil, göğe en yakın yer, Allah’a yalvarılan mukaddes bir secdegâh idi.

Amerikan Generali Leonard Wood komutasındaki 800 kişilik, en modern silahlarla donatılmış kanlı katiller bu dağı kuşatmaya aldı. Onların topları göğe doğru kükrüyor, makineli tüfekleri ölümün soğuk dehşetini saçıyordu. Dağın zirvesindeki Moro halkının elinde ise sadece eski hançerler, mızraklar ve yüreklerinde Allah’a olan sarsılmaz imanları vardı.

Amerikalılar toplarıyla ateşe başladığında dağ titredi, gökyüzünü kara duman ve insan etinin yanık kokusu kapladı. Ama o dumanların arasından, top seslerini yarıp geçen bir sada duyuldu: “Allahu Ekber!”

Bu bir savaş değil, bir soykırımdı. Moro erkekleri, hatta kadınları ve gencecik çocukları dahi ellerindeki hançerleri sıkıca kavrayıp, makineli tüfek mermilerinin yağmuruna karşı ölüme doğru hücuma kalktılar. Onlar yıkıldılar ama diz çökmediler. Öldüler ama teslim olmadılar.

Üç gün sonra dağ kanlı bir sessizliğe gömüldü. Bine yakın insandan sadece 6 kişi ölülerin arasında saklanarak sağ kalabilmişti. Katliamdan sonra, Amerikan askerlerinin kadın ve çocukların parça parça olmuş cesetleri üzerinde gülerek, zafer sigarası içip çektirdikleri fotoğraflar... Vahşetin silinmez hatırası olarak tarih sayfalarına kazındı. Onlar, Kartal’ın “medeniyet” vaadinin ne denli sahte olduğunu, o “hayırhahlık” maskesi altındaki vahşeti bütün dünyaya ispatladılar. Bu hadiseler Uygurlara da yabancı değildir. Çin işgalinden sonra Uygurların her türlü yalan bahanelerle içtimai katliama uğratılması, Taklamakan çöllerine topluca gömülmesi, şimdiki zamanda Çin’in kamplarda sessizce katlettiği insanlar ve bu azaba bütün dünyanın göz yumup sağır kesilmesi, o vakit Bud Dajo dağındaki katliamın sadece şekil değiştirmiş bir tezahürüydü!

Amerikalıların bilmediği şuydu: Onlar cesetleri yok edebilirlerdi ama ruhu öldüremezlerdi. Bud Dajo’da dökülen her damla kan, toprağa sızıp yok olmadı. Bilakis o kanlar, gelecek nesillerin kalbindeki kin ve hürriyet tohumunu sulayan mukaddes bir yağmura dönüştü. Bu katliam Moroları korkutmak bir yana, onların gazabını sönmez bir aleve, iradelerini ise çelikten bir sağlamlığa kavuşturdu.

1933 yılında, yine Bud Bagsak dağında, Panglima Hassan isimli cesur bir kahramanın önderliğinde, 5000 Moro mücahidi toplanıp Amerika’nın modern ordusuna karşı son ve en şanlı savaşı verdi. Panglima Hassan bizzat 30 yerinden kurşun yiyip yıkılana kadar elindeki kılıcını bırakmadı. Onun ölümü bir devrin kapanışı olsa da, onun eğilmez ruhu asla ölmedi. O ruh nesilden nesile miras kaldı. Bu kanlı kısas, bu şerefli ruh her bir Morolunun kalbine silinmez bir iz olarak kazındı. Cihad artık sadece dini bir vazife değil, ata ve dedesinin kanını yerde bırakmamak için içilen hususi bir yemine, bir şeref borcuna dönüşmüştü.


Kıssadan Uygurlara hisse: İkinci Bölüm’den ruhumuza yakılacak meşaleler

Yedinci meşale: Büyük devletlerin vaadi, senin kabrine bırakılacak zehirli bir çiçektir!

Amerika Kur’ân’a el basıp yemin etti, sonra o yemini kendi askerinin kanlı postalları altında çiğneyip yırttı. Bu tarihî hıyanet, kulaklarımızda kendi tarihimizdeki en acı feryadı yankılandırmaktadır: 1949’da Kızıl Ejderha vatanımıza girdiğinde, onların ağzından da zehirli bal damlıyordu: “Biz sizi azat etmeye geldik! İnancınıza, kültürünüze hürmet edeceğiz! Taklamakan’ı bostana çevirip, sizi kalkındırdıktan sonra çıkıp gideceğiz!” Netice ne oldu? Bostanlarımız zindana, halkımız köleye, vatanımız kabristana döndü! Bu kanlı ders bize şunu öğretir: Uluslararası siyaset sahnesi bir ormandır; burada dostluk yoktur, sadece acımasız menfaat vardır! Bugün bize “sempati” duyan herhangi bir büyük devletin sözüne inanmak, ejderhanın ağzına başını sokup ondan merhamet beklemektir. Hakiki hürriyet, Washington’ın sarayında değil, ancak kendi çelik bileğimizden ve her şeye kadir Allah’ın yardımından gelir!

Sekizinci meşale: Ruhu silahsızlandırmak, milleti boğazlamanın mukaddimesidir!

Düşmanın Morolardan ilk talep ettiği şey, silahlarını teslim etmeleri oldu. Çünkü işgalciler, bir milletin elindeki kılıcı çekip almanın, onların ruhundaki direniş iradesini kırmanın ilk adımı olduğunu İblis’ten bile iyi bilirler. Bu hile bize öylesine tanıdık ki! Çin de vatanımızı işgal ettikten sonra derhal silah toplamadı. Onlar beş yıl kadar halkın önünde kuzu gibi uysal bir kılığa girip, “halka hizmet” maskesi altında onları uyutup, muntazam Doğu Türkistan Millî Ordusu içindeki kayser evlatları, vatanperver komutanları teker teker, gizli suikastlarla yok etti. Milletin çelik yumruğunu kırdıktan sonradır ki, hakiki suretlerini aşikâr edip bütün halkın elindeki silahları toplamaya başladılar. Bugün bu hile daha da rezilleşti. Düşman ve onun dünyadaki uşakları bizim ruhumuzu “ılımlılık”, “şiddet karşıtlığı”, “barışçıllık” denen tatlı sözlerle silahsızlandırmaya çalışıyor. Bilelim ki! Öfkesini yitiren ve intikam ruhundan ayrılan bir milletin, mezbahaya sürülen sürüden farkı yoktur!

Dokuzuncu meşale: Düşmanın “medeniyeti”, senin evladının ruhuna vurulacak bir kelepçedir!

Amerika “medeniyet” getirme namıyla girdi. Onların asıl gayesi, Moroların ruhunu öldürüp, onları kendi ecdadından utanan, Amerikanvarî düşünen ruhsuz birer mahlûka çevirmekti. Bu rezil taktik, Çin’in bize yaptığının aynısı değil mi? “Kültür Devrimi” safsatasıyla dinimizi “hurafe”, medeniyetimizi “gerilik” diye ayaklar altına alıp, imanlı bir milleti dinsiz komünist olmaya zorlamadılar mı? Biliniz ki, o vakitteki bu kültür kıyımı, bugünkü “meslekî eğitim kampı” adı altındaki soykırımın ilk talimiydi! Onlar senin teninin rengini değiştiremezler ama senin tefekkürünü, kalbini değiştirmeyi arzularlar. Ne zaman ki biz düşmanın ıstılahlarıyla (terimleriyle) konuşmaya, onun kıymet hükümleriyle düşünmeye başlarsak, o gün ruh köleliğinin başladığı gündür!

Onuncu meşale: Şehadet bir mağlubiyet değil, sönmez intikamın mukaddes tohumudur!

Bud Dajo’da binlerce insan şehit oldu. Maddî dünyanın nazarında bu acı bir mağlubiyettir. Ama imanın nazarında bu mağlubiyet değil, bilakis gelecekteki zafer tohumlarının saçılmasıdır. Çünkü onların mübarek kanı, sonraki nesillerin kalbindeki hürriyet ateşini asırlarca harlayacak bir yakıta dönüştü. Onlar düşmana şu hakikati çelik iradeleriyle ispatladılar: Sen benim bedenimi öldürebilirsin lakin benim gayemi, benim ruhumu, benim intikamımı asla öldüremezsin!

On birinci meşale: Dost kılıklı İblis, açık düşmandan daha tehlikelidir!

Morolar İspanya’nın açık zulmüne 300 yıl direndi. Ama Amerika’nın “dostluk” ve “yardım” maskesi altındaki hilesine aldanıp kaldılar. Bu hayırhah görünen perdenin arkasındaki rezilliği göremediler. Tıpkı bizim bir zamanlar Çin’in “milletlerin birliği” denen tatlı sözlerine aldandığımız gibi. Bu bize şunu öğretir: Bize “yardım” etme namıyla gelip, bizi istiklal gayemizden vazgeçiren, “ılımlı” olmaya teşvik eden, gayemizi sulandıran iç ve dış “dostlar”dan, açık düşmandan daha fazla sakınmalı ve uyanık olmalıyız!

On ikinci meşale: Aşağılanarak bin yıl yaşamaktansa, şerefle bir gün yaşayıp ölmek evladır!

Bud Dajo’daki kahramanlar silah bırakıp zillet içinde yaşamayı reddetti. Onlar ölümü seçti, çünkü onlar için hayatın kendisi değil, onun nasıl yaşandığı mühimdi. Bu ruh, her bir hürriyet kavgasının kalbidir. Biz kendimize her gün sormalıyız: Biz hicrette sadece nefes almak için yaşayan canlı birer ceset miyiz yoksa bir gaye uğruna, anamızın intikamı, vatanımızın hürriyeti için can vermeye hazır bir hürriyet ruhu muyuz?


Meşalelerin ışığında kendimize soracağımız sualler

Birinci sual: Biz Batı devletlerinin bizim için Kızıl Ejderha ile savaşmasını bekleyip, onların her bir “endişe” beyanatıyla avunup, hakiki gücümüzün kaynağı olan Allah’a, iman gücümüze ve kendi bileğimize dayanmayı unutuyor muyuz yoksa?

İkinci sual: Biz Batı’nın “şiddet karşıtlığı” ve “barış” sloganlarından çekinip, kalbimizdeki Çin’e karşı o sönmez kini, intikam ruhunu bizzat kendimiz boğarak, düşmanın önünde zararsız bir oyuncağa mı dönüşüyoruz?

Üçüncü sual: Biz evlatlarımızı iman ve itikatten uzak mekteplere gönderip, onların dininden, dilinden uzaklaşmasını “gelişme” addederek, kendi ellerimizle gelecek nesillerimizin ruhunu mu öldürüyoruz?

Dördüncü sual: Biz kamplarda şerefle canını veren şehitlerimizi sadece ağlayarak anmakla mı yetiniyoruz? Yoksa Bud Dajo şehitlerinin kanı yeni mücahitleri yeşerttiği gibi, onların kanı bizim kalbimizdeki korkuyu yok edip, irademizi çelik gibi tavlıyor mu?

Beşinci sual: Bize “Bağımsızlığı dile getirmeyin yoksa size yardım edemeyiz” diyen “dostların” sözüne girip gayemizden geri adım atmamızın, Morolara “Silahlarınızı teslim edin, size barış verelim” diyen Amerika’nın hilesine kanmaktan ne farkı olsun?

Altıncı sual: Biz hicretteki “rahat” hayatımızdan olmaktan korkup, zillet içinde yaşamaya alışıyor muyuz yoksa? Bud Dajo’daki kardeşlerimiz gibi şeref için, vatan için, iman için her şeyden vazgeçmeye hazır mıyız?

***

3. BÖLÜM

3. Bab: Kartalın gölgesinden çıkan yılan ve yeni neslin gazabı

1946 senesinde tarihin kanlı sayfaları bir kez daha devrildiğinde, Amerikan kartalı o kanlı pençelerini bu mübarek topraklardan ağır ağır çekmek mecburiyetinde kaldı. Bu, bir hayırseverlik nişanesi veya bir ricat değil, bilakis yarım asra yakın süren o acımasız sindirme harekâtının netice vermeyişinden doğan stratejik bir hesaptı. Amerika şunu iliklerine kadar hissetmişti ki, Moroların 300 yılı aşkın süredir soluksuz devam eden cihad ruhunu askerî kuvvetle boğup öldürmek kabil değildi. Balta girmemiş ormanlarda süregelen gerilla harbi, Amerikan ordusunu hem can hem de mal cihetinden aralıksız zayiata uğratmış, bu savaşı onlar için sonu gelmez, pahalıya mal olan bir “bataklık” hâline getirmişti. İkinci Cihan Harbi’nin ardından şekillenen yeni dünya nizamında, eski sömürgecilik devri kapanırken, Amerika için bu toprakları bizzat işgal altında tutmaktansa, kendi tezgâhında yetiştirdiği yerli vekiller eliyle kontrol etmek çok daha ucuz ve tesirliydi. Bu sebeple Moroların kanının sindiği bu zeminde daha fazla tutunamayacaklarını idrak edip çekilmek zorunda kaldılar. Bud Dajo ve Bud Bagsak’taki şehitlerin kanı henüz kurumamışken, yarım asırlık vahşi zulümden bitap düşen halk, başını kaldırıp semaya bakarak bir an olsun hür nefes alır gibi olmuştu. Belki de onlar “Artık zulüm bitti” diyerek, kalplerinin kuytu bir köşesinde ümidin o cılız kıvılcımını yakmış olabilirlerdi. Lakin heyhat! Bu sükûnet, tıpkı evvelkiler gibi, kopacak fırtınadan önceki o aldatıcı sessizlikten ibaretti. Kartal uçup gitmiş olsa da, ardında kendi yuvasında besleyip büyüttüğü, çok daha sinsi, çok daha zehirli ve soğuk kanlı bir yılanı miras bırakmıştı. Bu yılan, Amerika’nın “demokrasi” laboratuvarında imal edilen, dış sureti kendilerine benzeyen lakin kalbi sömürgeci ruhla dolup taşan yeni Filipin Cumhuriyeti idi.

Bu durum, sömürgeciliğin çok daha rezil, çok daha tehlikeli yeni bir safhası olarak, “İç Sömürgecilik” (Internal Colonialism) denilen o merhametsiz perdeyi araladı. Düşman artık uzak Avrupa’dan gelen ak tenli neferler değil, Manila’dan gelen, kendini “kardeş” addeden lakin gözlerinde Moroların kimliğine kin, toprağına ve servetine ise açgözlülük yanan kara saçlı bürokratlardı. Onların elindeki silah artık sadece top ve tüfek değil, çok daha müessir, çok daha sinsi iki yeni silahtı: Kalem (ters propaganda) ve iskân siyaseti.

Kalem, Manila’daki klimalı ofislerde, mütebessim bürokratların elinde raks ederek, Moroların ecdat yadigârı bin yıllık topraklarını bir gecede “devlet malı”na dönüştürmenin silahı oldu. Asırlardır atalarının kanı ve teriyle sulanan bu mübarek toprakta çiftçilik yapan bir Moro köylüsü, günün birinde kapısına dayanan üniformalı bir memurun elindeki kâğıt parçasına bakıp şaşkınlıktan donakalıyordu. O kâğıttaki anlaşılmaz harfler, onun bütün hayatını, ecdadının mirasını bir anda “yasadışı” ilan ediyordu. Bu kalem, onları kendi öz evlerinde işgalci durumuna düşürüp “bölücü” yaftası vurmanın en alçakça vasıtasıydı.

İskân siyaseti (göç politikası) ise, Filipinler’in kuzeyindeki Hıristiyan ahalinin hükûmetin hususi planı dahilinde, “kalkınma” denilen o yaldızlı slogan altında, dalga dalga Mindanao’nun mümbit topraklarına taşınmasıydı. Bu, Moroları kendi öz yurtlarında peyderpey azınlık durumuna düşüren, siyâsî, iktisadî ve kültürel köklerini kurutan bir “Demografik Silah” (Demographic Weapon) hâlini almıştı. Bu, yavaş işleyen, sessiz lakin bir soykırımdan çok daha ölümcül olan bir imha stratejisiydi. Yeni gelen göçmenler devletin yardımıyla modern teçhizata, en verimli arazilere konarken, yerli Morolar dağlara, bayırlara sürülüyor, günden güne fakirleşip kendi vatanlarında adeta birer sığıntı gibi yaşamaya mecbur bırakılıyordu. Bu manzara, Çin’in de 1949’da Doğu Türkistan’ı işgal ettikten sonra “Toprak Reformu” adı altında o yaldızlı kanunu çıkarıp, Uygurların mülkünü devlet tekeline alması ve iç bölgelerden Çinlileri sürüler hâlinde getirip, Doğu Türkistan bürokrasisini onlara altın tepside sunması taktiğinin birebir aynısıydı.

Bu hilekâr düşman karşısında Moroların geleneksel sultanları ve datuları (reisleri) çaresiz kaldı. Onların bazıları Filipinler’in “otonomi” denilen o şekere bulanmış zehrine kanıp, hükûmetin bahşettiği makam ve mevkiler uğruna öz halkının menfaatini satmaya başladı. (Tıpkı işgalden sonra komünistleşen Uygur bürokratlar gibi…) Onlar, kafes içindeki birer kaplana dönüşüp, düşmanın lütfettiği bir parça et uğruna öz gururlarından feragat etmişlerdi. Lakin halkın kalbindeki hürriyet ateşi asla sönmemişti. Evvelki nesil savaşçılar yaşlanmış olsa da, onların evlatları, atalarının kanlı hikâyelerini dinleyerek, intikam ateşini yüreklerinde gizlice harlayarak büyüyorlardı.

Artık mücadele sahnesine yeni bir nesil, yeni bir irade ayak basmalıydı. Bu nesil sadece elinde hançer tutan bir cengâver olmakla kalmayıp, bilakis düşmanın kalemine kalemle, siyasetine siyasetle cevap verebilecek, modern ilim ve stratejik tefekkürle donanmış olmalıydı.

İşte böyle bir tarihî zaruret içinde, karanlık gecede çakan bir şimşek misali, Filipinler Üniversitesi’nin genç profesörü Nur Misuari ortaya çıktı. Onun zihni, Batı’nın siyaset felsefesi ile Kur’ân’ın sönmez hikmetini harmanlayan bir stratejik komuta merkezine dönüşmüştü. O, üniversite kütüphanesinin sessizliği içinde, bir elinde Machiavelli’nin “Hükümdar”ını, diğer elinde Kur’ân tefsirini okuyarak, milletinin hürriyet yolu üzerinde gece gündüz kafa yorardı. O, düşmanın “böl, parçala ve yönet” taktiğinin Moro cemiyetini nasıl çürüttüğünü, “otonomi” vaatlerinin milletin iradesini nasıl sulandırdığını herkesten çok daha derin hissediyordu. Onun nazarında, millet sadece tek bir yol ile yani silahlı mücadele ile kendi kaderini kendi eline alabilirdi. O, buna mutlak surette inanıyordu.

1968 senesi, 18 Mart... Bu tarih, Moro hafızasına kanla yazılan bir gün oldu. Tarihe “Jabidah Katliamı” (Jabidah Massacre) diye geçen o meşum hadise vuku buldu. Filipin hükümeti Malezya’nın Sabah bölgesini işgal etmek maksadıyla gizlice bir grup Moro gencini silahlı eğitime alıp, onları kendi Müslüman kardeşlerine karşı savaşa sürmeye kalkıştı. Bu gençler, kendi din kardeşlerine namlu doğrultmak gibi bu rezil suikastı fark edip, emri icra etmeyi reddettiklerinde, Filipin ordusu onların hepsini Corregidor adasında acımasızca katletti. Kurşun sesleri deniz rüzgârına karıştı, cesetler denize atıldı. Hükûmet bu vakayı örtbas etmeye ne kadar çabalasa da, hakikati ebediyen gömmek mümkün değildi.

Bu vahşet ve bu alçaklık ifşa olduğunda, bütün Moro halkının kalbindeki son ümit kırıntılarını da söndürüp, yerine gazabın sönmez alevini yaktı. Bu, bütün bir milletin ruhuna inen bir tokat idi! Bu katliam, darmadağınık Moro kabilelerine, aralarındaki ihtilaflara son verip, ortak düşmana karşı tek bir yumruk olup kenetlenmekten başka yol kalmadığını ihtar eden kanlı bir uyanış çanı olmuştu.

İşte o an, Nur Misuari ayağa kalktı. Onun ateşli nutukları üniversite salonlarından gizli toplantılara, oradan balta girmemiş ormanların derinliklerine kadar yayıldı. Onun çağrısına ses verenler sadece hislerine kapılmış gençler değil, bilakis milletinin ızdırabını yüreğine gömmüş, düşmanın hilesini ferasetiyle çözmüş, ölümden korkmaz yeni bir nesildi.

Onlar ormanların koynunda, gecenin karanlık örtüsü altında, atalarının kanlarının sindiği o mukaddes toprak üzerinde Kur’ân’a el basıp yemin ettiler. Ve böylece, 1972 yılında, tarihin yeni bir sayfası açıldı. Moro Ulusal Kurtuluş Cephesi (MNLF) kuruldu!

Bu, Sultan Kudarat devrindeki kabileler ittifakı değildi. Bu, modern siyaset ve askerî strateji ile donanmış, hedefi mutlak surette bağımsız Bangsamoro Cumhuriyeti’ni kurmak olan, bütün bir milletin iradesini şahsında tecessüm ettirmiş devrimci bir teşkilattı! Bayraklarında artık sadece ay ve yıldız değil, kılıç ve tüfeğin sureti de vardı. Bu, diplomasi ve siyaset yolu tıkandığında, hürriyetin ancak namlunun ucunda elde edilebileceğine dair çelikten iradelerinin beyannamesiydi.

Sultan Kudarat’ın ruhu yeniden dirilmiş, Datu Ali’nin cesareti yeni bir neslin damarlarında kaynamaya başlamıştı. Ormanlar yeniden mücahitlerin yurduna, Filipin hükümeti içinse bir mezarlığa dönüşmek üzereydi. Koca bir milletin ümidini yüreğine sığdıran bu yeni ordu, tarih sahnesine adım attığında, bütün Güneydoğu Asya’yı titretecek uzun ve kanlı bir fırtınanın haberi yankılanmaktaydı...


Kıssadan Uygurlara hisse: Üçüncü Bölüm’den ruhumuza yakılacak altı meşale

On üçüncü meşale: Düşmanın yeni maskesi, “içimizden çıkan” zalimi tanımak!

Moroların düşmanı Amerikalı ak tenliden, Filipinli kara saça dönüştü. Bu, sömürgeciliğin çok daha tehlikeli bir şekliydi: “Vekalet Yoluyla Baskı” (Proxy Repression). Çin’in vatanımızda tatbik ettiği strateji bunun en mükemmel nüshasıdır. Onlar kanlı ellerini gizlemek için, aramızdan sözde “Otonomi Başkanları”, “Yüksek Düzeyli Memurlar” ve “Dinî Zat” kılıklı bir grup haini yetiştirip, öz halkımızı yine bizim insanlarımız eliyle yönetmeye ve ezmeye devam etmektedir. Biz şunu asla unutmamalıyız: Zulmün rengi, dili veya dini olmaz. Çin üniforması giyen her Uygur, hakiki manada Uygur değil, düşmanın elindeki hançerdir. Hakiki düşmanı tanımak için onun çehresine değil, kimin menfaatine hizmet ettiğine bakmak gerekir.

On dördüncü meşale: Demografik (nüfus yapısı) savaşı: Sessiz soykırımın anatomisi!

Filipin hükûmetinin göçmenleri kullanarak Moroları kendi topraklarında azınlığa düşürme stratejisi, Çin’in “Bingtuan” ve iç bölgelerden taşıdığı Çinli göçmenler vasıtasıyla Doğu Türkistan’ın demografisini değiştirmesiyle korkunç derecede benzerlik gösterir. Bu, tüfek sesinin duyulmadığı, lakin bir milleti tarihten tamamen silmeyi hedefleyen en sinsi, en tesirli harp şeklidir. İdrak etmeliyiz ki, düşmanın her yeni inşâsı, her yeni göçmen yerleşimi, bizim mevcudiyetimize sıkılmış bir kurşundur. Bu savaşa karşı koymak, sadece siyâsî kınama ile olmaz; bilakis kimliğimizi, dilimizi, dinimizi ve nüfusumuzu korumak için aktif ve stratejik hareket etmeyi gerektirir.

On beşinci meşale: “Seçkinler tuzağı”, düşmanın millet ruhunu parçalama taktiği!

Düşmanın en sevdiği taktik, bir milletin en eğitimli, en nüfuzlu tabakası olan “elitleri” (seçkinleri) makam, mevki ve servetle satın alıp, onları öz halkı ile düşman arasında duran bir “tampon”a (buffer) dönüştürmektir. Bu “seçkinler tuzağı”na düşenler, halkın gazabını soğutup, düşmanın zulmünü “aklama” rolünü oynarlar. Bizim diasporadaki hareketimizde de bu tehlike mevcuttur. Bazı Batı devletleri veya teşkilatları bize “yardım” namıyla aramızdaki bazı şahıs veya grupları destekleyip, onları “ılımlı”, “zararsız” bir istikamete yönlendirerek istiklal gibi radikal gayeleri ötelemeye çalışabilirler. Savaşçı bir millet için, öz halkının menfaatini şahsî şöhrete veya dış yardıma değişen “menfaatperest seçkinlerin” (komprador elit) türemesi, düşmanın binlerce askerinden daha tehlikelidir.

On altıncı meşale: Dağınık direnişten stratejik teşkilata geçiş: Zaferin mantığı!

Jabidah Katliamı’ndan evvel Moroların direnişi dağınık, hissiyata dayalı ve plansızdı. Nur Misuari ve MNLF’nin kuruluşu, bu kavgayı tamamen yeni bir safhaya yani “Uzun Süreli Halk Savaşı” (Protracted People’s War) stratejisine sahip modern bir harekete dönüştürdü. Bu, bizim için en hayatî derstir. Düşmanla olan kavgada, sadece öfke ve cesaret kâfi gelmez. Mutlak surette net bir siyâsî hedef, mükemmel bir teşkilat yapısı, uzun vadeli bir stratejik plan ve çelikten bir disiplin olmalıdır. Hissiyatla başlayan hareket menzile varmadan söner, ancak stratejiyle yürüyen hareket zaferle kucaklaşır.

On yedinci meşale: Aydın, kılıcın kabzası, devrimin beynidir!

Nur Misuari’nin şahsiyeti bize şunu gösterir ki, hakiki devrim, sadece ormandaki savaşçının işi değildir. O, üniversitedeki aydının tefekkürü ile cephedeki mücahidin cesareti birleştiğinde ancak muvaffak olabilir. Kılıç ne kadar keskin olsa da onu nasıl kullanacağını bilen bir el yoksa, o sadece bir demir parçasıdır. Öz milletinin itikadi köklerinden beslenen aydın, devrimin ideolojisini inşâ eden, düşmanın stratejisini analiz eden, dünyaya kendi hikâyesini anlatan ve mücadeleye doğru istikameti gösteren beyindir. Bizim diasporadaki aydınlarımız kendilerini sadece akademik araştırmacı veya tercüman olarak görmeyip kendilerini istiklal mücadelesinin stratejik düşünce merkezinin bir azası olarak hissedebildikleri, milletin itikadi değerleriyle bütünleşebildikleri vakit, ancak o zaman ilimleri hakiki bir güce dönüşebilir.

On sekizinci meşale: Ortak facia, birliğin mukaddes ab-ı hayatı!

Jabidah Katliamı gibi bir vahşet ve facia, Moroların içindeki ufak tefek ihtilafları yakıp kül ederek, onları ortak bir gazap, ortak bir hedef altında toplayan “Birleştirici Kuvvet”e (Unifying Force) dönüştü. Bazen, bir milletin birleşmesi için ne denli ağır bir bedel ödediğini gösteren kanlı bir delil gerekir. Biz şu an Doğu Türkistan tarihinin en büyük faciasını, soykırımını yaşıyoruz. Eğer bu ortak facia, bu ortak ızdırap, bu ortak düşman bizi hâlâ tek bir sancak altında toplayamıyorsa, hâlâ daha basit teşkilat menfaatleri, şahsî hasetler uğruna birbirimize çelme takmaya devam ediyorsak, tarih bizi asla affetmeyecektir. Şehitlerimizin kanı bizi parçalayan zehir değil, bizi birleştiren mukaddes bir ab-ı hayata dönüşmelidir.

Meşalelerin ışığında kendimize sormamız gereken altı sual

Birinci Sual (Düşmanın yeni maskesi hakkında): Biz, düşmanın vekili olan o “içimizden çıkan” zalimlere karşı nasıl bir stratejik tavır takınmalıyız? Onların halkımız nezdindeki tesirini kırmak, onları halkın nefretine uğratmak ve düşmana hizmet yollarını tıkamak için siyâsî, içtimaî ve manevî cihetlerden ne gibi somut ve sistemli karşı tedbirler alabiliriz?

İkinci Sual (Demografik savaş hakkında)Düşmanın vatanımızda yürüttüğü o sessiz soykırıma yani demografik savaşa karşı diasporada biz nasıl aktif ve uzun vadeli karşı stratejiler inşâ edebiliriz? İfşa etmek ve ah vah etmekten öteye geçip vatanımızdaki millî nüfus yapımızın “Direnç Gücü”nü (Resilience) muhafaza etmek ve tahkim etmek için ne gibi fiili teşebbüsleri hayata geçirebiliriz?

Üçüncü Sual: (Seçkinler tuzağı hakkında)Hareketimize dış yardımlar yapmak suretiyle düşmanın bizi “ılımlılaştırmak ve uysallaştırmak” için kurduğu “seçkinler tuzağı”nı nasıl ayırt ederiz? Liderlerimizin ve teşkilatlarımızın şahsî şöhret veya kısa vadeli menfaatler uğruna, milletin ali menfaati olan istiklal gibi temel bir hedeften sapmamalarını temin etmek için ne tür iç denetim mekanizmaları ve ideolojik saflığı koruma tedbirleri tesis etmeliyiz?

Dördüncü Sual: (Stratejik teşkilat hakkında)Şimdiki dağınık ve çok başlı hâlimize bakarak Morolar gibi bütün bir milletin iradesini tecessüm ettiren, çelikten disipline sahip, net siyâsî hedefi olan, birleşmiş ve merkezileşmiş bir liderlik organını kurmamıza mâni olan en büyük fikri ve fiili engeller nelerdir? Biz şahsî ve grupsal menfaatlerden vazgeçip, bu yüce stratejik hedef için birleşebilir miyiz?

Beşinci Sual: (Aydının rolü hakkında)Aydınlarımız nasıl olur da kendilerini sadece akademik gözlemci veya araştırmacı mesabesinde görmekten kurtulup halkın inancıyla bütünleşmiş millî azatlık hareketimizin “stratejik beyni” olma rolünü aktif olarak üstlenebilirler? Onların ilmini ve analiz kabiliyetini kavgamızın fiili ihtiyaçlarıyla birleştirecek ne gibi müessir mecra ve mekanizmalar yaratabiliriz?

Altıncı Sual: (Ortak facia ve birlik hakkında)Jabidah katliamı, Moroları birleştiren mukaddes bir ab-ı hayata dönüştü. Biz şu an bütün tarihteki en dehşetli soykırımı yaşıyoruz. Eğer bu emsalsiz millî facia bizi tek bir bayrak altında toplayamıyorsa, o hâlde ruhumuzda hangi derin psikolojik ve siyâsî engeller, bizim ortak acımızı sarsılmaz bir millî ittifaka dönüştürmemize set çekiyor? Ve bunu aşmanın yolları nelerdir?

***

4. BÖLÜM

4. Bab: Orman kaplanlarının gazabı ve Trablus’taki diplomatik tuzak

Moro Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (MNLF) doğuşu, balta girmemiş ormanların asırlardır süregelen sükûnetini parça parça eden bir gök gürültüsüne dönüştü. Bu artık dağınık kabilelerin öfkesinden neşet eden plansız bir isyan değil, bilakis bir milletin hürriyet iradesini çelikten bir disiplin altında toplayan, her adımı ince bir stratejiyle hesaplanmış modern bir devrimci harbin ayak sesleriydi. Nur Misuari’nin zihnindeki kıvılcım, ormandaki gençlerin yüreğindeki alevle birleştiğinde, Moro toprakları Filipin hükûmeti için bir cehenneme dönüşmeye başladı.

1972 yılında Filipinler’in yeni firavunu Ferdinand Marcos bütün memlekette sıkıyönetim ilan ettiğinde, bunu Moro mücahitlerini bir hafta içinde yok etmek için en iyi fırsat olarak görmüştü. Onun modern uçakları, tankları ve on binlerce askeri vardı. Lakin bir şeyi unutmuştu: Ormanın bizatihi kendisi, mücahitlerin en sadık ve en tehlikeli müttefikiydi. Her ağaç onlar için bir siper, her patika bir tuzak, her dağ zirvesi bir gözetleme kulesiydi.

MNLF’nin cengâverleri geceleyin bir heyula gibi belirip, düşman karargâhlarına yıldırım misali darbeler indiriyor, şafak sökmeden yeniden ormanın koynuna karışıp gidiyorlardı. Düşmanın ikmal hatlarını kesiyor, hükümet memurlarını cezalandırıyor, halkı seferber edip kendi “kurtarılmış bölgelerini” kuruyorlardı. 1970’lerin ortalarına gelindiğinde Cephe’nin tesir sahası öylesine genişlemişti ki, Mindanao ve Sulu’nun pek çok yerinde gündüzleri Filipin bayrağı, geceleri ise MNLF’nin ay-yıldızlı, kılıçlı sancağı dalgalanır olmuştu. Filipin ordusu büyük şehirlere ve askerî üslerine hapsolmuş, ormana girmeye cüret edemez hâle gelmişti.

Bu sadece askerî bir kavga değildi. Nur Misuari, diplomatik dehasını devreye sokarak bu mücadeleyi uluslararası sahneye taşıdı. Sesi İslâm İşbirliği Teşkilatı’nın salonlarında yankılandı. Müslüman devletlerin liderlerine hitaben şöyle haykırdı: “Ey Müslüman kardeşler! Mindanao’da sizin bir parçanız, sizin kanınız zulüm altında eziliyor! Biz sizden sadaka dilenmiyoruz; biz, ümmetin omuzlarına yüklenen mesuliyeti ifa etmenizi talep ediyoruz!”

Bu çağrıya ilk ses verenlerden biri Libya lideri Muammer Kaddafi oldu. Onun için Moroları desteklemek, bir yandan İslâm dünyasındaki nüfuzunu genişletmenin bir vasıtası iken, diğer yandan Amerika’nın müttefiki olan Filipin hükümetini zayıflatmanın bir stratejisiydi. Sebebi ne olursa olsun, Kaddafi’nin siyâsî ve maddî desteği MNLF’ye yeni bir can damarı oldu. Silahlar, fonlar ve uluslararası destekler akmaya başladı.

Ormandaki askerî zaferler ve uluslararası arenadaki diplomatik baskılar altında Ferdinand Marcos’un o kibirli hükûmeti nihayet diz çökmeye mecbur kaldı. MNLF’yi müzakere masasına davet ettiler. Bu, cephe için muazzam bir zaferdi. Zira bu, Filipin hükûmetinin onları “bir grup terörist” değil, koca bir halkı temsil eden meşru bir siyâsî güç olarak tanıdığının işaretiydi.

1976 yılında Libya’nın başkenti Trablus’ta, İslâm İşbirliği Teşkilatı’nın arabuluculuğu ile o tarihî müzakere başladı. Bir tarafta Nur Misuari başkanlığındaki mücahit heyeti, diğer tarafta Marcos hükûmetinin elçileri oturuyordu. Haftalarca süren çetin tartışmaların ardından nihayet “Trablus Anlaşması” (Tripoli Agreement) imzalandı.

Bu anlaşma kâğıt üzerinde Morolar için muazzam bir muvaffakiyet gibi görünüyordu. Filipin hükümeti Moro topraklarındaki 13 vilayette “otonomi” kurmaya, onların kendi şeriat mahkemelerini, eğitim sistemini ve güvenlik birimlerini teşkil etmesine izin vermeye söz verdi. Bu haber bütün Moro topraklarına yayıldığında birçok kişi sevinç gözyaşları döküp, savaşın bittiğine ve barışın geldiğine inanmıştı.

Lakin, müzakere masasının ardındaki o gizli tuzağı herkes görememişti. MNLF’nin asıl hedefi “Bağımsız Bangsamoro Devleti”ni kurmaktı. Ancak uluslararası baskı ve “barışa” olan o susamışlık içinde bu ulvi gayeden vazgeçip, düşmanın bahşettiği “otonomi”ye razı oldular. Bu, çelikten iradeyle başlayan bir devrimin, bir parça kâğıttaki aldatıcı vaatlerle takas edilmesiydi.

Marcos hükûmetinin kalbinde asla barış niyeti yoktu. Onlar için bu anlaşma sadece zaman kazanmanın, dünya kamuoyunu kandırmanın ve en mühimi Moro mücahitleri arasına nifak sokup, onları parçalamanın bir hilesiydi. Onlar şunu biliyordu ki, “otonomi” kelimesinin bizatihi kendisi, birtakım liderleri makam ve mevki kavgasına düşürüp, devrimin asıl ruhunu öldüren en kuvvetli zehirdi.

Anlaşma imzalanıp üzerinden çok geçmeden, Filipin hükûmeti hakiki çehresini ifşa etti. Anlaşmanın ruhunu çiğneyip, türlü bahanelerle onu ilga etmeye, “otonomi”nin içini boşaltmaya başladı.

Bu hıyanet, MNLF içinde derin bir çatlağa yol açtı. Bir kısım Misuari’nin müzakere yolunu desteklerken, daha genç, daha radikal ve İslâmî ideoloji ile derinlemesine donanmış bir başka grup lider, bunu bir “ihanet” olarak gördü. Onların nazarında düşmanla masaya oturmak, kaplanla postu için pazarlık etmekle eşdeğerdi. Onlar “Tam Bağımsızlık”tan gayrı her şeyi reddediyorlardı.

Ormandaki bu yeni ve öfke dolu seslerin arasından, sonradan bütün mücadele tarihini değiştirecek bir isim ortaya çıktı: Salamat Hashim...

Kıssadan Uygurlara hisse: Dördüncü Bölüm’den ruhumuza yakılacak altı meşale

On dokuzuncu meşale: Dünya senin yaşlı gözüne değil, çelik iradene hürmet eder!

MNLF uluslararası camianın dikkatini nasıl celbetti? Ağlayarak yaptığı yakarışlarla değil, ormanda Filipin ordusunu titreten askerî zaferleriyle! Uluslararası siyaset bir merhamet kurumu değil, bir bilek güreşi sahasıdır. Bu meydanda acizlerin ah u zarı, ekolojik dengeye hiçbir tesiri olmayan bir rüzgârdan farksızdır. Biz dünyaya faciamızı ne kadar anlatırsak anlatalım, şayet düşmana hakiki bir bedel ödetecek gücü ortaya koyamazsak, bizim hikâyemiz onlar için sadece gazetedeki bir haber, televizyondaki bir görüntüden ibaret kalır. Dünya, sen haklı olduğun için değil, ancak güçlü olduğun için seni dinlemeye mecbur kalır.

Yirminci meşale: Senin ormanın neresi? Kendi avantajını tanı!

Morolar için orman, düşmanın modern silahlarını işlevsiz kılan tabii bir kaleydi. Onlar coğrafî avantajlarını azamî haddinde kullandılar. Ya biz hicretteki Uygurlar? Bizim ormanımız neresi? Bizim “ormanımız”; düşmanın medya kontrolünü yarıp geçen teknoloji sahası, onun yalanlarını ifşa eden uluslararası hukuk arenası, onun iktisadî menfaatlerine darbe vurabilen küresel tedarik zinciri ve en mühimi bütün dünyaya yayılmış, her ülkede düşmanın yüzüne tokat atabilen teşkilatlı diasporamızdır. Biz bu modern “orman”ın kanunlarını öğrenip, onu kendi harp meydanımıza dönüştürmeliyiz.

Yirmi birinci meşale: Ümmetin desteği gökten zembille inmez, onu söküp almak gerekir!

Nur Misuari evinde oturup Müslüman devletlerin yardım etmesini beklemedi. O, aktif bir şekilde onların kapısını çaldı, onları ikna etti, onların menfaatleri ile kendi mücadelesinin menfaatlerini düğümledi. İslâm dünyasının Doğu Türkistan’daki soykırıma sükût etmesinin sebebi sadece onların “hainliği” değil, bizim kendimizi onlara doğru tanıtma ve onları seferber etme stratejimizin zayıflığındandır. Biz onların diliyle konuşup, onların siyâsî mantığını anlayıp onlara Doğu Türkistan’ın hürriyetinin sadece Uygurların meselesi olmadığını, bilakis bütün İslâm dünyasının siyâsî, iktisadî, stratejik menfaati ve imânî bir borcu olduğunu ispatlamalıyız.

Yirmi ikinci meşale: Müzakere masası en kanlı harp meydanıdır!

Düşman seni askerî sahada yenemediğinde, seni müzakere masasına davet eder. Bu, onun samimiyetinin değil, acziyetinin ve hilekârlığının nişanesidir. Masa başında düşmanın silahı tüfek değil, barış, uzlaşı ve otonomi gibi tatlı sözlerdir. Bu kelimeler senin çelik iradeni paslandırmak, gayeni sulandırmak ve yoldaşlarını parçalamak için tasarlanmıştır. Düşmanla masaya oturmadan evvel şunu net bilmek gerekir: Sen kendi bağımsızlığını dilenen bir dilenci değil, onu kendi gücüyle geri almaya gelen bir savaşçısın.

Yirmi üçüncü meşale: Bağımsızlıktan otonomiye ricat, zaferden mağlubiyete giden ilk adımdır!

Mücadelenin en yüce hedefi olan “istiklal” sancağını indirip, onun yerine düşmanın vereceği “hakiki otonomi” denen serabı kaldırmak, kendi elinle kendi devriminin ruhunu boğazlamakla eşdeğerdir. Zira “istiklal”, bir milletin bütün iradesini birleştiren mukaddes bir çağrıdır. “Otonomi” ise, kimin ne kadar makam kapacağı, hangi grubun ne kadar nemalanacağı gibi süfli tartışmaları doğuran, birliği parçalayan bir kapandır. Bir kez hedefi alçalttın mı, onu yeniden yukarı kaldırmak için yine bir neslin kanıyla bedel ödemek gerekir.

Yirmi dördüncü meşale: Dış yardım bir güçlendirici ilaçtır, hayatın kaynağı değildir!

Kaddafi’nin yardımı Morolar için mühim oldu, lakin onların kavgası Kaddafi’ye dayanmıyordu. Dış yardım tıpkı bir doping ilacına benzer; senin kendindeki gücü muvakkaten artırabilir ama sende öz güç yoksa o hiçbir işe yaramaz. Dış yardım verenlerin daima kendi menfaatleri ve hesapları vardır. Bugün yardım eden, yarın seni bir kenara atabilir. Bu yüzden, hakiki mücadeleci millet, kaderini başkalarının eline teslim etmez. O, dış yardımı bir taktik olarak kullanır ama en son, en güvenilir dayanağının sadece kendi bileği, imânî gücü ve Allah’ın nusreti olduğunu asla unutmaz.

Altı meşalenin ışığında kendimize sormamız gereken altı sual

Birinci sual: Biz uluslararası camiaya kendimizi sadece zulme uğrayan, yardıma muhtaç aciz “kurbanlar” olarak tanıtmakla mı yetiniyoruz? Yoksa düşmanın stratejik menfaatlerine hakiki tehdit oluşturabilen, dünyayı bizimle muhatap olmaya mecbur bırakan gerçek bir “gücü” nasıl teşkil edeceğimiz üzerinde stratejik mi düşünüyoruz?

İkinci sual: Biz kendi modern “ormanımız” olan teknoloji, uluslararası hukuk, ekonomi ve küresel diaspora gibi sahalarda düşmana karşı tesirli bir gerilla harbi yürütmek için yeterli hazırlığa, ilme ve teşkilat yapısına sahip miyiz? Yoksa hâlâ dağınık ve plansız mı hareket ediyoruz?

Üçüncü sual: Biz İslâm dünyasından sadece “Neden susuyorsunuz?” diye şikâyet etmekle mi yetiniyoruz? Yoksa Morolar gibi onların siyâsî, iktisadî ve stratejik menfaatlerini derinlemesine analiz edip, Doğu Türkistan meselesini onların gündemine sokacak ameli, sistemli ve profesyonel diplomatik hareketleri mi hayata geçiriyoruz?

Dördüncü sual: Şayet bir gün Çin bizi “müzakere”ye davet etse, bunun düşmanın bizi yok etmek için kurduğu yeni bir kapan olduğunu idrak edecek siyâsî uyanıklığa ve yüce gayemizde sebat edecek çelikten bir iradeye sahip miyiz? Yoksa “barış” sözünün cazibesine kapılıp uluslararası vaziyetin baskısını bahane ederek kendimizi kandırmaya hazır mıyız?

Beşinci sual: Bizim diasporadaki bazı söz ve fiillerimiz, Batı’nın alkışını almak uğruna farkında olmadan “istiklal” denen o nihai hedefimizi silikleştirip, onun yerine “kültürü korumak” veya “insan haklarını iyileştirmek” gibi daha “yumuşak” hedeflere ricat etme tehlikesini mi doğuruyor?

Altıncı sual: Bizim hareketimiz bazı dış güçlerin yardım vaatlerine haddinden fazla bel bağlayıp kendi iç gücümüzü yetkinleştirmeyi, birlikteliğimizi tahkim etmeyi ve en mühimi Allah’a olan iman ve tevekkülümüzü zayıflatıyor mu? Bir gün bu dış yardımlar kesilirse, biz kendi ayaklarımız üzerinde durabilecek hakiki bir bünyeyi inşâ ettik mi?