Mukaddime
KALBİNDE hürriyet ateşi hiç sönmeyen, gözleri şafak vaktinin nuruna kilitlenmiş aziz kardeşlerime, Moro Mücahitleri’nden selam olsun!
76 yıllık umut, 76 yıllık kavga, 76 yıllık feda... Kan ve gözyaşıyla yazılan Doğu Türkistan istiklâl destanımızın sayfalarını yeis dumanlarının kapladığı; ruhumuzun çaresizlik bataklığına saplanıp, nefesimizin kesildiğini hissettiğimiz şu günlerde gelin birbirimizin yürek atışlarına kulak verip yeniden dertleşelim!
Şimdi sizi tarih kitaplarının solgun sayfalarına değil imanla yazılmış, kanla sulanmış ve zaferle mühürlenmiş canlı bir hayat destanına götüreceğim. Bu, bizimle aynı kıbleye dönen, aynı kaderi yaşayan, aynı duaya “âmin” diyen, yolu bize çok daha yakın ve ruhumuza daha münasip, lâkin nihayetinde tüm dünyayı hayrete düşüren bir mucizenin sırrıdır.
Bugün sizi Batı’nın ruhsuz hukuk koridorlarına yahut Amerikan Kongresi’nin buz gibi soğuk salonlarına değil, Pasifik’in uzaklarında cihadı yaşayan, nefes alan kalbine götüreceğim. Her bir yaprağından şehadet şebnemlerinin damladığı o yağmurlu balta girmemiş ormanlara; her karış toprağı mücahitlerin kanıyla sulanmış mübarek dağlara, bayırlara; dini ve imanı uğruna 400 yıl boyunca diz çökmemiş Moro Müslümanlarının o ateşten destanına davet ediyorum!
Haydi, o mucizeye dönüşen zaferi ruhumuzda canlandıralım!
Nasıl bir ilâhî inayet tecelli etti ki, 11 Eylül fitnesinden sonra “cihad” kelimesinin bütün dünyada zehre dönüştürüldüğü, tekbir getirilen her bayrağa iftira yağmurlarının yağdığı bir devirde, onlar mukaddes sancaklarını bu zehirli fırtınalardan salimen koruyabildiler? Dünyanın “terör” yaftasıyla titrediği o karanlık günlerde, davalarının şerefini kirletmeden, hatta zalim düşmanlarını dahi kendi ahlâkları önünde baş eğmeye nasıl mecbur edebildiler?
Nasıl bir usta stratejik komuta ki, en aslan yürekli evlatlarını Afganistan ve Çeçenistan’ın alev alev yanan cephelerine gönderip, onları hakiki harp meydanlarında çelik gibi tavladığı hâlde, yabancı fikirlerin külüne bulanmadan, gayelerinin saflığını muhafaza ederek geri getirebildi? Mukaddes davalarını dünyanın keşmekeşinden ve küresel terör örgütlerinin tuzaklarından nasıl sakınıp, kendi yollarında müstakil bir vakarla yürüyebildiler?
Ve en hayret verici olanı! Nasıl bir liderlik ki, bir elinde Allah’ın vahyini, Kur’ân’ı, diğer elinde milletin namusu olan silahı sımsıkı tutup, bir kartalın keskin bakışlarıyla dünya siyaset haritasını aynı anda okuyabildi? Ormanın balçığı, çamuru içinden bir devletin temellerini atıp, gözlerini bir an olsun arştan ayırmadan nasıl durabildiler? İstiklal uğruna her şeyi feda etmeye hazır olup da imandan zerre kadar taviz vermemenin sırrına nerede eriştiler?
Hakikat şu ki: İslâm ümmetinin yakın tarihi İslâmî hareketler mezarlığına dönmüşken, sayısız sancak ya taviz rüzgârlarıyla devrilmiş ya da zulüm kasırgalarında parçalanıp gitmişken, bir tek onların sancağı Allah’ın nusretiyle zafer burçlarına dikildi! Bu, hareketin çekirdeğini oluşturan cihad ruhundan ve iman akidesinden milim sapmadan zaferin zirvesine erişen, Allah’ın vaadinin hak olduğunu ispatlayan yegâne sancaktır!
İşte ben, bu şanlı zafer destanını, attıkları her adımı, stratejik planlarını ve zaferlerinin kilit sırlarını sizlerle paylaşmaya niyet ettim.
Bu, yalnızca bir hikâye dinletisi değildir. Bu, birlikte tefekkür edeceğimiz, kalbimizle hissedeceğimiz ve ruhumuzla ders alacağımız, cihad ve strateji üzerine kurulmuş bir “ders halkası”dır. Her bölümün sonunda “Doğu Türkistan istiklal mücadelesi için hangi nurlu yolları bulduk? Hangi karanlık hendeklerden sakınmamız gerek? Hangi çelikten kaleleri örnek alabiliriz?” sorularına birlikte cevap arayacağız.
Gayemiz, bu ulu zaferin ateşinden bir anahtar dövmek, onu zamanın ruhuna ve kendi hakikatimize uyarlayarak her adımı ilmek ilmek işlenmiş, strateji ile taktiğin harmanlandığı bir yol haritasını el birliğiyle vücuda getirmektir.
Bu seferde beni yalnız bırakmamanızı; yorum, sual ve tenkitlerinizle yol haritamızın kemale ermesine katkı sunmanızı, karanlıkta yolumuzu aydınlatan birer kandil olmanızı ve bu meşalenin ışığının başka gönüllere de ulaşması için onu elden ele yaymanızı istirham ediyorum.
Haydi öyleyse, aklımızı ve ferasetimizi bu elmasla yeniden bileyelim, ümidimizi tazeleyelim ve bu tarihî ibretlik yolculuğa “Bismillah” diyelim!
Unutmayalım! Biz bu destanı tarih okumak için değil, tarih yazmak için okuyoruz!
***

1. BÖLÜM
Bu destan, 400 yıl boyunca üç kanlı imparatorluğun (İspanya, Amerika ve Filipinler) işgal pençelerine karşı bir an olsun kesintiye uğramadan süregelen, babadan oğula, nesilden nesile mukaddes bir emanet gibi devredilen o ulu cihadın destanıdır! Bu, cihad sancağının yere düşmediği bir toprağın hikâyesidir.
1. Bab: Ezan sadası ile Haç ve Kılıcın çarpışması
İşgalcilerin kan kokulu, kirli yelkenleri ufku o meşum gölgeleriyle kirletmeden asırlar evvel, Pasifik’in zümrüt dalgalarının nazlı fısıltıları arasına gizlenmiş, Allah’ın kudret kalemiyle çizdiği cennet misali bir diyar vardı. Orada hava, amber ve reyhan kokularıyla dolup taşar, her nefes ruha bir inşirah verirdi. Toprak öylesine bereketliydi ki, atılan her tohum bin başak verir, göğe boy boy uzar giderdi. İnsanları, denizin uçsuz bucaksız enginliğini yüreklerine, yağmurlu ormanların o mağrur ağaçlarını vakarlarına nakşetmiş, hür ve mert yiğitlerdi. Gözleri iman nuruyla Sulu Denizi’nin derinliklerindeki ak inciler gibi parlar, Mindanao’nun mümbit vadilerinde yetişen mahsuller, damarlarında izzet ve namus kanı olup akardı. Bu, sonradan dünyanın “Moro Toprakları” diye anacağı, lakin o vakitler kendi şanlı isimleriyle maruf Sulu ve Mindanao Sultanlıklarının filizlendiği o mübarek coğrafyaydı.
Derken, 1380 senesinde uzak Arap diyarından gelen, kalbi Allah aşkıyla lebaleb dolu, Allah’ın en güzel emaneti olan İslâm nurunu bağrına basmış bir kervan çıkageldi. Onlar, işgalcinin kılıcı ve topuyla değil, tüccarın sadakati, âlimin hikmeti ve davetçinin gözyaşlarına karışan muhabbetiyle bu toprakların gönül kapısını yavaşça çaldılar. Şeyh Kerimü’l Mahdum gibi takva ehli zatların dilinden dökülen her bir “La ilahe illallah” nidası, bu halkın pak ruhuna bir tohum gibi ekildi. Balta girmemiş ormanların derin sükûnetini ilk kez ezan sesi yarıp geçtiğinde, kadim putlar kendiliğinden devrildi, yürekler Hakk’a meyletti, ruhlar asıl yaratıcısını buldu.
İslâm, onlar için yalnızca yeni bir din değil, darmadağınık kabileleri çelikten bir ümmete dönüştüren, onlara yeni bir kimlik, ulvi bir gaye ve yepyeni bir dünya görüşü bahşeden ilâhî bir rahmete dönüştü.
Bu ilâhî nurun birleştirici gölgesi altında, 15’inci asrın başlarından itibaren iki büyük İslâm kalesi yükseldi: Sulu Sultanlığı ve Maguindanao Sultanlığı (takriben 1405’te kuruldu). Bunlar, birkaç kabile reisinin kurduğu cılız ittifaklar değildi. Onlar, minarelerinden ezan sesinin eksilmediği, saraylarında Kur’ân tilavetinin yankılandığı, mahkemelerinde şeriatla hükmedilen, kendi sancakları, kendi orduları ve nizamları olan hakiki İslâm devletleriydi. “Karakua” adı verilen çevik ve heybetli harp gemileri denizde düşmanların yüreğine korku salar, ticaret gemileri Malezya’dan Çin’e kadar uzanan sularda hürce dolaşır, inciyi, baharatı ve zenginlikleri dünyaya taşırdı. Sultanın divanında başı sarıklı ulemalar devlet işlerine istikamet çizer, âlimin siyâsî feraseti ile mücahidin “Moro hançeri” (Barong/ Kalis) birleşir, bu devletleri sadece kılıç zoruyla değil, ilim, hikmet ve adaletle yönetirlerdi. Ay yıldızlı bayrakları deniz rüzgârında dalgalandığında, o sadece bir hükümranlık alameti değil, koca bir milletin izzet ve gururunun, Allah’a itaatlerinin ve hürriyete olan o ölmez yeminlerinin nişanesiydi.
Amma velakin, 1521 yılında uzak ufuklarda kara bir gölge, bir veba belirmeye başladı. Bunlar, tenleri beyaz lakin kalpleri kapkara, gözleri altına ve köleye doymayan yeni bir tehlikeydi. Kılıçlarına kazıdıkları haç, dillerindeki “Tanrı” sözleri, sadece vahşi emellerini gizleyen birer maskeden ibaretti. Onların devasa kalyonları beraberlerinde sadece top ve tüfek değil, koca bir medeniyeti yok etmeyi, camileri kiliseye çevirmeyi, ezan sesini çan sesine boğmayı hedefleyen zehirli bir ideolojiyi taşıyordu. Dillerinde Tanrı, kalplerinde şeytan, ellerinde kılıç olan bu güruh, insanlığa karşı en büyük cürümleri beraberinde getiriyordu.
İspanya’nın zırhlara bürünmüş askerlerinin postalları bu mübarek toprağa değdiğinde, yerli halkın imanını görünce hem hayrete düştüler hem de kalpleri kinle doldu. Onlar, asırlarca kendi toprakları olan Endülüs’te savaştıkları, medeniyette kendilerinden katbekat üstün olan Kuzey Afrika Müslümanlarını -yani Moorları- hatırlayıp, bu yeni düşmanlarına da hakaret ve aşağılama kastıyla o ismi yapıştırdılar. Böylece, bu toprakların hür Müslümanları, işgalcinin dilinde “Moro”ya dönüştü. Bu sadece bir isim değil, bütün bir milletin varlığına vurulan, onları tarih sahnesinden silip süpürmeyi hedefleyen bir damgaydı.
Ve böylece, insanlık tarihinin en uzun, en çetin ve en şerefli direniş hareketlerinden biri başladı. 333 sene! Üç asırdan fazla bir zaman! Bu bir devir değil, başlı başına bir tarihti! Bu süreçte İspanya bütün Filipinler’i boyunduruğu altına aldı, lakin Moroların toprakları onların boğazına takılan bir dikene dönüştü. Bu dikeni söküp atmak için ondan fazla büyük çaplı, soykırım niteliğinde askerî sefer düzenlediler ama her defasında bu halkın çelik iradesine, ölümden korkmayan cesaretine ve ormanı evi gibi bilen cengâverliğine çarpıp, kanlı bir mağlubiyetle geri döndüler.
Bu uzun harp sahnesinde sayısız kahraman parladı. Fakat içlerinde bir isim vardı ki, namı duyulduğunda İspanyol generallerinin uykuları kaçar, yüreklerine titreme düşerdi. O, Maguindanao’nun Kaplanı, sultanlıkların birliğinin çelikten sembolü, 1619’dan 1671’e kadar hüküm süren Ulu Sultan Muhammed Dipatuan Kudarat idi!
Sultan Kudarat, sadece elinde hançeri parlayan bir cengâver değil, gözleri kartal gibi keskin, düşmanın kalbindekini okuyan bir stratejist, sözleriyle düşman saflarında kargaşa çıkarabilen mahir bir diplomat ve her hareketini Allah rızası için yapan kâmil bir mümin idi. O, ömür boyu birbirinin kanını dökmüş kabilelerin, aralarındaki küçük husumetleri bir kenara bırakıp, bütün milleti yutmaya gelen o ortak ejderhaya karşı tek saf olması gerektiğini derinden hisseden ilk liderlerden biriydi. Onun ateşli hutbeleri camilerde yankılandığında, kabile reisleri kılıçlarını birbirine değil, İspanya’ya çevirmek üzere yemin ederlerdi.
Bir keresinde İspanyollar, ezelden beri kullandıkları o rezil taktikle bazı kabile reislerini kandırıp, onlara altın ve makam vaat ederek kendi taraflarına çekmeye çalıştığında, Sultan Kudarat onları toplamış ve tarihe altın harflerle kazınan şu sözleri haykırmıştı:
“Ey gafiller! Siz ne yaptığınızın farkında mısınız? Gözlerinizi İspanyol altınlarının parıltısı mı bürüdü? Kulaklarınız onların tatlı sözlerine mi kandı? Hiç düşünmez misiniz, onlara boyun eğmeyi kabul etmek, zulmün zincirini kendi ellerinizle boynunuza geçirmek değil midir? Onlar size bağ bahçe vaat edip, sizi köleliğin zindanına sürüklüyor! Onlar bizi birbirimize düşman edip, sonra hepimizi köpekler gibi köleleştirmek istiyor. Bakın, ben size ne verebilirim? Ben size altın, gümüş, makam veya mansıp vaat edemem. Lakin ben size, ecdadınızın size bıraktığı en ulu mirası, şerefi, izzeti ve hürriyeti vaat ediyorum! Seçiminizi yapın! Atalarınızın mübarek toprağında köle gibi aşağılanarak mı yaşayacaksınız, yoksa hür bir insan gibi savaşıp, şerefle ölüp Allah’ın huzuruna şehit olarak mı varacaksınız?!”
Bu sözler alelade lakırdılar değildi; gazapla yoğrulmuş, imanla sulanmış bu kelimeler birer oka dönüşüp gafil kalplere saplandı. O günden sonra bu topraklar İspanya için bir mezarlığa dönüştü. Ve en mühimi, onlar, düşmanın hakaret olsun diye verdiği ismi, kendilerinin şerefli ve birleştirici sancaklarına dönüştürdüler. Kendilerini iftiharla “Moro” diye anmaya başladılar. Bu söz artık İspanyolca’daki “kâfir düşman” manasına gelmiyor, bilakis “diz çökmeyen mücahit”, “hürriyet savaşçısı” manasını taşıyordu. Onlar düşmanın zehrini emip, onu kendileri için bir kuvvet iksirine dönüştürdüler!
İspanyol işgaline karşı başlayan bu cihatta, babasının elinden düşen kalkanı ve kılıcı oğlu alıyor, ağabeyi şehit düşen safa kardeşi koşuyordu. 300 yıl boyunca her nesil, kendinden sonraki nesle sadece iki şeyi miras bıraktı: Biri, kalbini nurlandıran Kur’ân-ı Kerîm, diğeri ise düşmana karşı kılıç, yani işgale karşı duyulan o mukaddes kin ve asla diz çökmeyen cihad ruhu. Nihayetinde 1898’de, dünyayı titreten İspanyol İmparatorluğu’nun güneşi battı. Onlar bu yenilmez millet karşısında aciz kalıp, tarihin istihzaları arasında çekilmek zorunda kaldılar. Ancak zulmün bir gecesi bitmiş olsa da yeni, daha sinsi, daha modern ve daha acımasız bir canavarın gölgesi üzerlerine çöküyordu...

Kıssadan Uygurlara hisse: Birinci Bölüm’den ruhumuza kazınacak altı meşale
Birinci meşale: Biz bölücü değil, kendi evinin egemenlik hakkını talep eden varisleriz! Çin ve onun dünyadaki hamileri bizi “bölücü”, “aşırıcı” diye yaftalıyor. Lakin Moro destanının bu ilk sayfası bize şu hakikati gür bir sesle haykırıyor: Biz bir devletten kopmaya çalışan isyancılar değil, bilakis tarihten bu yana bize ait olan, düşman tarafından zorla gasp edilen toprakların kanuni varisleriyiz! Düşman bizim evimize zorla girip, bizi kendi hanemizden kovmaya çalışıyor. Moroların sultanlıkları olduğu gibi, bizim de Karahanlılardan Saidiye Hanlığı’na uzanan şanlı İslâm devletlerimiz vardı. Bu tarihî hakikat, davamızın en muhkem hukukî ve imânî temelidir. Biz düşmandan merhamet dilenmiyoruz; biz kendi evimizi, kendi mirasımızı, kendi şerefimizi geri almayı talep ediyoruz!
İkinci meşale: İman, milletin manevî kalesidir! Morolar için İslâm sadece bir din değildi; o, kimliklerinin, kültürlerinin ve birliklerinin çekirdeğine, ruhlarının bağışıklık sistemine dönüşmüş bir kalkandı. Onları 400 yıl yenilmez kılan güç, işte o sarsılmaz iman kalesiydi. Bir millet dilini kaybedip yeniden bulabilir, lakin imanını yitiren bir millet ruhunu kaybetmiş demektir. Çin bizim dilimizi, kültürümüzü yok etmeye çabalıyor ama asıl hedefi kalbimizdeki imanı söndürmektir. Çünkü onlar, imanı olan bir milletin asla diz çökmeyeceğini, ölümden korkmayacağını bilirler. Bu yüzden imanımızı muhafaza etmek, vatanımızı müdafaa etmenin aslî şartı ve en sağlam temelidir!
Üçüncü meşale: Hakiki istiklal, düşmanın bahşettiği otonomi değildir! Sultanlıkların kendi kanunu, kendi ordusu, kendi iktisadı vardı. Onlar hakiki bağımsızlığın tadını almış, kendi kaderlerine kendileri hükmetmişti. Düşman tarafından lütfedilen her türlü “otonomi” veya “ayrıcalıklı politika”nın, köleliğin altın zincirlerle süslenmiş bir başka suretinden ibaret olduğunu biliyorlardı. Bu sebeple Moro Müslümanlarında meşhur bir söz vardır: “Kafes içindeki kaplana en iyi et verilse de, o artık bir kaplan değildir.” Biz Doğu Türkistanlıların hedefi de asla düşmanın kafesi içinde biraz daha rahat nefes almak değil, bilakis o kafesi paramparça edip, kendi müstakil nizamımızı kurarak kendi kaderimize bizzat sahip çıkmaktır!
Dördüncü meşale: Mücadelenin adını doğru koymak, gayenin ruhunu korumaktır!Morolar için bu savaş asla basit bir “etnik çatışma” yahut “toprak kavgası” değildi. Onlar bunu net bir şekilde “Cihad fi sebilillah” (Allah yolunda cihad) olarak isimlendirdiler. Bu net tanım, onların kavgasını dünyevî menfaatlerin üzerine taşıyarak, ona bir kutsiyet ve manevî güç bahşetti. Bizim de davamızı dünyaya sadece “insan hakları” yahut “kültürel mücadele” diye anlatmamız, onun en derin, en kudretli olan imânî çekirdeğini zayıflatır. Biz bu mücadelenin bir istiklal savaşı, Allah önündeki borcumuz, imanımızın imtihanı ve ahiret saadetimiz için olduğunu asla unutmamalıyız.
Beşinci meşale: Birlik, zaferin birinci şartıdır! Sultan Kudarat’ın en büyük hizmeti, birbirine düşman kabileleri tek sancak altında toplayıp, güçlerini tek bir noktaya teksif edebilmesiydi. Düşmanın en sevdiği taktik, bizi “o grup, bu grup” diye parçalamak, birbirimize olan itimadımızı yok etmektir. İçimizdeki her türlü ihtilaf, her türlü hizipçilik, düşmana atılan okun dönüp kendi yüreğimize saplanması demektir.
Altıncı meşale: Düşmanın hakaretini gurura dönüştürmek! İspanyollar onları aşağılayıp “Moro” (Kâfir düşman) diye çağırdı. Ama onlar bu hakaret karşısında ağlayıp sızlamadılar. Bilakis, bu ismi kendi yenilmez ruhlarının, birliklerinin ve cihatlarının sembolüne dönüştürdüler. Bu, bizim için derin bir derstir. Düşman bize hangi damgayı vurursa vursun; ister “terörist” desin, ister “bölücü”, hangi hakareti yağdırırsa yağdırsın... Bu bizi meyus edecek, bizi birbirimizden kaçıracak bir şuursuzluk sebebi olmamalı. Aksine, düşmanın hakaretini kendimize şeref madalyası bilip, öfkemizi tavlamalıyız. Asıl kimliğimizi kuru söz ve sloganlarla değil, fiili hareketimizle ispatlamamızı sağlayacak bir nirengi noktasına dönüştürmeliyiz. Düşmanın zehirli okunu çekip çıkararak, onu kendi elimizdeki kılıca dönüştürecek iradeye sahip olduğumuzda, ancak o zaman hakiki güce erişebiliriz.

Bu meşalelerin ışığında kendimize sormamız ve cevabını bulmamız gereken sualler
Birinci sual: Biz kendimizi şanlı İslâm devletlerinin varisleri ilan ediyoruz. Peki neden uluslararası sahnelerdeki söylemlerimiz ve hareketlerimiz çoğu zaman ev sahibi gibi değil de bir devletten merhamet dilenen “aciz bir azınlık” gibi tınlıyor? Kalbimizin gizli bir köşesinde, düşmanın “bölücü” damgasını biz de mi kabullendik yoksa?
İkinci sual: Biz imanımızı en muhkem kalemiz sayarız. Düşman vatanımızda cami ve medreseleri yıkıp bu kalenin surlarını döverken, ya hicretteki bizler? Biz kendi gafletimizle dünyevî şatafata kapılmamızla, gelecek nesillerimizin kalbi ile iman arasına görünmez duvarlar ördüğümüzü ne zaman fark edeceğiz? Fizikî camiyi yıkan düşman mı daha tehlikeli yoksa gelecek neslin kalbinde manevî bir cami kurulmasına engel olan sözde dinsiz aydınlarımız mı?
Üçüncü sual: Morolar, kafes içindeki kaplanın kaplanlıktan çıktığını biliyordu. Biz Batı devletlerinden yardım talep ederken, farkında olmadan o yüce “tam bağımsızlık” gayemizi, düşmanın veya başkalarının vereceği “daha geniş bir kafes”e, “daha iyi bir yem”e değişme tehlikesiyle mi yüzleşiyoruz? “Ne olursa olsun bir destek alalım” şeklindeki o tamahkârlık, mukaddes gayemizi ne zamandan beri zehirlemeye başladı, hiç düşündük mü?
Dördüncü sual: Biz “cihad” kelimesinden korkan dünyaya şirin görünmek adına, mukaddes kavgamızın imânî özünü zayıflatıp, onu sadece bir “insan hakları meselesi”ne mi indirgiyoruz? Başkalarının alkışını almak için hikâyemizi değiştirerek Moroları 400 yıl yenilmez kılan ve zaferin hakiki kaynağı olan Allah’ın nusretinden (yardımından) kendimizi mahrum bırakan biz miyiz?
Beşinci sual: Sultan Kudarat birbiriyle savaşan kabileleri ortak düşmana karşı tek safa dizmişti. Ya biz? Biz çok daha vahşi, çok daha kapsamlı bir soykırımla yüzleştiğimiz hâlde, hâlâ teşkilat sancağını, hemşehriciliği ve şahsî menfaati milletin âli menfaatinden üstün tutuyoruz. Kendimize samimiyetle soralım: Bugün milletin hayatta kalması için, bizim iç dünyamızda nelerin ölmesi gerekiyor?
Altıncı sual: Düşman bize “terörist” diye hakaret damgası vurduğunda, alelacele “ılımlı” olduğumuzu ispatlamaya mı çabalıyoruz? Yoksa Morolar gibi bu ismin sadece hürriyet savaşçıları için bir şeref nişanı olduğunu, gayemizin kendi istiklalimizi elde etmek olduğunu mu haykırmalıyız? Düşmanın iftirasından öylesine korkup birbirimizi dizginleyerek, aramızdaki en cesur sesleri boğup düşmanın arzu ettiği o “uysal”, “zararsız” kölelere dönüşen yoksa biz miyiz? (Devam edecek…)



