RABBİMİZE sonsuz hamd-u senalar olsun. Herhâlde içimizdeki iyi insanların hürmetine, oldukça yoldan çıkmış olan milletimize acımış ve büyük bir felâketin içine düşmekten korumuştur.
Seçimin kazanılması, ülkemize derin bir nefes aldırmış olması bakımından elbette son derece değerlidir. Zira bu seçim ülkemizin bağımsızlığını, bütünlüğünü, karada, denizde ve havada var olan her türlü haklarımızı ve kazanımlarımızı korumayı, bu maksatla ekonomik kalkınmamızın yanında savunma sanayimizin en ileri düzeylere yükseltilerek ve tamamen millileştirilmesini dâvâ edinenler ile Batı’ya, özellikle de ABD’ye gönüllü köle olmayı, ülkemizin menfaatlerini korumak yerine ABD’nin taleplerini yerine getirmeyi, sözde özerklik adı altında vatanımızı parçalayarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizi PKK’ya ve sonuçta Ermeni’ye teslim etmeyi, Devletimizin Doğu Akdeniz’deki, Adalar Denizi’ndeki, Libya’daki, Suriye ve Irak’taki hak ve kazanımlarından tamamen vazgeçmeyi, savunma sanayimizi yok etmeyi kendisine dâvâ edinenler arasında geçen; hülâsa vatanseverler ile emperyayalizmin içimizdeki uşakları arasındaki tercihin ifadesi olan bir seçimdi.
Fakat diğer taraftan, bu ihanet tablosu apaçık ortadayken ve Tayyip Erdoğan gibi yetkin ve dolgun bir rakip karşında, onunla mukayese bile edilemeyecek kadar cahil, kapasitesiz, yalancı, küfürbaz ve hain bir insan olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu kadar büyük bir destek bulabilmiş olması düşündürücüdür ve bizim için bir alarm niteliğindedir.
Demokratik hayata geçtiğimiz günden beri CHP, 1977’de Ecevit’in liderliğinde almış olduğu şaibeli yüzde 42 oranındaki oyu bir daha alamamış, hatta bu orana yaklaşamamıştı. Kılıçdaroğlu’nun bu başarısı, Türk milleti adına gerçek bir yüz karasıdır.
Seçimlerdeki tablo neyi gösteriyor?
14 Mayıs ve 28 Mayıs Seçimlerinin sonucunun oraya koyduğu tablo ve oyların dağılımının bazı özellikleri dikkat çekiyor.
Kılıçdaroğlu’nun bir proje olarak ABD-FETÖ tarafından CHP’nin başına getirilmiş olduğunun bilinmesinin, 15 Temmuz darbe girişimini inkâr etmesinin ve FETÖ’cü hainleri yeniden Devlet’e alacağını, terörist başı “Selo”yu, Gezi Kalkışması’nın finansörü Osman Kavala’yı serbest bırakacağını, doğu illerine özerklik getireceğini söylemiş olup HDP ile milletin gözü önünde gizli anlaşma yapmış olmasına rağmen kendi oy tabanı üzerinde hiçbir negatif karşılığı olmadığının görüldüğü bir tablo vardır.
Buna mukabil, Recep Tayyip Erdoğan’ın seçimden önce hayata geçirdiği beş yüz binlik konut projesi, beş buçuk milyon vatandaşı icradan kurtarmış olması, asgarî ücretli, emekli ve çalışanların ücret ve maaşlarına uyguladığı iyileştirmeler, vergi borcu yapılandırması, bedava doğal gaz ve EYT sorununu çözmüş olması gibi ciddî işler muhalif seçmende karşılık bulmamıştır. Sadece deprem bölgesinde çok da anlamlı olmayacak kadar bir artış söz konusu olmuştur.
Seçim sonuçları iller bazında değerlendirildiğinde, seçmenin kararını belirleyen iki ana unsurun olduğu net olarak gözlemleniyor: Bunlardan birincisi, manevî inanç ögesidir. Türkiye haritasını önümüze koyarak oy dağılımına baktığımızda bunu açık olarak görebiliyoruz. Dinî ve kültürel hassasiyeti yüksek olan Erzurum ve Elazığ hattına kadar uzanan Orta Anadolu ile Karadeniz bölgesinde Cumhur İttifakı’nın; İstanbul-Kırklareli-Edirne’den başlayarak Hatay’a kadar bütün kıyı bandında Millet İttifakı’nın üstünlüğü görülmektedir. Bir başka dikkat çeken nokta, bu sahil bölgelerinde Cumhur İttifakı’nın tabanının süratle Millet İttifakı’na kaymakta oluşudur. 2018 Seçimine kadar Cumhur İttifakı partilerinin güçlü bir üstünlüğü bulunan Antalya, Mersin ve Adana illerinde bugün Millet İttifakı’nın net bir üstünlük sağladığını görüyoruz. Bunun sebebi, bütün ülke çapında, özellikle de batı ve güney bölgelerimizde toplumun hızla sekülerleşmekte oluşudur.
Bu olgu ve gelişmeler, AK Parti’nin hizmet siyaseti ile bu gidişi durduramayacağını, mukadder kötü sona duçar olmaktan kurtulamayacağını gösteriyor. AK Parti’nin hizmet siyaseti, ilk iktidar yıllarında, evet, gerçekten etkili olmuş, dolayısıyla her seçimde oylarını arttırarak yüzde 49’a kadar yükselmişti. Ancak yüzde 49 direnç noktasına ulaştıktan sonra gerileyerek bugün yüzde otuz beşlere kadar düşmüştür. Bunun sebebi, hizmetlerin maksimum karşılığının alınmış ve artık kanıksanmış olması, bilhassa geçmişin kötü yönetimlerini yaşamamış olan yeni kuşakların bu hizmetlerin değerini takdir edememesidir. Şayet partilerin oy tabanlarının yaş ortalaması anketlerle tespit edilmiş olsaydı, hiç şüphesiz CHP seçmeninin yaş ortalaması çok daha düşük çıkardı.
Bu açık gerçeklere rağmen Erdoğan ısrarla gerçek nedeni görmemeye, hizmet ve cami siyasetine yüklenmeye devam ediyor. Şayet hizmet siyasetiyle bir sonuç alınabilecek olsaydı, başta dünya çapında mega eserlerle donatıp hizmete boğduğu İstanbul ile deprem ve terörle yakılıp yıkıldıktan sonra yeni baştan inşâ ve imar ettiği Diyarbakır, Van, Şırnak ve Hakkâri başta olmak üzere bütün ülkede siyâsî üstünlüğü ele geçirmiş olurdu. Tayyip Erdoğan’ın hizmet odaklı siyaseti ne lâik İzmir’de, ne de Müslüman Diyarbakır’da karşılık bulmuştur. Bundan sonra hizmet siyasetinden bir sonuç alınabilmesi, ancak CHP’nin bir dönem iktidar olup ülkeyi her zamanki gibi yangın yerine, insanların hayatını da cehenneme çevirdikten sonra mümkün olabilir.
Seçimde Kürtçülük faktörü devredeydi
Seçmen davranışını belirleyen ikinci unsur Kürtçülüktür. Bu konuda Sayın Cumhurbaşkanı’nın “Kürt kardeşlerimiz” politikası maalesef karşılık bulmamıştır. Bir cinayet örgütünün parçası olan HDP giderek gücünü artırmaktadır. HDP’nin bu son seçimde aldığı oyu 2018 Seçiminde aldığı oy ile mukayese ederek gerilediği şeklinde değerlendirmek yanlıştır. O önceki seçimde HDP’nin aldığı yüksek oy oranının sebebini, seçim barajını aşmasını sağlamak için CHP seçmen tabanının HDP’ye geçici olarak oy takviyesi yapmış olmasında aramak gerekir.
Esas mukayese, geçmiş seçimlerde HDP’nin başka isim altındaki versiyonlarının yüzde 5-6 civarındaki oyları ile bugün Yeşil Sol Parti adıyla aldığı yüzde 10,5 oy arasında yapılmalıdır.
Sonuç
Geleneksel olarak “Sağ” ve “Sol” olarak da ifade edebileceğimiz oy dağılımının üç aşağı beş yukarı geleneksel olarak üçte iki ve üçte bir olan kompozisyonu, bugün başa baş hâle gelmiş bulunuyor. Bunun anlamı, toplumun hızla sekülerleşmekte olduğudur. Bunun sebepleri, dünya çapında Küreselcilerin sermayeyi, televizyon kanallarını ve sosyal medyayı etkin bir şekilde kullanarak din ve ahlâka karşı açmış oldukları savaşın bizim ülkemize yansımış, en önemlisi de Devletimizin bu fırtınayı hiç umursamaması sebebiyle ahlâk, kültür ve eğitim politikasının yerlerde sürünüyor olması, daha doğrusu böyle bir politikasının olmayışı ve her şeyi kendi hâline terk etmiş olmasıdır.
Tam bir gaflet hâli olan bu vetire sadece AK Parti’nin sonunu getirecek olsaydı, bizi o kadar endişelendirmezdi. Fakat “bekâ” meselesi işte tam da budur! Devletlerin yıkılması ve toplumların tarih sahnesinden silinmesi olayları, maddî sorunların değil, manevî-ahlâkî çöküşlerin sonucudur.
Ülkemizdeki manevî çöküş fırtınasını bu saatten sonra durdurmak ve geri çevirmek artık çok zordur. Bunu başarabilmek için Devlet’in bu gidişe karşı azimli ve sistemli bir savaş vermek mecburiyeti vardır. Erdoğan’ın artık bu gerçeği görmesi ve kendine gelmesi şarttır. Süslü camiler yaptırmak, hamasi nutuklar atmak, camilerde namaz kılıp Kur’ân okumak gibi eylemlerle bir sonuç almak söz konusu olamaz. Elbette putlara ve putçulara meydan okuması anlamındaki bu eylemler bizleri de mutlu ediyor olsa da arazideki negatif gidişatı değiştiremiyor, sadece kendisini ve bizleri aldatıyor, uyutuyor.
Birileri bu çıplak gerçekleri Sayın Erdoğan’a anlatmalı, hatırlatmalıdır. Önümüzdeki beş yıl, son şansımız olabilir. Bu şansın çok iyi değerlendirilmesi lâzım. Fakat yine de
işimiz çok ama çok zordur!
Önceki beş yıllar boş yere harcanmış olmayıp bir şeyler yapılabilmiş olsaydı, işimiz daha kolay olabilirdi. Çünkü beş yıl sonra bugünkünden çok farklı, bambaşka bir toplumun içinde yaşıyor olacağız.
En başta yapılması gereken, eğitimi millileştirmek olmalıdır. Her yıl okullarından mezun olan iki milyona yakın gencimizin kahir ekseriyeti dinini, millî kültür ve edebiyatını ve de tarihini bilmiyor. Aslında matematiği, fiziği ve diğer müspet bilimleri de, hatta doğru dürüst konuşmasını da bilmiyor. Peki, neyi biliyor? Onları eğiten televizyon kanalları ve sosyal medyadır; artistleri, şarkıcıları ve onların özel hayatlarını, “sosyal medya fenomenlerini” biliyor gençlerimiz. Dünyanın parası harcanarak her vilâyete ve bazı büyük ilçelere “üniversite”, dağa taşa “yüksekokul” açılıyor, bununla övünülüyor. Gerçek üniversite niteliklerinden yoksun olan bu kurumlardan her yıl topluma niteliksiz, şaşkın ve yüz binlerce genç boca ediliyor. Milletçe trilyonlar harcadığımız bu sistem nasıl bir eğitim sistemidir, anlamak mümkün değildir.
Televizyonlarımızın eğlence ve dizi programlarında ve yaygın olarak izlenen aile sorunuyla ilgili programlarında ahlâksızlık saçılıyor. RTÜK denilen kurumun görevi nedir, orada bolca aylık alan üyeler ne iş yapmaktadırlar? Bunlar neden denetlenmiyor? Konusunda zina olmayan, zinayı teşvik etmeyen tek bir televizyon dizisi var mı? Zinasız senaryo yazılamıyor mu acaba? Bunlara nasıl izin verilebiliyor? Hiç vakit geçirmeden zina ve zinayı normal bir eylemmiş gibi göstermek suretiyle teşvik etmek suç kapsamına alınarak ağır müeyyidelere bağlanmalıdır. Bu konularda Batı’nın baskılarına karşı direnilmelidir.
AK Parti hükûmetleri tarafından hiç ciddiye alınmamış olan kamu düzeni sağlanmalıdır. Cinayet, tecavüz, hırsızlık, suç çetesi oluşturma ve uyuşturucu konularında mutlaka idam cezası getirilmelidir. Bu alanlarda idam cezasından başka hiçbir müeyyidenin etkin sonuç vermesi mümkün değildir.
Kürtçülük sorunu çok boyutlu ve zor bir konudur, ayrı bir yazıda ele almamız gerekiyor.
Müslüman, Allah’tan ümidini kesemez, inşallah akıbet hayırlı olur.



