Zapt u rapt

İnanç akideleri ve ahlâkî değerler, toplumsal huzuru destekleyen bir çerçeve sunar. Ancak bu etkinin gücü, bu değerlerin nasıl yorumlandığına, uygulandığına ve farklı inanç sistemleriyle nasıl uyum sağladığına bağlıdır. Toplumda hoşgörü, adalet ve dayanışma ön plânda tutulursa, bu değerler huzurun temel taşları hâline gelir. Bu nedenle Devlet’in, Türk milletinin millî ve manevî değerlerini koruyup kollama noktasındaki gücünün etkinliği, bir olmazsa olmaz konumdadır.

“ÖZGÜRLÜK” adı altında ahlâksızlığı getirip millî ve manevî değerlerimizi yozlaştıran uygulamaları ortaya koyanlara karşı Osmanlı Devleti’nde kamu düzeninin sağlanması için sorunun çözümünde kullanımı şart yöntemlerden biri zapt u rapttı. 


Bugün Türkiye’nin en büyük sorunu hâline gelen etken, “kamu düzeninin büyük bir hızla bozulup milletin millî ve manevî değerlerinin her geçen gün daha da yozlaştırılmaya çalışılmasıdır”. Bu en az terör sorunu kadar önemli hâle gelmektedir. 


Osmanlı’dan günümüze kadar uzanan tarihî yolculukta bu konunun her zaman Devletimizin gündeminde yer aldığı aşikârdır. Bu yüzden yazımıza başlarken önce tarihe bir dönelim istedim…


Ne idik, ne olduk?


Toplumsal açıdan tarihimize baktığımızda görünür ki, kibri silip tevazu ve alçakgönüllülükle herkesi kucaklayan bir Osmanlı vardı. Fakirini gözeten, darda olana koşan, kul hakkına titizlikle ehemmiyet gösteren necip bir millet vardı. “Dosdoğru ol!” emrini toplumun her alanına yayan ve bunu cân-ı gönülden uygulayan aziz bir ecdat vardı.


Osmanlı tarihinde “toplum” kavramı, her zaman önemli bir yerde olmuştur. Toplum, ahlâk ekseninde mükemmel bir bütünlük sağlamış ve hakikî bir dinî bilinçle bu bütünlüğü daim eylemiştir. Gerek insan ilişkilerinde, gerekse bazı toplumsal yapı örneklerini burada sunabiliriz. En olağan misallerden biri olarak sadaka taşları, taş bloklardan meydana gelen, genel olarak cami ve türbe köşelerinde bulunan, ortası çukur, bir buçuk ilâ iki santimetre yüksekliğe sahip taşlardı. Osmanlı’da sosyal dayanışmanın mihengi olan bu taşlar, bir nevi fakirlerin de umut kapısıydı. Fakirler dilenmekten, zenginlerse riya ve gösterişten çekindikleri için sadakalarını bu taşlara koyar, yoksul kimse gece vakti gelip ihtiyacı kadarını buradan alırken geriye kalanını kendisi gibilerine bırakırdı.


Başka bir misalse evlerin üzerlerindeki yazılardı. Fani olan bu dünyada hakikate hep bir özlem vardı. Dünyaya ehemmiyet gösterilmez, Allah’ın verdiği nimetlere O’nu hatırlatacak kelâmlar yazılırdı. Evlerin duvarlarına bile “Ya Malikü’l-Mülk” yazılır, böylece “Ey Allah’ım, bütün mülk Senindir! Ben kapının bir kölesiyim, her şey Senden. Benim aslında hiçbir şeyim yok” mânâsına gelen bir hatırlatma yapılırdı. 


Kapı tokmağında ise “Ya Fettah” yazılıydı. Bu da “bütün kapalı kapıları açan ve sıkıntıları gideren” anlamına gelen İsm-i Şeriflerden biriydi. Aynı kapıda farklı tokmaklar bulunurdu. Bunlarda şu anlamlar gizliydi: Kapı tokmakları çift halkadan oluşurdu. Bunlardan aslan başı motifli ve büyük olanı kalın, çiçek motifli ve küçük olanı da ince ses çıkartırdı. Eğer eve bir erkek misafir gelmiş ise kalın sesli tokmağı tıklatır, içerideki ev sahibi, gelenin bir beyefendi olduğunu anlar, kapıyı evin beyi açardı. Bey yok ise, mahremiyete uygun olarak kapı açılırdı. İnce sesli tokmağın sesi duyulmuş ise, gelenin bir hanım olduğu anlaşılır, kapıyı evin hanımı açardı.


Misafire verilen önem de oldukça anlamlıydı. Ev sahibi, gelen konuklarının ayakkabılarının burunlarını dışarıya doğru değil de içeriye doğru baktırırdı. Böyle yapmakla, “Biz sizin misafirliğinizden çok hoşnut kaldık, evimizi yeniden şereflendirmenizi bekleriz” demek isterdi. Ayrıca eve bir misafir girdiği zaman, kahvenin yanında su ikram edilirdi. Misafir aç ise suyu, tok ise kahveyi alırdı. Eğer suyu almışsa, ev sahibi bunu çok ince bir üslûpla anlar, hemen sofrayı kurar ve misafirin karnını doyururdu.


Toplumun her aşamasına işleyen bu ahlâk misalleri, Osmanlı topraklarında görev almış yabancıları da derinden etkilemiştir. İngiltere’nin İstanbul sefirliğinde bulunmuş olan Sir James Porter, bir Türk ve İslâm düşmanı olmasına rağmen şunları söylemektedir: “Osmanlı’da yol kesme, ev soyma, dolandırıcılık ve yankesicilik gibi hâdiseler âdeta meçhul gibidir. Harp hâlinde olsun, sulh hâlinde olsun, yollar da evler kadar emindir. Bilhassa anayolları takip ederek bütün Osmanlı mülkünü en mutlak bir emniyet içinde baştanbaşa dolaşabilmek her zaman mümkündür. Daimî bir seyrüseferle yolcu adedinin çokluğuna rağmen vukuatın fevkalâde azlığına hayret etmemek kabil değildir. Nice yıllar içinde ancak nadir hâdiselere tesadüf edilebilir.”


Fransız generallerinden Comte de Bonneval, şu ifadeleri kullanır: “Haksızlık, tefecilik, tekelcilik ve hırsızlık gibi suçlara Türkler arasında rastlamak mümkün değildir. Gerek vicdanî bir akideden, gerekse ceza korkusundan dolayı olsun, Türkler o kadar dürüstlük gösterirler ki insan ister istemez onların doğruluklarına hayran kalır.”


Ubucini de şahit olduklarını şöyle ifade eder: “Bu muazzam payitahtta dükkân sahipleri, herkesçe malûm vakitlerde dükkânını açık bırakıp namaza gider. Geceleri evlerin kapıları alelâde bir mandalla kapatılır. Buna rağmen senede yalnız üç dört hırsızlık vakası bile olmaz. Ancak ahalisi sırf Hıristiyanlardan ibaret olan Galata ile Beyoğlu’nda ise hırsızlık ve cinayet vakalarının yaşanmadığı bir gün bile geçmez. Taşralarda da iffet ve istikâmet aynı derecededir.”


Son zamanlarda Daily News gazetesinde neşredilen mektubunda bir İngiliz seyyahının anlattığı şu menkıbeye de lütfen göz gezdiriniz:


“Bugün kendi eşyamla, arkadaşım olan eski bir Macar zabitinin eşyasını nakletmek üzere bir köylünün yük arabasını kiraladım. Sandıklar, port-mantolar, denkler, paltolar, kürkler, atkılar hep açıktaydı. 


Buralarda yatağın hayâli bile mevcut olmadığı için, ben, gece üstüne uzanmak üzere biraz kuru ot satın almak isteyince son derece nazik bir Türk, bana refakat teklifinde bulundu. Sonra da öküzlerini koşumdan çıkarıp bizim bütün eşyamızla beraber sokağın ortasında bıraktı. Ben onun uzaklaştığını görünce arkasından seslendim: ‘Burada birisi kalmalı!’


Yanımdaki Türk hayretle sordu: ‘Niçin?’ 


Ben de, ‘Eşyalarımızı beklemek için’ dedim. Müslüman Türk şu cevabı verdi: ‘Ne lüzumu var? Merak etmeyin, eşyalarınız bir hafta, gece gündüz burada kalsa bile dokunan olmaz.’ 


Ben de bu söz üzerine ısrar etmeyip oradan öylece ayrıldım. Döndüğümde hayretler içerisinde, her şeyi yerli yerinde buldum. Hem de o sıralarda, o yoldan Osmanlı askerleri mütemadiyen gelip geçiyordu. Bu göz kamaştırıcı gerçek, Londra kiliselerinin kürsülerinden bütün Hristiyanlara ilân edilmelidir. İçlerinden bazıları belki rüya gördüklerini zannedeceklerdir, ama artık uykularından uyansınlar!”




İnanç sistemi, toplumu birleştiren ortak bir ahlâkî çerçeve sunar. Türkiye gibi çok kültürlü toplumlarda bu değerler farklı inanç grupları arasında dahi köprü kurabilir. Bu kültür aktarımıyla nesilden nesle toplumsal huzurun sürekliliği sağlanabilir. 


Castellan’ın Osmanlı’daki eşsiz namus anlayışına dair anlattığı şu hâdise de çok ibretlidir: 


“Dostlarımdan biri anlattı: ‘İçinde bin kuruş bulunan bir torba ile İstanbul’dan Beyoğlu’na dönüyordum. Tophane İskelesi’ne çıkarken torbam yırtıldı. İçindeki bütün paralar da dökülüp rıhtımın üstüne dağıldı, bazıları da denize yuvarlandı. Ben ‘Eyvah!’ bile diyemeden, hemen oradaki halk, paraların üstüne üşüştü. Herkes bulabildiği kadar topluyordu. 


Ben şaşkınlıktan donmuş bir vaziyette ne yapacağımı bilemiyor, sadece bu hareketleri büyük bir endişe içinde takip ediyordum. Ne göreyim? Herkes, topladığı paraları deniz kenarında kalan torbama koyuyordu. 


Bunun üzerine içim biraz ferahladı. Hatta kayıkçılar da suya dalıp, denizin dibine gitmiş olan kuruşları çıkarmışlardı. Bütün bunlara karşı cömertlik göstermek istedimse de vazifelerini yapmış olduklarından bahsederek, her biri bir tarafa çekildi. Zaten o kadar kalabalıktılar ki hepsine bahşiş yetişmezdi. Toplanan bütün paralar torbaya konduktan sonra, bir hamal da onu yüklenip doğru evime kadar götürdü. Eve girdikten sonra büyük bir merak içinde paramı hemen saymaya başladım. Birçok ziyana uğramış olduğumu zannediyordum ki, bin kuruşumun da tam olarak torbada olduğunu görünce hayretler içinde kaldım. Gözlerime inanamadım, bir daha saydım. Evet, tek bir kuruşum bile eksik değildi.’” 


Böyle bir ecdadın ardından bize düşen, onların izinde yürümek, bu yola gönül vermek ve yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmektir.


Nimetlerin iyi paylaşılması, insanoğlunun sağlayabileceği nispette, gerçekten iyi bir sosyal adaletin kurulabilmiş ve daha da mühimi, zihinlere yerleştirilmiş, örf ve âdet hâline getirilebilmiş. Osmanlı ahlâk ve karakterinin yükselmesinin sebepleri arasında hiç ihmâl edilmeyecek bir husustur işte bu. 19’uncu asırda Osmanlı Müslüman cemiyetinde ahlâk ve karakter, hâlâ dünya milletlerine örnek gösterilecek seviyededir bu yüzden. 


Ahlâkî kökler adalete de yansır


Osmanlı Devleti’nde şikâyet kültürünün kökenleri eski Türk ve İslâm devletlerinin hukuk ve adalet anlayışı ile uygulamalarına da dayanmaktadır. Eski Türk devletlerinde adlî teşkilâtın pratiğine bakıldığında, hükümdar başkanlığında varlık gösteren ve “Yargu” denilen yüksek devlet mahkemesi siyâsî suçlarla ilgilenilirken, bu kurumun mahiyeti ile birlikte “kanun” denilen töreyi yani örfî hukuku icra etmekle görevlendirildiği de görülmektedir. 


Meselâ Hazar Hakanlığı, ikişer tanesi Müslüman, Hıristiyan ve Musevilerin, bir tanesi Slav ve diğerlerinin dâvâlarına bakmak üzere başkentlerinde yedi tane baş yarguci bulundurmuştur. Bu uygulamayla adaletin tesisi sağlanmaya ve halkın şikâyetlerine yönelik çözüm üretilmeye çalışılmıştır. 


Evrensel bir değer olan ve İslâm dininde de önemli bir yer teşkil eden “adalet” kavramı; “insan hayatının çeşitli sahalarında toplumsal davranışlarda adalet”, “karar ve hükümde adalet” ve “iktisadî adalet” gibi farklı yönleri ile görülür. Bu sebeple İslâm dininin kutsal kitabı Kur’ân-ı Kerim’de adalet kavramı ve adalet mânâsına da gelen “kıst, sıdk ve vesat” gibi kavramların defalarca kullanıldığını görmek mümkündür. Kur’ân’ın yanı sıra Allah’ın Elçisi ve Mübelliği olan Hazreti Peygamber’in (sav) de aynı doğrultuda hareket ettiğini görmekteyiz. 


Bugünkü manzara


Gelelim bugüne… Öyle ya, biz ne yaşıyoruz, nasıl yaşıyoruz? “Özgürlük” adı altında, bu milletin millî ve manevî değerlerine karşı adeta suikast girişimleriyle karşı karşıyayız. Bir büyük devlete, bir büyük millete kötülük yapmak istiyorsanız, ahlâksızlık pompalayanlara, millî ve manevî değerlerin altına bomba koyanlara göz yumarsınız.


Sokaktan evimize kadar giren ekran rezilliklerine değin bizi biz olmaktan çıkaran ahlâksızlıkları izliyoruz. Acı ama gerçek olan şu ki, içinde yaşadığımız yüzyılda, “özgürlük” adı altında yaman bir ahlâksızlık var. Ve ahlâksızlığın çıtası her geçen gün artıyor. Her istediği yerde içen ayyaşları, röportaj bahanesiyle provokasyon yapma terbiyesizliğini, sokaklarımızdaki çıplaklık, sapkınlık ve uyuşturucu bağımlılığı meselesini bir türlü çözemiyoruz. Neymiş bu özgürlük? 


Sokaklarda içki tüketimi hem dinî, hem de ahlâkî değerler bağlamında toplumsal huzuru etkileyebilecek hassas bir konu değil mi? Sokaklarda çıplaklık boyutunun Avrupa ülkelerine bile taş çıkartacak boyutlara kadar getirilmesine bir çözüm bulunması gerekmiyor mu? Sokaklarda uyuşturucu bağımlılarının her gün cirit atmasına karşı bir türlü devlet tokadı vuramamamız bizim sorunumuz değil mi? 


Yurdumun yüzde 99 nüfusu Müslüman; kendisini dindar tanımlamayanların bile büyük çoğunluğu sokaklarda alkol tüketimini genel olarak hoş görmez. Kur’ân’da (Maide, 90) alkolü yasaklanır ve bu, birçok Müslüman için dinî ve ahlâkî bir duruş oluşturur. Sokaklarda içki içilmesi, bu inançlara sahip bireyler tarafından toplumsal ahlâka aykırı olarak görülüyor ve huzursuzluk yaratıyor. Geçmişte bakkaldan içki alan, kâğıda sarıp evine götürürdü. Saygı ve toplumsal huzur herkes tarafından dikkate alınır ve ona göre bir hayat sürülürdü. Ancak kontrolsüz veya aşırı içki tüketimi, özellikle kamusal alanlarda gürültü, rahatsızlık, taşkınlık veya güvenlik sorunlarına yol açıyor. Bu da hem inançlı kesimlerde, hem de genel toplumda huzursuzluk yaratıyor. 




“Özgürlük” adı altında yürütülen bütün ahlâksızlığa, hatta ahlâk terörüne karşı “zapt u rabt” yönteminin işletimi şarttır. Zira ahlâk, cemiyetin temelidir. Bu temelin altına dinamit koyanlara karşı mücadele, sadece Devlet’in değil, hepimizin görevidir. Nasır-ı Hüsrev der ki, “Utanmak insan ruhunda asıldır; insanı insan olarak muhafaza eden de budur”.


Türkiye’de 2013’ten itibaren alkollü içeceklerin kamusal alanlarda tüketimi belirli kısıtlamalara tâbi (örneğin 4207 sayılı Kanun ve ilgili düzenlemeler). Park ve sokak gibi yerlerde içki içmek yasak ve bu kurallara uymamak cezaî yaptırımlara açık. Bu düzenlemeler, toplumsal huzuru koruma amacı taşıyor. Dünyadaki pek çok örnekte ise, bizde “özgürlük” adı altında yaşatılan rezillikler kabul görmüyor. Herkesin özgürlük alanı, bir diğer ferdin özgürlük alanıyla sınırlı. 


Sokak röportajları, Türkiye’de ve dünyada halkın nabzını tutmak için sıkça kullanılan bir medya formatı. Genellikle bir muhabirin sokakta rastgele insanlara mikrofon uzatarak güncel, siyâsî, sosyal veya eğlenceli konular hakkında sorular sorduğu videolar ya da yayınlar bunlar. Özellikle Youtube, Instagram ve diğer sosyal medya platformlarında popüler bir tür. Sokak röportajları, düşük maliyetle üretilirken, geniş kitlelere ulaşabilir olması son dönemde tercih edilmesine de neden oluyor. Ancak bazı röportajların provokatif sorular veya manipülatif kurgular nedeniyle toplumu ayrıştırmaya ve manipülasyona yol açtığı aşikâr.


Ayrıca bazı röportajlarda muhabirlerin taraflı tutumları veya vatandaşlara yönelik saygısız ifadeleri gün geçtikçe artıyor. Halkın sesini duyursa da bazısı provokasyon veya hakaret içerdiği gerekçesiyle RTÜK, bu tür içeriklere denetim getirme çalışmalarını sürdürüyor. Örneğin İzmir’de bir kadının röportaj sonrası hapis cezası almasına rağmen muhalefet partisi tarafından büyük bir misafir gibi ağırlanması, seviyenin daha da kötüye gidebileceği izlenimi veriyor. Bu anlamda sokak röportajları, halkın görüşlerini doğrudan yansıtan, eğlenceli ama bazen tartışmalı bir format. İzleyiciler için hem eğlence, hem de toplumsal meseleler hakkında bilgi kaynağı olsa da manipülasyon ve etik sorunlar nedeniyle dikkatle ele alınmalı ve hakkındaki kanunî düzenlemeler derhâl hayata geçirilmeli.


Çıplak arsızlık


Kız çocuklarının maddî ve manevî donanımla yetiştirilmesinin millî inkişaftaki önemini göz ardı ederek bugünlere geldik. Efendimiz (sav) kadınlardan biat alırken “Zina etmeyeceksiniz” dediğinde, önemli bir aileye mensup olduğu için Hint, bunu, “Hür kadınlar zina eder mi, köle miyiz biz?” diyerek garipsemişti. Ardını göstererek toplumda varlığını kabul ettirmeye ve böylece insanları0 etkileyebilmeyi maharet zannederek toplumsal statüsünü yükseltmeye çalışanlara lâyık oldukları seviyeden bakılmalı.


Zina, ayak takımı içerisinde tarihin her döneminde yaygın oldu. Ama sorun burası değil. Sorun, bu çağın ayak takımı kesimini tarihin hiç olmadığı kadar genişletmesi, rafine kültürü öldürmesi ve ayak takımını idealleştirmesidir. Traktör tekerleği reklâmında kadın izliyor olmamızın yozlaştırıcı, köleliğe rıza üretici ve iktisadî çok yönü var. Çıplak giyimin belki de ilk kavgası, Bahçelievler’de toplumsal değerlerle bireysel özgürlükler arasındaki gerilimi yansıtan bir durumda ortaya çıktı. Bir kadının başka bir kadının giyimini “açık” bulup “Çocuklarımız var” diyerek tepki göstermesi, konunun başlangıçta sözlü bir tartışmaya yol açmışsa da fiziksel bir kavgaya dönüşerek toplumsal kontrolden çıktığını gösterdi. 


Bu tür olaylar, farklı yaşam tarzlarına ve giyim tercihlerine yönelik toplumsal yargıların ne kadar hassas bir konu olduğunu gösteriyor. “Benim özgürlüğüm” diyerek sokakta çıplak gezmek bir başkasının özgürlüğüne müdahale ediyorsa, bunu özgürlük olarak göremeyiz. Çok sayıda insan bu konuda isyan etme noktasına gelmiş hâlde. İstemiyor sokakta çıplak ve çirkin görüntülerle dolaşılmasını. Çünkü dolaştıkları yer, ortak alanlar. Ve bunu gören genç bir nesil, bunu örnek alıyor. Bu da aile içinde büyük huzursuzluğa neden oluyor. Çocuğun bu konuda gördüğü baskıyla o çocuğun evden kaçmasına kadar varan sayısız yanlışlar yaşanıyor. Yarınsa çok daha farklı tepkiler de gelebilir.


İmam Şafii’nin (ra), Ayıp ve kabahatten korkmayan ile düşüp kalkmak, kıyamet gününde insana utanç verir” şeklindeki veciz ifadesini birlikte tartışalım. Kıyamet gününü düşünen var mı? 


Maalesef iş zıvanadan çıkmış. Bu ülkenin inançları var. Neredeyse çıplak biçimde dolaşanların bu rahatsızlığı kimseye verme hakları yok. Toplumun neredeyse büyük kısmı “Önlem alınsın” diye tepki gösteriyor. Yakın tarihte üniversite sınavına girecek bir genç kızın hiçbir Avrupa ülkesinde o şekilde göremeyeceğimiz bir hâlde sınav salonuna gelip söz konusu kıyafeti meşru göstermeye çalışmış, sosyal medyadan aldığı destekle kendince bunu başarmıştı. Başka diyarlarda o kılıkla ya güneşlenirler ya da havuza girerler. 


Maalesef ülkemizde “açılmak” terimi çıplaklık ve teşhircilik ile eşdeğer oldu. Büyüklerimiz, “Şu açık giyinen kadınlara toplum sokakta tepkisini göstermedikçe başımızdan belâ ve musibet eksik olmayacak” diye yüksek sesle konuşmuyor değil. Nerede nasıl giyineceğini bilmeyen, yatak odası kıyafetleriyle sokaklarda dolaşan, çıplaklığı ve teşhirciliği açıklık sanan varoşlara bu üç kavram arasındaki farkı öğretmeliyiz. 


Bu işin avamı, ünlüsü de yok ayrıca. Örneğin bir kadın şarkıcı, bir sosyal medya paylaşımında hurma ve tesbihi ayağının altına aldığı bir fotoğraf yayınlamış. 14 milyon takipçisi var ve bu paylaşım 183 bin beğeni almış. Biz hurmanın çekirdeğini bile çöpe atmaktan imtina eden bir toplumken, bugün binlerce kişi bu hakarete destek olabiliyor.


Büyüklerimiz, “Erkeğin kıyafeti karısının temizliğini, kadının kıyafeti kocasının şahsiyetini, kızının kıyafeti annesinin ahlâkını gösterir” derlerdi, siz ne dersiniz?


Muhalif kimselerin mevcut kıyafet ve davranışlarıyla siyâsî iktidara destek vermediklerini, ondan olmadıklarını ifade etmeye çalıştıklarını düşünüyoruz. Hatta iktidara bu yolla kafa tuttuklarını söyleyebiliriz. Ama bu yol çok yanlış! 


Bütün dünyada çıplaklık ve teşhircilik ilkellik kabul edilir. Her kıyafetin yeri ve zamanı vardır. Yatak odasında giyilecek kıyafetle sokakta dolaşılmaz. Siz hiç asil bir aileye mensup bir şahısta o türden bir kıyafete rastladınız mı? Yunus Emre ne güzel anlatıyor: “Girdim ilim meclisine/ Eyledim kıldım talep/ Dediler ‘İlim geride/ İllâ edep, illâ edep.” 


Eskiden açıklık vardı, şimdi ise sokaklarda çıplaklık var. Ve ne yazık ki bu şekilde giyinenlerin aileleri de rahatsız olmuyor, eşleri de. Artık erkeklerin birçoğunda kıskançlık da kalmamış. Hayatımızın hiçbir döneminde sokakta bu kadar çıplak kadın görmemiştik sanırım. İnanılmaz boyutlarda. Bunda moda dünyası doğrudan karar merkezi. Çıplaklığı “özgürlük”, “doğallık”, “cesaret” veya “bireysellik” olarak kodluyor. Özellikle kadınların ne giyeceğine karar veren Paris, Londra, New York, Tokyo, Milano gibi ekoller, Küreselcilerin yönetimi altındaki merkezler. Bu ülkelerde oluşturulan fiilî durum tüm dünyayı kasıp kavuruyor, biz de sonuçlarını bertaraf etmek için çabalıyoruz.


Şems-i Tebrizî diyor ki, Edep, aklın türcümanıdır; insan edebi kadar akıllı, aklı kadar şerefli, şerefi kadar kıymetlidir”. Sorumluluğumuzun ne kadar önemli olduğunu bu sözden başka ne anlatabilir ki?


Devlet sorunu çözmediği zaman, sokaktaki çıplaklığa bireysel müdahale hususunda, tıpkı başı boş köpekleri koruyup kollayanlara benzer bireysel çıkışlar ve karşılıklı şekilde şiddete varan kaotik ortamlar oluşacaktır. İnanç akideleri ve ahlâkî değerler toplumsal huzurun temel taşları olarak bireylerin ve toplulukların davranışlarını şekillendirerek sosyal düzenin sağlanmasına katkıda bulunurlar. Bu akideler bireylere doğruluk, dürüstlük ve adalet gibi değerleri benimsetir. Bu değerler insanlar arasında güven inşâ eder ve toplumsal ilişkileri güçlendirir. “Komşuna haksızlık etmekten sakın” gibi bir ahlâkî ilke, mahalle düzeyinde huzur ve dayanışmayı artırır. İnanç akideleri, bireylere sorumluluk bilinci aşılar. Buradan hareketle çıplaklığa karşı bir refleks geliştirmek oldukça mümkündür.


Örneğin İslâm’daki zekât ve sadaka gibi uygulamalar, ekonomik eşitsizlikleri azaltarak toplumsal huzura nasıl katkıda bulunursa, benzer şekilde evrensel ahlâkî değerler de bireyleri çevreye, komşularına ve topluma karşı sorumlu olmaya teşvik eder. İnanç sistemi, toplumu birleştiren ortak bir ahlâkî çerçeve sunar. Türkiye gibi çok kültürlü toplumlarda bu değerler farklı inanç grupları arasında dahi köprü kurabilir. Bu kültür aktarımıyla nesilden nesle toplumsal huzurun sürekliliği sağlanabilir. 


Ailede ve eğitim sisteminde öğretilen bu değerler, genç nesillerin empati, saygı ve adalet gibi kavramları içselleştirmelerine yardımcı olur. Ancak bu yansımanın olumlu olması için birkaç koşul gereklidir. Örneğin farklı inanç akidelerinin bir arada yaşayabilmesi için karşılıklı saygı şarttır. Aksi takdirde, katı inanç sistemleri çatışmalara yol açabilir. Ahlâkî değerlerin sadece sözde değil, pratikte de uygulanması gerekir. Örneğin, adaletten bahsedip yolsuzluğa göz yummak, toplumsal huzuru zedeler.


Toplumun geneline hitap eden evrensel ahlâkî değerler (insan hakları gibi) farklı inanç gruplarını birleştirir. Öyle ya, “İnsanda yok ise edep/ Neylesin medrese mektep/ Okusa, âlim olsa/ Yine merkep, yine merkep” diyor Üstad Necip Fazıl.


Sonuç


İnanç akideleri ve ahlâkî değerler, toplumsal huzuru destekleyen bir çerçeve sunar. Ancak bu etkinin gücü, bu değerlerin nasıl yorumlandığına, uygulandığına ve farklı inanç sistemleriyle nasıl uyum sağladığına bağlıdır. Toplumda hoşgörü, adalet ve dayanışma ön plânda tutulursa, bu değerler huzurun temel taşları hâline gelir. Bu nedenle Devlet’in, Türk milletinin millî ve manevî değerlerini koruyup kollama noktasındaki gücünün etkinliği, bir olmazsa olmaz konumdadır. Bu yüzden başta ifade ettiğimizi sonda hatırlatarak bitirelim.


“Özgürlük” adı altında yürütülen bütün ahlâksızlığa, hatta ahlâk terörüne karşı “zapt u rabt” yönteminin işletimi şarttır. Zira ahlâk, cemiyetin temelidir. Bu temelin altına dinamit koyanlara karşı mücadele, sadece Devlet’in değil, hepimizin görevidir. 


Nasır-ı Hüsrev der ki, “Utanmak insan ruhunda asıldır; insanı insan olarak muhafaza eden de budur”.