Yüzleşme

Kapı açıldı. Pelin, sızan ışığın oluşturduğu çizginin aslında tüm dünyasını oluşturan bir yanılsama olduğunun artık farkındaydı. Kademe kademe açıldı kapı, kendisini getiren görevlilerin yüzünü gördüğünde tuhaf hissetti. Varlık gerçeğini kendisine sunan bu iki yabancı adama minnet borçlu gibiydi. Görevliler çok yavaş hareketlerle Pelin’i odadan çıkardılar. Tekrar tansiyonunu ölçtüler, ellerindeki kâğıtlara bir şeyler yazdılar. Dikkatli ama seri şekilde Pelin’i odasına götürüyorlardı.

PELİN’in omuzlarına değen saçları, sıcaklığıyla ayakları yakan kum rengindeydi. Daima temiz ve düzgündü. Gözlüklerinin çerçevesinin rengini bilhassa saçlarına uygun seçmişti fakat bir şeyler okumayacağı zamanlarda takmazdı. Öz düzenini sıkı tutan incelikli biriydi. Öğretmen gibi düzgün Türkçe ile konuşur, klasik müzik dinler, kitaplarının okuma sırasını dahi takvimine işlerdi. Ufak ama tastamam yuvarlak göz yapısı vardı. O gözler bal gibi rengiyle yüzünde iki küçük mum ateşini andırıyordu. Yüzüne orantılı oyuncak gibi kusursuz burnu, kocaman ağzı ve düzgün dişleri vardı. Kemikli yüksek omuzları, ince bilekleri ile daima temkinli ve yavaş hareket eder, her an bir bale sahnesindeymiş gibi diğer insanları kendine baktırırdı. Ortalama kadınların boyundaydı, pilatese devamlılık gösterdiği için sağlıklı bir kilodaydı. Az konuşur, çok dinler, yorum yapmaz, genelde eleştirel sorular sorar, az uyur, ölçülü yer, neredeyse hiçbir zaman sesini yükseltmezdi. Yenilikleri sevmez, insanlara geç güvenmeyi tercih ederdi. 


Lise ve ortaokul yıllarından kalma bir grup arkadaşı hâlâ en yakın çemberiydi. Bir de ilçede herkesin bildiği ama dillendirmediği on bir yıllık aşkı Kemal vardı. Bu devirde hâlâ çiçek toplamak veya izlediği filmlere yeni sonlar yazmak gibi tuhaf hobileri vardı. Bireyselci biri gibi görünse de mahremiyetine düşkün, aidiyet duygusu yüksek, bağları kuvvetli bir kızdı. Yaşamın dram kısmına bakmaz, haberleri bile izlemezdi. Değiştiremeyeceği hiçbir şeyi sahiplenmez dert edinmezdi. Bu düzeyde gerçekçi bir felsefeyle yaşasa da makul romantik istisnaları yok değildi. Seyahat etmek en büyük tutkusuydu. Kaynaklarının büyük kısmını uçak biletlerine ayırmayı sever, şimdiye dek altı farklı ülke gezmişti. Kahveyi sade içer, yaseminli parfüm kullanır, her güne bir kalpli çikolatayla başlardı. Omuzlarını ve gerdanındaki madalyon kolyeyi gösterecek bol uzun elbiseleri tercih ederdi. Annesi, babası ve bir erkek kardeşi ile Muğla’nın Gökova ilçesinde müstakil bir evde yaşıyorlardı. Şehre bisikletiyle gidip geliyordu. Yine bir pazartesi günü, şehre inmek üzere diğer günlerden daha yüksek bir enerji ile uyandı. Bisikletine bindi, merkeze doğru sürerken oluşan esintiden kendi parfüm kokusu yüzüne vuruyordu. Nüfus müdürlüğünden yenilenen pasaportunu almaya gidiyordu. Ve nihayet yarın en merak ettiği ülkeye uçacaktı.


Valizini toplarken kıyafetleri renklerine göre ayırıp, hepsini eşit boyda katlamaya çalıştı. Kitaplarını, not defterini ve bilgisayarını sarıp sarmalayıp özenle yerleştirdi. Farklı bölmelere tarağını, tokalarını, takılarını bilimum küçük parçaları üzerlerine notlar yazarak koydu. 


Gece olup bitiverdi. Pelin nihayet uçaktaydı. On altı saatlik uçuşun her anı planlar yaparak ve hayaller kurarak geçmişti. 


Uçağın en arka koltuğunda oturduğu için diğer yolculardan biraz daha fazla üşümüş, bu nedenle pek de uyuyamamıştı. “Olsun” diyordu “hiçbir şey heyecanımın önüne geçemez”.


Pelin uçaktan indiğinde yeni ve farklıydı her şey. Merak duygusu tüm yorgunluğunu unutturmuştu. Yolcuların tahliye edildiği havalimanı çıkış kapısına doğru ilerlerken onlarca telaşlı insanın konuştuğu garip garip diller, yer yön bulmaca hâlleri, cep telefonu çağrı sesleri, ağlayan çocuklar, kavuşan yetişkinlerin sevinmeleri kulağına doluyordu. Renkleri, giyimleri dilleri, yedikleri ne olursa olsun insan özde birdi. Aynıydı… 


Ağırlığı yüzünden zorla çekip sürüklediği valizini yolun az kenarında duvarın dibine yanaştırdı. Vardığı şehrin saatine göre gece yarısıydı. Sırt çantasını önüne aldı, rezervasyon yaptığı otelin adresini ve telefonun yazılı olduğu kartı bulmaya çalıştı. Bir an önce oteline gidip gözlerini, daha önce hiç uyumadığı rahat bir yatakta açmak istiyordu. Hafiften gözleri kararmaya başlamıştı, belki uyumadan önce basit bir sandviçe ihtiyacı vardı. Yol kenarında durduğu bu sıkışık yerde gelip geçen insanların omuzları zaman zaman eline veya sırt çantasına çarpıyordu. Bu angarya işleri bir an önce bitirmeliydi. Yeni bir ülkeye bağlamak için uğraştığı cep telefonu nihayet açılmıştı, hızlıca otelin numarasını çevirdi, telesekreterin onu birkaç tuşla yönlendirip, müzikle bekletmesine karşın iyice gerilmişti. Berbat bir İngilizceyle hiç susmadan genel bilgiler veren bir adam bağlandı, Pelin’i dinlemiyordu, yüksek sesle araya girmek zorunda kaldı 


“Excuse me! Bayım dinler misiniz ben havalimanından geleceğim benim için araç gönderme şansınız var mı?”


“Aa, hayır bayan maalesef bu saatte servis hizmeti veremiyoruz.” Resepsiyonist sırıtarak konuştuğu belli olacak şekilde devam etti: “Taksiye binmelisiniz, indiğiniz yerde beş dakika kadar hafif rampalı toprak yolu yürüdükten sonra ekibimiz sizi karşılayacaktır. Ülkemize hoş geldiniz!”


Pelin toparlandı, tıka basa dolu sırt çantasını yeniden sırtına taktı ve ağır valizini çekmeye koyuldu. Yağmurun yağdığını fark etti, kapişonlu hırkasının şapkasını başına geçirdi, altında rahat sayılabilecek ispanyol paça gri bir eşofman vardı.  Yirmi metre sonra çıkacağı büyük kapı onun için yepyeni bir dünyanın kapısıydı. Çıkış kapısına yaklaştıkça adımlarını hızlandırdı. Bir buçuk adım daha atmıştı ki şılappp diye bir sesle Pelin’in güzel sağ yanağı havalimanının etnik desenli mermer zeminine yapışmıştı. “Aağh! Düştüm!”


Elleri tutma refleksiyle vücudundan önce yere ulaştığı için avuçları kan içindeydi. Biraz da dişi acıyordu ama en çok da dizi. Ne olmuştu öyle? Dinecek gibi bir ağrı, geçecek gibi bir his değildi içindeki. Doğrulmaya çalıştı, kesinlikle ayağa kalkamıyordu, kanlar içindeki dizini hareket ettiremiyordu. Oturakalmıştı. Dirsekleri de sürtünmenin etkisiyle soyulmuş, cayır cayır yanıyordu. 


Başına dikilen birkaç yardımsever turist, havalimanı polisi ve bağırarak konuşan yerli oldukları belli iki kadın yardım etmeye çalışıyor, herkes farklı dillerde bir şeyler soruyordu. Tekrar kalkmayı denedi, imkânsızdı. 


Sağlık ekibinden olduğu belli olan beyaz önlüklü iki kişi geldi, Pelin’i kontrollü bir şekilde sedyeye alıp revire götürdüler. Yeniden pasaport ve sigorta evrakları gibi pek çok kontrolden sonra hemşire onu hastaneye götürmek zorunda olduklarını söyledi.


“Otele götürün beni. Pansuman ve dinlenme ile geçecektir…” dese de, aldığı cevap netti: “Biz kırık olduğunu düşünüyoruz. Hastaneye sevk etmemiz gerekiyor.”


Pelin’in çokça asabı bozulmuş, gözleri dolmuştu. Hatta hiç huyu olmasa bile birkaç kez Türkçe küfür bile etmişti. Doksanlı yıllardan kalma eski bir ambulansın içinde, sağanak yağmurda kırık diziyle hiç bilmediği bir ülkede hastaneye gidiyordu.


Röntgenler çekildi. Pelin’i en baştaki yatakta kırklı yaşlarda esmer bir teyzenin, ortadaki yatakta yaşlı bir amcanın kaldığı üç yataklı bir odaya yerleştirdiler. Her şey eskiydi ama çok temizdi. Saatler geçti. Uyuyakalmıştı. 


Gözlerini duraksayarak açtı. O da ne? Ayağında buz gibi bir ağırlık… Ayak ucundan başlayıp dizini örtecek şekilde alçıya almışlardı. Yeniden bir sinir atağıyla gözleri doldu, hiçbir şey planladığı gibi, daha da kötüsü beklediği gibi gitmiyordu. Etrafına yaşlı gözlerle bakınırken yatağın başındaki demirde sırt çantasının asılı olduğunu gördü, “Peki, ya valizim nerede?” diye düşündü, odayı baştan sona dört köşe süzdü. Bu küfretme işini yavaştan huy edinmiş gibiydi, bir tanesini daha saldı: “Valizim nerede? Valizim yok!”


Odaya rastgele girip çıkan pek çok insan vardı, zaten oldukça gürültülü bir hastaneydi, doğum yapan bir kadın, ağlayan bebekler, bağıran hasta yakınları herkesin özeli koridorlarda geziyordu. 


Çok geçmeden doktor ve hemşire Pelin’in yanına geldiler. Ona nasıl olduğunu sordular ve ilaçlarını verdiler. İlaç diye verdikleri tadı acı, tortulu, karanfil kokulu ılık bir içecekti. Pelin onları gördüğünde ilk işi valizini sormak oldu fakat duymamazlıktan geldiler. Sızlanıp duran yabancı şımarık bir turistin başlarına daha fazla iş çıkarmasını istemiyorlardı. Doktorun kimseyle göz göze gelmeyişinden alıştığı, rutin içerisinde yalnızca görevini ifa edip mesaisini doldurmak istediği çok belliydi. Doktor odadan ayrılmadan önce üç günlük bir tedavi uygulayacaklarını daha sonra isterse hastaneden çıkabileceğini söylemişti. 


“Şimdi uyuyun, sabah karanlık tedavisi ile başlayacağız.” 


Pelin’in hayalleri bir kâğıt gibi yırtılmıştı adeta. Bambaşka bir kültürü sapasağlam ayakları üzerinde geze geze tanımak varken kırık ayak bileği ve diziyle hastanede tıkılı kalmıştı. Üstelik karanlık tedavisi de neydi? Bir çeşit lazer herhalde diye düşünürken ilacın etkisiyle uykuya dalıverdi.


Sabah bile değildi, tam öğlen yemeği saatine dek uyumuştu Pelin. Tekerlekleri döndükçe gıcırtılı sesler çıkartan metal yerleri paslı bir yemek arabası odaya girdi. Üç tane tepsiyi her hastanın ayakucundaki yemek sehpasına paylaştırıp gitti görevli. 


Öğünler arasındaki atıştırmalıklarını dahi düzenli tüketen Pelin ilk defa bu kadar uzun süre aç kalmıştı. Uçaktan ineli 24 saati geçmişti ve midesinden ağır kokular gelmeye başlamıştı. 

Tepsiyi önüne çekti. Yemek diye getirdikleri, geniş bir muz yaprağının ortasına konmuş ıslak pirinçli, baharatlı bir şeydi. 


Hayreti vücudundaki tüm acıları ve hayal kırıklığını bastıracak kadar büyüktü. 


“Bu da ne, bu yemek mi şimdi?”


Yandaki yaşlı adam o sırada parmaklarını pirinç lapasının içine daldırıp ufak lokmalarla ağzına dolduruyordu. Pelin’in kendisine baktığını fark etti, şaşırtıcı derecede mükemmel bir İngilizceyle konuşmaya başladı


“Şanslısın. Günlerdir öğlende soyalı fasulye getiriyorlardı, ziyafete denk geldin.”


“Ziyafet mi, yemek mi… Elle mi yiyeceğiz?” Off hangi sorudan başlayacağını bilemiyordu, sakinliğini üstlendi ve “Kaşık alabileceğimiz bir yer var mı?” diye sordu.


“Hadi ama, bu yemek elle yenir bunun tadı böyle geliyor, dene hadi…”


Pelin, önündeki yemeğe hafiften tiksintiyle bakarak, “Ben bunu yapamam. Benim bir kaşığa ihtiyacım var…” dedi.


“Neden yapamazsın, denemedin bile.”


“Bu hiç hoş değil, temiz bir kaşık yemek yemek için en doğru şey.”


“Bir kaşığın ellerinden daha temiz olduğuna nasıl emin olabiliyorsun? Unutma, şimdiye kadar ellerini senden başka hiç kimse kullanmadı!”


Yaşı adamın cevabı şaşırtıcı derecede mantıklı ama bir o kadar da tuhaftı. 


“Bu geleneği sürdürmenizin tek nedeni bu mu yani, bir kaşık vermeleri çok mu zor?”


“Dokunmaya tiksindiğin bir şeyi nasıl ağzına almayı düşünürsün ki? Ayrıca yemeğin sıcaklığı bünyene uygun mu; yağı, tuzu yeterli mi? Bunları diline değmeden önce hissetmiş olmanın konforunu hiç yaşamadın sen. Hadi dene.”


Pelin’i ikna eden açlık mıydı yoksa bilge gibi konuşan adamın söyledikleri miydi bilinmez, iştahla yedi bitirdi yemeğini. 


Yaşlı adam zafer kazanmışçasına gülümseyerek, “Afiyet olsun” dedi ve ekledi: “Bugün karanlık odaya girecekmişsin karnını doyurman iyi oldu.”


Adamcağız sözünü bitirmeye yakın içeriye iki erkek sağlık görevlisi girdi. Diğer hasta kadının ve Pelin’in tansiyonuna baktıktan sonra kâğıtlara bir şeyler yazıp Pelin’i hareketli başka bir sedyeye taşıdılar. Pelin, kendisini titizlikle taşıdıkları için memnundu ancak nereye götürecekleri konusunda merak içindeydi.


Hastanenin çatı katı varmış meğer, üçgen şeklinde ayağa bile kalkılamayacak kadar alçak tavanlı penceresiz bir odaya Pelin’in üzerinde yattığı sedyeyi sürüverdiler. Pelin’deki merak duygusu yüksek seviyede korkuya dönüşmüştü. “Neresi burası, ne yapacağım tek başıma ben, nereye gidiyorsunuz?” diye art arda soruları bağırırken İngilizce bilmeyen iki görevli yatıştırırcasına ellerini havada tutarak “güvendesin” bakışı attılar. Ancak yeterli değildi; duruma, ülkeye her şeye yabancı bu kadın karanlık bir odaya kapatılıyordu. Görevli kapıyı tam olarak eşikteki kasaya oturtup kapattığında saç teli kadar ince bir ışık sızıntısı dahi yoktu. Tüm sesler bir anda kesilmişti. 


Başını suya soktuğunda aniden sessizleşen dünya gibi bir histi. Ama öyle bir karanlıktı ki gözlerinin açık mı kapalı mı olduğunu ayırt edemiyordu. Pelin ancak yanaklarına akan ılık gözyaşlarından anlayabiliyordu gözlerinin açık olduğunu. Sonu gelmiş gibiydi her şeyin. Bir daha buradan çıkabilecek miydi, bu bir tuzak mıydı, kaçırılmış mıydı, yoksa Gökova’daki evlerinde korkunç bir kâbus mu görüyordu!


“Allah’ım yardım et. Hiçbir şey görmüyorum. Zifiri dedikleri şey bu ama bu çok fazla, gündüz vakti bu kadar ışık izolesini yapmayı nasıl başarmışlardı? Neyin ustasıydı bunlar, böyle tedavi mi olur, yalvarırım çıkarın beni buradan…” 


Pelin dua ediyor, zihni hiç durmadan soru üretiyordu. 


“Dakikalar mı geçmişti yoksa yeni mi gitmişlerdi hiçbir şey bilmiyorum. Bir önceki saniye ile şimdiki arasında ayırt edebileceğim hiçbir fark yok. Bütün saniyeler birbirinin aynısı. Allah’ım, zaman yalnızca bir ışık mıydı yoksa? Neler diyorum ben, delirtmeye mi çalışıyorlar beni?” 


Pelin kendi kendine söylenmekten bitkin düşmüştü. Zihninde ebediyete açılan bir ruh vardı. “Işık neyi aydınlatıyor ki, ben şimdi kimim?” sorusuna kilitlenmişti. Manasızlaşıyordu bir şeyler. Yaşam ışıktan bir çizgiydi de şimdi durmuş muydu? “Kolumu kaldırsam mı, çarpacak bir şey var mı yoksa burası boşluk mu?”


“Karanlık öyle bir şeydi ki hiç boşluk vermiyordu sanki, hareket edecek bir milimlik alan yok, her yeri kaplamış siyah bir pamuk balyasının içine gömülmüş gibiyim. Ne boş şeylerle uğraşıyoruz dünyada, bak kimsenin ten rengi fark etmiyor ruhlar konuşurken, ne giydiğimi de hatırlamıyorum, önemli mi? Bu bedenler yeryüzünde geçici bir kukladan ibaret. Dışımı değil, içimi görüyorum. Minik hücrelerim kanıma oksijen taşıyorlar, ağzımdan giren nefesin nerelerimi dolaşıp geri çıktığını ilk defa hissediyorum.” 


Uçakta ağzını şapırdatan kadının koltuk numarasını, hostesin yaka kartında yazan ismi, sekiz yaşında salıncaktan düştüğünde yine dizinin kanadığını hatırladı. Hafızasında ışıktan parlayıp görünmeyen ne çok şey varmış. Lisedeki felsefe öğretmeninin kolundaki saat, Kemal’in onu iki defa aldatmış olması, babasının ev için yaptığı sıkı pazarlıklar… Neler varmış halının altına süpürülen? 


“Pişmanım anne seni üzdüğüm her gün için! Ve babamın hâlâ bir işe girip çalışmadığımı hiç yüzüme vurmadığını yeni fark ettim! Peki ya dizim, acı nerede? Dizim acıyor mu, iyice dinleyeyim bakayım… Öyle acısız ki şu an, el yordamıyla diz kapağımı bulmaya çalışsam ilk denemede bulamam. Çok tuhaf. Normalde yatmadan önce ışığı ilk kapattığımda karanlık gibi gelir ama bir süre sonra gözüm alışır ve eşyaları seçebilmeye başlardım. Burada öyle bir şey yok, saatler geçti hâlâ kör gibiyim. Allah görmeyenlere şifa versin, gören gözlerim için binlerce şükür. Ah bir de eliyle tencereden yemek yiyen kardeşime bir daha asla kızmayacağım Allah’ım.”


Pelin’de korku yoktu artık. Odada yalnızca kendisi vardı. Görünmez olmuş bedeniyle yalnızca gerçek kendisi, bedenin içinde olan kendisi. Karanlığın ışıktan haberi yoktu ama Yaratıcı oradaydı. Mutluluk harcını karmak için lazım olan şey gözün gördüğü değil kalpte onu hissetmekti. Vakit varlıktan ziyadeydi, herkesin vakti sadece kendisinin sığabileceği büyüklükteydi. Dünya gözüyle gördüğüne tapınmak, yuvarlanan bir kartopuna kapılıp gitmek gibi nafileydi. Kalbin pasını hakikat ile silmek dünya sevgisini azaltmak öze (Yaratıcıya) yönelmekti. Karanlıkta varlığını öylesine katı hissetmişti ki Allah’ın onu çok sevip de yaratmış olduğunu kavradı. Var olmak zarafetle verilmiş armağandı ve yaşamında kendisine verilen nimetleri düşündüğünde talihli olduğunu anladı.  


Kapı açıldı. Pelin, sızan ışığın oluşturduğu çizginin aslında tüm dünyasını oluşturan bir yanılsama olduğunun artık farkındaydı. Kademe kademe açıldı kapı, kendisini getiren görevlilerin yüzünü gördüğünde tuhaf hissetti. Varlık gerçeğini kendisine sunan bu iki yabancı adama minnet borçlu gibiydi. 

Görevliler çok yavaş hareketlerle Pelin’i odadan çıkardılar.  Tekrar tansiyonunu ölçtüler, ellerindeki kâğıtlara bir şeyler yazdılar. Dikkatli ama seri şekilde Pelin’i odasına götürüyorlardı. 


Pelin yağan yağmuru, bulutların ardındaki güneşi, penceredeki gündüzü başka bir bilgelikle izledi. Açıklayamayacağı tuhaf bir mutluluk hâli vardı. Belirgin olmayacak şekilde gülümsüyordu. 


Odaya döndüğünde yaşlı adam hâlâ yemeğinin eline bulaşan yağlı sosunu yalıyordu.


“Nasıl yani? Sen kaçıncı yemeğini yiyorsun?” diye hayretle sordu Pelin. 


“Kaçıncı mı, bana baksana sen, şişman gibi mi görünüyorum, iki avuçtan fazla pirinç yemem ben”


“Ama ben karanlık odadan çıktım, saat kaç?”


“12:13”


“Nasıl yani? Ben odaya girerken saat 12:10’du. Günlerden ne acaba bir sonraki güne mi geçtik?”


“Bugün Salı. Ne saçmalıyorsun sen? Karanlık oda tedavisi altmış saniyedir. Eee, peki nasıl geçti, ağrın var mı?”


Pelin geldiğinden bu yana şaşırmaktan yorulmuştu, hayret verici olaylar bitmiyordu. Şaşırdı ama tebessümle “Hayır, hiç ağrı hissetmiyorum” dedi.