MAYLON, Macaristan’ın Tihany kentinde nesilden nesile çiftçilik yapmış köylü bir ailenin altıncı oğluydu. Bu köyün görüntüsü tablolar kadar hoştu. Akşamüstü altın sarısı ışık, renklerin üstüne ince bir buhar gibi düşüyordu.
Rüzgârın hafif uğultusu ağaçların arasında hışırtıya dönüşürken, küçük kuşların ötüşü önüne katılıyordu. Sazlıkların arasında yükselen yeşil rengin tazeliği, kahverengi ve sarıların arasında hafif ıslanmış toprak kokusuna karışıyordu.
Nefes alırken, çiçeksi ve odunsu esintiler damıtılarak dudaklarda hafif nemli tatlılık bırakıyordu.
Maylon, 17 yaşında olmasına rağmen olgunlaşmış ruhu ile ağır dilli klasik yapıtları bile bir çırpıda bitiverirdi. Tutkulu bir yazar olmak isteyen Maylon, bir gün iyi bir “yazar olabilmenin yollarını” öğretmenine danıştı. Öğretmeni evvela ona çok kitap okuması gerektiğini söyledi. Ve ona ünlü yazar Mile’nin bir kitabını verdi. Maylon göl dibindeki taşa oturdu ve okumaya başladı. Maylon ile kitabın yazarının doğum günü aynıydı. Mile, Maylon’dan tam yüz yıl önce aynı gün doğmuştu. (Siz kendinizden yüz yıl sonra doğacak birine ne anlatmak isterdiniz?) Maylon bu rastlantıyı bir işaret gibi kabul edip tastamam onun yolunda devam etmeye niyetlendi. Epeyce kütüphane gezip araştırdıktan sonra bazı kaynaklarda ünlü yazarların “Güney Taşı” olarak adlandırılan bir efsanevî taşa sahip olduğunu ve bu taşın ilham verdiğini okudu. Güney Taşı’nın ne olduğunu ve nerede bulunabileceğini öğrenmek için araştırmalara başvurdu.
Aylar kütüphanelerde ve âlimlerin ziyaret kapılarında geçtikten sonra ilham veren Güney Taşı’nın Kos Adası’nda bir antikacının elinde olduğunu öğrendi. Birkaç gün süren yolculuk sonrası adadaki ihtiyar antikacının dükkânına ulaştı. Güney Taşı’nı alabilmek için gümüş anahtar topuzunu bile takasta kullanmak zorunda kalmıştı. Antikacı ona taşı nasıl kullanacağını anlattı, “Şehrin en tüksek tepesine gideceksin ve taşı en uzağa atacaksın”dedi. Maylon, telaşla sordu: “Ya sonra bulamazsam ne olacak?” İhtiyar serince yanıtladı: “Bulacaksın ve taşı bulana kadar kitabını yazmış olacaksın.”
Maylon, falezler ve çamlıklarla dolu adanın en yüksek tepesine çıktı, elindeki taşa baktı. Gümüş anahtar topuzu ve baba yadigârı matarası dahil tüm parasını vermişti. Şimdi elindeki bu tek varlığı da boşluğa fırlatma hissi garipti. O anda Akdeniz’in lacivert örtüsünde güneşli pırıltılara gözü takıldı. Bir refleks ile hemen defterine not aldı: “Akdeniz’de kaotik ışıldamalar var ve ben Güney Taşı’nı fırlatmak üzereyim…”
Taşı tam fırlatacakken aklını dürtükleyen fikirler art arda geliverdi, taşın kerameti olsa gerek diye düşündü ve iki adım geri çekilerek var gücüyle fırlattı taşı. Münzevi gezginler gibi kalkıp gelmişti bilmediği topraklara, şimdi ise iki saat önce bacakları kopasıya yorularak çıktığı tepeden koşar adım inmişti. Patika yolda taşı attığı yöne doğru koştururken köye günlük gazete getiren bisikletli çocuk sağ yanından çarpıverdi. Bisiklet bir yana bu iki genç bir yana düştüler.
Beden diliyle birbirlerine “İyi misin?”, “İyiyim…” şeklinde teyitleştikten sonra bisikletli gazeteci yola devam etti. Maylon yere savrulan gazetelerden birini aldı. Lisanı bilmediği bir lisandı elbet ama resimler çok güzeldi. Anlamasa bile gazeteye basılmış el çizimi resimlerden hikâyeler uydurmaya başladı; tahminlerini, tespitlerini bir bir not aldı. Daha sonra bir tercüman bulup sormak niyetindeydi. Yoluna devam etti; yürümek, endişesini azaltıyordu. Güney Taşı’nı, masasında duracak ve yazarlığına refakatçilik edecek bir aksesuar olarak hayal etmişti, oysa şimdi boyuna yürüyordu. Aslî görevi olan yazmayı yürüme aralarında bir soluk alma, bir dinlenme işi gibi yapıyordu. Kim bilir, bu taşı bulmak için bu adada daha kaç adım atacaktı?
Yürürken “Nasıl bir kitap yazacağım? Okuyucuları uçurmalıyım. Özellikle de benden yüz yıl sonra doğacak olanları…” diye düşündü. Maylon’un okuduğu bazı kitaplar onu zorlamış, bunaltmıştı. “Obez” kitaplar diyordu onlara. Hikâyesi yerinden kalkmaz, yürümez, ilerlemez. Ağır bir yorgan gibi zihnine atılır, uyutur. Hatta kötü tesir olarak dağınık arzular bırakabilirdi. Maylon tıpkı şu anda yaptığı gibi bol bol yürüyen, tırmanan zihinde irtifa yükselten bir roman yazmak istiyordu. Maylon yürürken bir yandan da Kos’un her dönemecinde görünen manzarasıyla irkiliyor, yolların rengini, zeytin ağaçlarının iniltisini not ediyordu. Farklı kuşlar, farklı çiçekler görmüştü. Kelimelerle fotoğraf çekercesine her detayı not alıyordu. Maylon’un öğretmeni yıllar önce ona “Ruha yapılabilecek en büyük haksızlık kıpırdamadan hareketsiz durmaktır” demişti. Yeni kavramıştı bu sözün manasını. “İyi ki gelmişim!” dedi.
Maylon, akşam olduğunu fark etti, Akdeniz’de bir yaz esintisi ile çam kokusunda uyuklamanın esrarını nasıl tarif edebilirdi ki… Sırtındaki çulu yol kenarında bir gölgeliğe serdi, bir lokma azık yer yemez tatlı bir uykuya daldı. Gece yarısı gözlerini açtığında binlerce yıldız üzerine düşecek gibiydi. Kokular köy kokuları, kendi memleketi Tihany ile aynıydı. Yemlikler, kümes ve tezek tozları burcu burcu eserken arada sızan deniz ve sakız ağaçlarının mis kokusunu burnuyla ayıklamaya çalışıyordu. Ağıllardan büyük başların sesleri geceyi biraz gürültülü yapıyor ama hayatın devamına ilişkin insanı dinç tutuyordu. Ensesine dokunan gömleğinin yakası dahil her şey Maylon’u hayatta hissettiriyordu. Gün doğumunu çeşmede soğuk dağ suyunu içerek kutladı. Farkındalığını bir ağacın gövdesinde, suyun tadında ve acıyan ayak parmaklarında tutabiliyordu. Taşı bulmak üzere yola devam etti, hakikat zihinde ise ayaklarını acıtan bu yeryüzü sahte miydi? Onlarca muhakeme kafasında dönüp duruyordu. Yürümek faniliği hatırlatıyordu; nihayeti belli, manalı pek çok yürüyüş deneyimi de böyleydi, tıpkı bir Hac ziyareti gibi… Yürümek, manaya ulaşmak için bir araç gibiydi.
Artık bu gibi sorularla ve karmaşık yanıtlarla dolmuştu defteri, taşı bulmaya devam etmeden önce yeni bir defter almalıydı, yoksa aklından uçup gidecekti her şey. Merkeze geldi, antikacıya uğradı. İhtiyar adam dükkânın önünde ince bir iskemleye oturmuş, gümüşleri siliyordu. Maylon, “Boş defter bulunur mu sende, müsvedde kâğıt da olur, yazacaklarım kaldı” dedi.
İhtiyar sordu: “Daha bulamadın mı Güney Taşı’nı?”
“Hayır, arıyorum… Yürüyorum.”
“Gel evlat, biraz soluklan, biraz çörek ye, zeytin de ikram edeyim.”
“Teşekkür ederim, defter bulabildiniz mi?”
“Elbette, sana bir defter bulacağım, sen güzelce karnını doyur.”
“Teşekkür ederim.”
Çörek ve zeytinleri yerken Maylon sordu: “Daha önce kimler kullandı Güney Taşı’nı? Mile’nin kullandığı taş, bu taş mıdır acaba?”
İhtiyar, “Bu taşı hiç kimse kullanmadı, rahmetli kayınvalidem bu taşı Güneyyurt köyündeki mermer madeninde bulmuş. Taş ile ilgili bir efsane yayılmış gitmiş. Senden evvel birkaç kişi daha sormuş, taşı atıp bir daha bulamamışlar…” dedi.
Maylon, duydukları karşısında hayret ve biraz da kandırılmışlık hissi ile irkildi: “Nasıl yani? Bu taşın bir kerameti yok mu? Mile bu taşla kitaplar yazmadı mı? Peki taşı atanlar bulamadıysa sen nasıl tekrar tekrar satabildin?”
İhtiyar: “Sakinleş evladım, ben sadece sana efsaneyi anlattım. Taşı atanlar bulamadan adadan gittiler, her seferinde çocuklar oynarken bulup getiriverdiler. Köylü biliyor artık, bu taşı buldular mı bana getirirler.”
“Ama sen taşı bulacağımı söylemiştin, ben ne yazacağım şimdi deftere, nasıl bitireceğim kitabımı?”
“Şimdiye kadar yazdıklarında taş neredeyse hâlâ orada. Sen yine sendekini yazacaksın. Seyyahlar, gezginler gibi yürüsen de kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir. 100 yıl sonra doğacak birine ne söylemek istersen, onu yazacaksın!”
***
Ünlü Yazar Maylon’un Kos Adası’nda başından geçenleri yazdığı roman “Güney Taşı Efsanesi” 2025 yılında hâlâ pek çok dilde kütüphanelerimizdedir. Edebiyat klasiklerinde mizahî dille yazılmış ilk felsefî roman örneği olarak gösterilmektedir. Bundan tam yüz yıl önce kitabında “Yazma külliyatının doğal bileşeni yürümektir!” demiştir.



