Yurtta çalış, cihanda çalış

Çocuklarımın, torunlarımın, sizlerin ve sizlerin yakınlarının terörle karşılaşmasını istemiyorum. Onun bunun oyuncağı gibi oradan oraya atılan ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmemizi istemiyorum. O yüzden de bir kardeşiniz olarak bu hususları niyetimiz, muktesebatımız ve bilgisayarımızın tuşları elverdiği kadarıyla dikkat ve ilgilerinize arz etmek istedim.

KIZILCAHAMAM toplantılarında Hakan Fidan Bey, “Falanca ülkeler (terörü desteklediğini bildiğimiz) eski huylarına devam ederse ne yapacağız? Onların eskiden yaptıkları gibi şeyler yapmayacağından emin misiniz?” sorusuna cevaben -hepimizin gayet iyi bildiği fakat şu an için çok anlamlı olan- dedi ki: “Zayıf olursanız her zaman yaparlar, güçlü olursanız yapamazlar. Uluslararası ilişkilerin dayandığı hakikat budur!” Bunu şöyle de anlayabiliriz: “Bugüne kadar başkalarının bize kötülük yapabilmeleri demek ki bizim zayıf olmamızdanmış.” İsterseniz bunu daha aksiyon doğuracak bir ifadeye dönüştürelim: “Bugüne kadar başka ülkelerin bize kötülük yapabilmeleri bizim nasıl güçlü olacağımızı bilmeyişimizden ve gereği kadar çalışmayışımızdan kaynaklıymış.” Bu mantık ilişkisini bütün kalbimle destekliyorum. Abdest almadan namaz kılan kişi de namazının kabul olmayacağından herhâlde emindir. Acaba güçlü olmanın yolunu, yöntemini biliyor muyuz ve gereğini yapıyor muyuz?

Güçlü olmak, zayıf düşmemek, bugün dünden daha aciliyeti olan önemli bir konudur. Şu an yeryüzünde yaşayanlar için henüz yaygın şekilde şöyle bir bilgi, malumat yok: “Evveliyatı muazzam olan bir milletin tekrar dirilişinin, şaha kalkışının sonuçları nelerdir, dünyaya nasıl bir süreç yaşatır?” Bu soru şu an için gözlemleyebildiğimiz kadarıyla genelde “ilk defa muazzam olan milletler” paradigmasından görülüyor. Anlayabildiğim kadarıyla bunun ilk denemesini Yahudiler yaptı. İkinci denemesini ise Ruslar yapıyorlar. Hâlihazırda, üçüncü olarak da evveli muazzam olan milletimizin tekrar şahlanış denemesi süreci başladı. İşin ilginç tarafı evveli muazzam olan milletler tekrar şahlanışlarını tarihî bir binayı restore etmek gibi evvelki medeniyet temeli üzerine aynı değerler iskeletine uygun inşâ ediyorlar. Bir nevi ikinci tur maç müsabakaları gibi. Yahudiler muazzam medeniyetleri sonrasında yaşadıkları tecrübeleri hiç kullanmadılar. Bu konuda yazı konusu itibarıyla pek fazla detaya giremiyoruz. Ruslarla ilgili şu an için bir sonuca varmak en azından şahsım için pek mümkün görünmüyor.

Güçlü olup zayıf düşmemek için önerebileceğimiz yöntem:

1. Bireyin, toplumun ve bunların birbirleriyle ilişkilerinin işleyişlerini, fıtratını öğrenmeye çalışmak…

2. Zamanımızda “güçlü olmak” ne demekse ve dinamikleri, işleyişleri ne ise onu öğrenmek için var gücüyle çalışmak…

3. Bunları hayata geçirmek için bütün enerjisini harcamak ve bunları hem ülkemizde hem de dünyanın hatta evrenin her yerinde yapmak…

Görüldüğü üzere aslında kısaca çalışmak, çalışmak, çalışmak!.. Hem de her yerde! Anlamak şu bakımdan son derece önemli: Hedefimize ulaşmak için bütünün parçalarını fark etmek, o parçalar arası ilişkileri belirlemek, arkasından da o parçaların arasına yeni parça koymak, parçalar arası ilişkileri etkileyip değiştirmek. Eğer bütünü, parçaları, parçalar arası ilişkileri anlamazsak o bütüne ne parça koyabiliriz ne de parçalar arası ilişkileri etkileyip değiştirebiliriz.

Konuyu birey ve toplum açısından ele alalım. Güçlü olmak için bireyin üretken, çok üreten, uyumlu olması lazım. Bireyin “üreten” olabilmesi için neyi, nasıl üreteceğini bilmesi ve o işini iyi yapması lazım. Çok üretebilmesi için çok zamana, yüksek motivasyona, az sıkıntıya, gerginliğe, tatminsizliğe ihtiyacı var. Hasılıvelkelam üretmemize, işimizi iyi yapmamıza, çok üretmemize ve çalışmamıza ne manialar varsa onlardan uzaklaşmalı, uzaklaşamıyorsak da mecburen onları kaldırmalı veya çözmeliyiz. Hele bir düşünün: Nerede çalışıyorsak çalışalım, işimiz beğeniliyor mu? İşimizi iyi yaptığımıza dair göstergeler ne durumda? O yaptığımızı daha çok yapabiliyor muyuz? Etkinlik ve verimliliğimizi olumsuz etkileyen unsurları ortadan kaldırarak daha yüksek bir verim elde edebilir miyiz? Birey olarak bunları yapıyoruz da toplum olarak ne yapmalıyız?

Ailemiz bir toplumdur. Apartmanımız, sokağımız, mahallemiz, köyümüz, iş yeri çalışanları, okuldakiler, mensubu olduğumuz sivil kuruluşlar, partiler, sendikalar, şehirler ve milletimiz ve aynı zamanda gönül coğrafyamız, mensubu olduğumuz ümmet, insanlık bir toplumdur. Biz şimdilik milletle sınırlı konuşalım. Ailemizde uyumumuz nasıl? Her bireyin ve pek tabii ki kendimizin farklı olduğunu lütfen unutmayalım. İnsan bir yandan muhataplarını tam olarak dinlemeye, anlamaya ve mukabelede bulunmaya çalışırken bir yandan da kendini anlamaya, anladığında da zayıf yanlarını geliştirmeye başlamalıdır. Rahmetli Doğan Hoca, “İletişim yaratır” derdi. “Yaratmak” kelimesi maksadı aşabilir diye, “İletişim şekillendirir” ifadesini tercih ediyorum. Karşımızdakini kızdırabilir, motive edebilir, üzebilir, hasılı şekilden şekile sokabiliriz. Biz onu şekilden şekile sokarken bize nasıl karşılık vereceğini de hesaba katmak gerekmez mi? Dolayısıyla kızdırdıktan sonraki bize dönen davranışın müsebbibi biz olmuyor muyuz? Demek ki iyi muamele görmek için iyi muamelede, iyi iletişimde bulunmak lazım. Toplumsal görevleri yapmak, toplumsal kaidelere uymak da olmazsa olmaz şartlardandır. Mesela arabamı çıkaramayacak şekilde park ettiniz. Üstelik arabanızın bir kenarına size ulaşıp “Arabanızı azıcık çekebilir misiniz?” diyebilmem için telefon numaranızı da bırakmadınız. Benim, toplum içinde mutlu mesut yaşamama mani olmuş oldunuz. Bunu orman yangınlarından tutun da evini depreme dayanıklı yapmamaya kadar genişletmek mümkün. Toplumsal kaidelere uymayan her kişi topluma zarar verir, herkesin hayatını zehir eder. Burada toplumsal kaidelerin adalet üzere ve düzgün konduğunu varsayıyorum. Kaidelerin maalesef o kadar iyi olmadığını biliyorum. Bu nedenle toplumun gelişmesine katkı yapmak için sivil toplum kuruluşlarında görevler almayı acilen öneriyorum.

Netice olarak, kanaatimizce, yukarıdaki bireysel ve toplumsal yaklaşıma uymayanların terörle de ekonomik sorunlarla da bireysel ve toplumsal huzursuzluklarla da karşılaşması kaçınılmazdır. Hayatın kaidelerinin fıtri bir özelliği de “mütemmimlik”tir. Yazılarımızda sık sık rastladığınız “mütemmimlik” bu müvacehede de önemli. Bizlerin birbirimizi iyiye yönlendirme konusunda çok çalışmamız gerektiği gibi bir görüntü var. Lütfen bu satırları da bu manada düşünün. Bu yazının gayesine tekrar dönersek: Çocuklarımın, torunlarımın, sizlerin ve sizlerin yakınlarının terörle karşılaşmasını istemiyorum. Onun bunun oyuncağı gibi oradan oraya atılan ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmemizi istemiyorum. O yüzden de bir kardeşiniz olarak bu hususları niyetimiz, muktesebatımız ve bilgisayarımızın tuşları elverdiği kadarıyla dikkat ve ilgilerinize arz etmek istedim.