Yunanistan notları

Kavala’nın eski şehir merkezinde Bizans kale kalıntısı üzerine Osmanlı’nın inşâ ettiği bir kale vardır. Kale, şehre hâkim tepededir. 1700’lü yıllarda hapis ve sürgün yeri olarak kullanılmıştır. Osmanlı döneminde yönetici vasıflı Osmanlılar kalenin içinde, Yunanlar ve Yahudiler ise kale dışında yaşarlarmış.

Kavala                                   

KADIKÖY’den akşam 9:00 sularında araçla çıktığınızda, İstanbul’un trafiği ve İpsala Sınır Kapısı’ndaki işlemler sırasında beklemeye rağmen sabah saat 6:30 sularında Yunanistan’ın Anastasya adlı mola yerinde bir çay içebilir, kahvaltı ve ihtiyaç molasından yaklaşık bir saat sonra Kavala’ya ulaşabilirsiniz.

Saat 7:30 sularında Kavala’da güneş, yüksek tepelerin üstüne doğmaya başlamıştır. Şehir sakinleri yeni uyanıyor, ışığa “Merhaba” diyordur. Kafelerin önleri henüz boştur. Bazı kafe önlerinde oturan insanlar görürsünüz. Gördüğümüz şu ki, sabahın erken olmasından mıdır, insanların mutsuzluğu yüzlerine mi vurmuş bilinmez, oturanların yüzleri sirke satıyordu.

Kavala, Osmanlı döneminde Balkanların en önemli merkezlerinden biriymiş. 1387-1912 yılları arasında (525 yıl) Osmanlı hâkimiyetinde kalan Kavala’da Osmanlı epeyce eser inşâ etmiş. Sırtınızı denize dönüp sahilden baktığınızda, Kanunî Sultan Süleyman döneminde şehrin su ihtiyacını karşılamak için inşâ edilen devasa su kemerinin karşınızda durduğunu görürsünüz. Zamanında kuzeydeki dağlardan şehir merkezine su getiriyormuş. Kavala şehrinin doğu girişi, halen bu su kemerlerinin altından geçmektedir. Bu kemerler, İstanbul Unkapanı’ndaki su kemerlerini hatırlatıyor.

Kavala’nın eski şehir merkezinde Bizans kale kalıntısı üzerine Osmanlı’nın inşâ ettiği bir kale vardır. Kale, şehre hâkim tepededir. 1700’lü yıllarda hapis ve sürgün yeri olarak kullanılmıştır. Osmanlı döneminde yönetici vasıflı Osmanlılar kalenin içinde, Yunanlar ve Yahudiler ise kale dışında yaşarlarmış. Sahilden bakıldığında kalenin burçları göç için yola dizilmiş ve arkası görünmeyen bir kervan gibidir. Kale içinde bulunan cami de kiliseye çevrilmemiş, minaresi yıkılmış. Ancak kubbe üzerindeki hilâl, “Ben İslâm mabediyim” deyip duruyor. 

Kalede Osmanlı’dan kalma on sekiz kubbesi bulunan bir de imaret varmış. İçerisinde iki medrese, iki mescit, bir de düşkünler evi varmış. Osmanlı zamanında Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından medrese ve aşevi olarak kullanılan bu yapı, mülkiyeti Mısır Hükûmeti’ne ait olduğundan, Kavalalı bir işadamı tarafından kiralanmış ve otel olarak işletiliyormuş. 

Sahile inen yolun sağ kenarında Aziz Nikolas Kilisesi karşınıza çıkar. Burası aslında 1530 yılında Pargalı İbrahim Paşa tarafından yaptırılan bir camiymiş. 1926 yılında minaresi yıkılarak yerine bir çan kulesi yapılmış ve kiliseye çevrilmiş. Çan kulesi ve kubbe üzerine de büyükçe haçlar yerleştirilmiş. Ayrıca caminin ön duvarına mozaiklerle işlenen resimler sırıtıp duruyor.

Günümüzde müze olarak kullanılan Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın evi de tarihî yapılar arasında yerini alıyor. Kavala’da doğmuş Osmanlı’nın Mısır Valisi olan bu şahsın bu şehirde çok sevilmesi ilginçtir. Muhtemelen bunun sebeplerinden biri, şehre önemli yatırımlar yapmış olması… İkinci önemli sebep ise, Osmanlı’ya karşı başkaldırıp kendi hanedanlığını kurmak istemesidir. Zaten Yunanlılar Mehmet Ali Paşa’yı bir Osmanlı paşası olarak değil, Osmanlı’ya kafa tutan biri olarak tanırlar. Tıpkı imarette olduğu gibi buranın da mülkiyeti Mısır Hükûmeti tarafından alınmıştır.

Yine sahilden kaleye doğru baktığınızda, bir evin sağ alt köşesinde büyük bir tabela görürsünüz. Tabelada bir Kıbrıs haritası vardır. Rum bölgesi beyaz, Türk bölgesi ise kırmızıya boyanmıştır. Altında şu yazmaktadır: “Remember Cyrprus!” (Kıbrıs’ı hatırla!)

Sahildeki başıboş köpekler turistleri karşılamakta ve bir süre peşlerinde dolaştıktan sonra mekânlarına çekilip başka bir kafileyi beklemektedirler.

Kavala, yarımada üzerine kurulan bir sahil şehridir. 1923 yılında gerçekleşen nüfus mübadelesi sırasında Kapadokya’da yaşayan Rumlar buraya yerleştirilmiş. Bugün yaklaşık 60 bin nüfusuyla Batı Trakya’nın önemli merkezlerinden biri durumundadır.

Kavala’yı anlatılırken kurabiyesinden bahsetmeden geçmek olmaz. Bu kurabiyenin, anlatılana göre hikâyesi şöyledir: “Karnavali”, günümüzde Kapadokya Güzelyurt olarak isimlendirilen yerin eski adıdır. Burada Mübadele’den yani 1924 yılı öncesinde çok sayıda Rum varmış ve bunlar buraya göç edince, burada oranın ismine atfen “Neokarnavali” denen yeri kurmuşlar. Kavala kurabiyesi, Kapadokya Güzelyurt bölgesinde eskiden yaşayan Rumlar tarafından yapılan bir tür kurabiyedir ve bu kurabiyeyi yapanlar buraya gelince, kurabiyenin ismi “Kavala kurabiyesi” olmuştur.

Kavala’dan Selânik’e gitmek için sahilden rampa ve virajlı bir yola tırmanırsınız. Tepeye çıkmadan, yol kenarında bazı benzin istasyonlarının ve apartmanların altında olduğunu görürsünüz. “Avrupa Birliği’ne üye olan bir ülkede bu nasıl olur?” diye düşünmeden edemezsiniz tabiî. Yine yol kenarında denize nazır tek araçlık park yerlerini görür, ehl-i keyf insanların her yerde varlığına şehadet edersiniz.

Tepeye çıktıktan sonra artık yeşillikler arasından, yolun yamaçlarında kalan köylerden geçerek ilerlersiniz. Köylerde mimarisiyle dikkat çeken şapeller görürsünüz. Yol boyunca mısır tarlaları, zeytin bahçeleri ve koyun çiftlikleri uzun süre size eşlik eder. Yaklaşık kırk beş dakika sonra Selânik’e ulaşırsınız.

Selânik

Selânik, Yunanistan’ın Atina’dan sonra ikinci büyük şehridir. Burası da bir sahil kentidir. Kavala’ya göre daha düzenli ve bakımlı olduğu dikkat çekiyor. Selânik de Kavala gibi 1387 yılında Osmanlı egemenliğine girmiş ve 1912 Balkan Savaşı’na kadar (525 yıl) Osmanlı’da kalmıştır. Buralar İstanbul’dan yaklaşık yarım asır önce fethedilmiştir. 1912 yılından sonra yönetim Yunanlara geçmiştir.

1917 yılında çıkan bir yangında şehrin önemli bir kısmı yanmıştır. 1918 yılından 1950 yılına kadar şehir tekrar plânlanıp düzenlenmiştir. “Şehre Roma, Osmanlı ve Yahudi eserleri damgasını vurmuş” denilebilir. Selânik’te gezilecek yerlerin birbirine yürüme mesabesinde olması, ziyaretçiler için bir avantajdır.


Şehir, denize paralel caddeler ve denize dik sokaklarla plânlanmış, oldukça hareketli ve kalabalıktır. “Aristoteles Meydanı” adı verilen geniş meydan, Fransız mimar Ernest Hebrard tarafından plânlanmıştır. Şehrin merkezinde yer alan bu meydan, oldukça geniş bir görünüme sahiptir. Meydanda Aristo’nun büyük bir heykeli vardır. Mitingler, sergiler, festivaller, etkinlikler ve kutlamalar bu meydanda yapılıyormuş.

Bir kadeh haznesini andıran meydanın batı tarafı, denize kadar uzanır. Kadeh sapını andıran doğu tarafı ise, şehrin sonuna doğru uzanır ve bir parkla son bulur. Kuzey ve güney tarafları tek parça hâlinde devasa binalarla kaplıdır. Meydana üstten bakıldığında bir kadehi hatırlatır.

Binaların, meydanın iç kısmına bakan taraflarında kafe ve restoranlar var. Hepsi de dolu ve insanlar ya bir şeyler yiyorlar, ya içiyorlar ya da sohbet ediyorlar. Selânik’in Sahil Caddesi, İzmir Kordonboyu’nu hatırlatırken, Tsimiski Caddesi de İstanbul’daki Bağdat Caddesi’ni hatırlatır. Dağdağan, çınar, akasya ve gürgen ağaçları cadde boyu şehre renk katıyor.

Selânik’teki Hamidiye Mahallesi’nde Osmanlı müşirlerinden (Mareşal) Mehmet Hayri Paşa tarafından 1902 yılında ünlü İtalyan Mimar Vitaliano Poselli’ye bir cami yaptırılmıştır. Semt, zengin dönmelerin yaşadığı Hamidiye Mahallesi’nde olduğu için Hamidiye Camiî olarak adlandırılmıştır. Fakat “Yeni Cami”, “Hürriyet Cami”, “Dönmeler Camisi” adıyla da bilinir. 1925-1963 yılları arasında Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmıştır. Yunanistan Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restore edilmiş, 1986 yılından bu yana sergi ve diğer kültürel etkinlikler için kullanılır olmuş. Ayrıca Hortacı Süleyman Efendi Camiî de müzeye çevrilen mabetler kervanına katılmıştır.

2005 yılında Selânik ve çevresindeki Müslümanları bir araya getirmek ve toplumsal sorunlarını çözmek, kültür ve eğitim alanında söyleşiler düzenleyerek dernek üyelerinin eğitim seviyelerini yükseltmek, kurum ve topluluğumuzun haklarını savunmak, Müslümanlığın örf ve âdetlerini öğretmek ve korumak, yoksul üyelere maddî ve manevî destek olmak amacıyla 300 üyeli Makedonya-Trakya Müslümanları Eğitim ve Kültür Derneği kurulmuş. Başkanı, Ferit İsmailoğlu… Sonra 100 metrekarelik bir mekân kiralayarak burayı restore ettirmişler ve namaz, mevlit gibi dinî faaliyetler için uygun hâle getirmişler.

Selânik’te dinî vazifelerin yerine getirilebilmesi için bir de imam atanmasını sağlamış bu dernek. Böylece artık Selânik’te Cuma namazı da kılınabiliyormuş. Bu dernek sayesinde cenazelerini Gümülcine, İskeçe, Dedeağaç, Dimetoka ve Kumçiftliği gibi şehirlere kendi araçlarıyla götürebiliyorlarmış. Dernek üyeleri ve soydaşların yararlanabilmesi için bir de kan bankası oluşturulmuş. Ayrıca Ramazan ayında iftar yemeği de verebiliyorlarmış.

Atatürk’ün doğduğu ev de Selânik’tedir. Atatürk’ün doğduğu dönemde Koca Kasım Paşa Mahallesi (Islahhane Caddesi) olarak geçen adresin adı, daha sonra “Apostolou Pavlou Caddesi” olarak değiştirilmiştir. 1870 yılında Rodoslu Müderris Hacı Mehmet Vakfınca yaptırılan ev, önce İbrahim Zühtü Efendi’nin, daha sonra Selânikli Abdullah Ağa ve eşi Ümmü Gülsüm’ün mülkiyetine geçer. Ali Rıza Efendi, evi Atatürk’ün doğumundan birkaç yıl önce kiralamıştır.

Atatürk, evin ikinci katında, güney tarafta bulunan odada dünyaya gelmiştir. Atatürk’ün ailesi 1888’e kadar bu evde oturur. Babası vefat edince Zübeyde Hanım, oturdukları evin bitişiğindeki daha küçük bir eve taşınır. İkinci Meşrutiyet’ten sonra Selânik’e görevlendirilen Mustafa Kemâl, bu dönemde annesi ve kız kardeşiyle beraber burada kalır. 1912 yılında Selânik Yunanlıların yönetimine geçince, İstanbul’a gitmek zorunda kalırlar. 1940 yılında başlatılan evin yenilenmesi, 1950 yılında tamamlanır ve 1953 yılında da ziyarete açılır.

Ev, Türkiye Cumhuriyeti Selânik Başkonsolosluğu ile yan yanadır. Evin asıl girişi, önce Apostolou Caddesi’ndenmiş. Bugünse o giriş kullanılmamaktadır. 2012 yılına kadar eve giriş, Başkonsolosluğun bahçesinden geçilerek sağlanıyormuş. 2012 yılında tekrar modern bir müzecilik anlayışıyla yeniden tefriş edilmiş ve restorasyondan sonra arka bahçe kapısından giriş çıkışlar yapılmaya başlanmıştır. Bugün bu ev, Türkiye’nin mülkü olan Başkonsolosluk alanı içinde bulunmaktadır.

Mustafa Kemâl’in doğduğu evin bahçesinde büyük bir nar ağacı vardır. Rivayete göre Ali Rıza Efendi o nar ağacını Mustafa Kemâl’in doğduğu gün dikmiştir. Mitolojide nar, bereketi, doğumu ve çoğalmayı sembolize eder. Pek çok meyvede çekirdek meyvenin ortasında sınırlı sayıdayken, nar ise pek çok çekirdekten oluşmaktadır. Bu bağlamda nar, bereketin ve bir neslin devamlılığının sembolü olmuştur.

Yine Türk mitolojisinde kızıl renkli elma veya nar ile simgelenen “Kızıl Elma” ülküsü, Oğuz Türklerinin kutsal Türk cihan hâkimiyeti mefkûresini ifade eder. Yuvarlaklığı ve rengiyle birbirine benzemekte olan her iki meyve, güneş gibi düşünülerek sembolleştirilmiş ve güneşin doğup aydınlattığı bütün dünya, Türk’ün yurdu olarak hayâl edilmiştir.

Selânik’in simgesi durumunda sahilde bir de kule var. Bu kulenin, zamanında Bizans ve Venedikliler tarafından savunma amaçlı bir kale olarak inşâ edildiği rivayet ediliyor.  Birçok kez yıkılan ve yeniden inşâ edilen kale, son olarak Kanunî Sultan Süleyman döneminde Mimar Sinan tarafından yeniden inşâ edilmiştir. 30 metre yüksekliğinde ve 70 metre çapındaki altı katlı kule, Osmanlı döneminde hapishane olarak kullanılmıştır. Selânik Yunan hâkimiyetine geçtikten sonra kule beyaza boyanmış ve “Beyaz Kule” olarak adlandırılmıştır. Daha sonra kule, Selânik tarihinin sergilendiği bir müze hâline getirilmiştir. Kulenin etrafı, insanların oturacağı şekilde düzenlenmiş ve genelde buluşma noktası olarak seçilmektedir.

Selânik’te insanlar arasında renkleriyle dikkat çeken ve seyyar satış yapan zencilere rastlamak da mümkündür. Örneğin Aristoteles Meydanı’nda, sırtında çocuğuyla yelpaze ve bileklik satan Zenci kadın, beyazlar ortasında siyah bir nokta gibiydi. Yine Beyaz Kule dibinde gelip geçenlerin önünü kesip oturanlara “Jamaika, Jamaika” diyerek dil döküp şaklabanlık yapan, bu arada bileklik satmaya çalışan Zenci gencin rahat tavırları da dikkat çekiciydi. Aristoteles Meydanı etrafındaki bazı kafelerde gençlerin, bazılarında ise yaşlıların oturmuş olmaları sanırım tesadüf değildi.

Selânik’te insanların aşırı derecede kahve (frape) tükettikleri söylenebilir. Hemen herkesin elinde büyük bardaklarda kahve içtiği, gözden kaçmıyordu. Selânik’te sadece iki dilenciye rastladım. Biri Beyaz Kule’nin ön tarafında, diğeri ise arkasındaydı. Ancak sarı özel bir kıyafete bürünmüş hâlde muhtemelen bir kütük üzerinde sabit duruyorlar. Çünkü boyları, ortalama insan boyundan uzundu. Kadın mı, erkek mi oldukları da belli değildi. Sadece gelip geçene, önlerindeki sergiye para atmalarını işaret ediyorlardı. Yani dilenciler moderndi.

Gündelik hayat her yerde aynı… Aristoteles Meydanı’nın arka tarafında çalışan iş makinası, yere kaldırım taşı döşeyen işçiler, kulenin yanından geçen yolda aracı bozulan şoförün aracını tamir etmeye çalışması, gündelik hayatın görüntüleriydi.

Egnatia Caddesi’ni takip ederek Makedonya’ya doğru Selânik’i terk ediyoruz. Bu cadde üzerinde epeyce tarihî eser var. Araçtan görebildiğim kadarıyla birçoğuna restorasyon yapılıyor. Ayrıca birçok çeşitli mağazanın bulunduğu bu cadde üzerinde Selânik Tren İstasyonu da bulunmaktadır.