RAHMETİ bol, hikmeti çok mübarek üç aylardayız. Açlığın ve susuzluğun şifasına râm olacağımız Ramazan-ı Şerîf’in arifesindeyiz. İpincecik bir hilâl ile başlayacağımız, kalbî, nefsî ve iradî yolculuğumuzla ruhumuz, orucun hikmetine muti, ecrine müştak beklemedeyiz…
Bolluk ve bereket diyarı vatanımızda, korunaklı odalarımızda, sofralarımız zengin, yemeklerimiz leziz olacak inşaallah… Takvimlere sığmayacak belki de iftar davetlerimiz! Zahmetsiz rahmete talip, güllük gülistanlık bir seyir içinde, kimileri açlıktan söz edecek pahalılıktan muzdarip söylenecek; kanaatten nasipsiz...
Mahyalarda “Oruç tutun, sıhhat bulun” hadisi şerifinin ışığında, varlık içinde, bir niyet ile yokluğun tadına bakacağımız bu mübarek zamanlarda, pür telaş iftar ve sahur hazırlıklarıyla meşgul olacağız.
Yemeden, içmeden sabrederek iftarı beklediğimiz, minarelerden gök kubbeye yükselen akşam ezanıyla orucumuz son bulur bulmaz, nimetlere erişmenin, lezzetle buluşmanın sevincini kuşanmanın asude rahatlığına talibiz. Ve hiç doymayacak kadar aç, hiç dinmeyecek kadar susuz kaldığımız zannı en fazla yirmi dakikalık bir sürede yitip gidiverecek. Tez tıkanacak iştahlarımız…
Öte yandan, abluka altına alınmış coğrafyalarında zeytin karası gözlerinde ürkek yıldızlar uçuşan Gazzeli çocuklar yıllardır, sevince, huzura, aileye, anneye, babaya, kardeşe, hürriyete, ekmeğe, suya oruç.
Sadece bir ay Ramazan orucuna benzemeyen, iftarı meçhul, sahursuz bir açlığın girdabında kıvranıyor Filistin.
Afrika kıtası yağmura oruç. “Kara Kıta” adıyla” kara bir kader biçilen Afrika’da milyonlarca ölüm sebebinin adı açlık! Onlar, yas tutarken sömürülen vatanlarında özgürlüğe oruç.
Arakan’da anneler derme çatma kulübelerde, yavrularını Budist zulmünden korumak için güvene oruç.
Myanmar’da Müslümanlar yurda, yuvaya oruç…
Doğu Türkistan sömürülen emeklerin, tacize duçar mahremiyetin ezasıyla var olmanın, kul olmanın, insan olmanın, adaletine oruç.
Hasılı dünyamız, pencerelerimizden baktığımızdan ibaret değil.
Bizler ömrümüzün şu deminde, Rabbimizin ikramı iklimimiz, verimli topraklarımız, savaşlardan uzak asude ahvalimiz ve dahi müreffeh şartlarımızla çileli coğrafyaların iniltilerini işitmemek için türlü iştigallerle meşgul ederken kendimizi; sofralarımızda bir yutkunma miktarı acı, rüyalarımızda dört elif miktarı sancıyla geçiştiriyoruz mümin olma sorumluluğumuzu.
Aşımız azapla, uykularımız kâbusla yoğruluyor desek de israfı adaptan(!) sayıyoruz.
Doyumsuz(!) uykusuz ve yorgun düşüyoruz düşlerimizden... Ellerimizde çaresiz dualarımızın “amin” izlerini yüzümüze sürüyoruz da, insanlığın yüzkarası katliamların siyah lekesi bulaşıyor alınlarımıza…
“Bir kötülük gördüğünüz zaman elinizle, gücünüz yetmezse dilinizle, ona da gücünüz yetmezse kalben buğz ediniz.”* hadis-i şerifini zırh eyleyip kendimize teselli lütfediyoruz… Ki, bu hadisin “İşte bu -kalple buğz etmek- imanın en zayıf derecesidir”şeklinde devam ettiğini hep ve hepimiz bildik ancak tercihimizi zayıflıktan yana yaparak Rabbimize ve Peygamberimize mahcup olmayı göze aldık.
İşte böylesi sancılara tutulduğumuzdandır ki, bu sayımızı, Ramazan-ı Şerîf’in hikmetinden, rahmetinden istifade edebilmeyi umut ederek hazırladık. Buğuzdan gayrısı gelsin elimizden istedik.
Nasıl mı?
Meselâ israftan çekinerek, abartılı masraflardan imtina edip infaka çevirebiliriz. Gayri millî hasılayı devlet bütçesinden öğrenmekle kalmayıp o hasılaya katkı sağlayacak müsrifliğin önünü kesip zengin ve güçlü bir ülke olma yolunda fert fert katma değer üretebiliriz. İslâm coğrafyalarının yegâne sesi olan varlığımızı yani ki Türkiye’mizi güçlendirerek sömürülen ülkelerin azat olmasında, dünya gelir dağılımının dengelenmesinde, aç yavruların gözlerindeki hüznün yerine sevinçlerin yerleşmesinde rol alabiliriz.
Meselâ imanın en zayıf derecesi buğz etme melekemize seviye atlatarak imanlı kalplerimize mücadeleyi, yeni nesillere müdafaayı öğreterek bu kendimize müsamahakâr ahvalimizden vazgeçebiliriz.
Yoksullukların şahidi kılıp kendimizi, varlıklarımıza, sabredenlerden olma imtihanı ile değil de şükredenlerden olmamıza hamd edebiliriz!
Ve dünya ıstıraplarıyla sancılanan kalplerimize “Kişi değiştirmeye güç yetiremeyeceği bir münkeri (sakıncalı eylemi) görünce, Allah’a o eylemin münkir olduğunu, yani asla hoşlanmadığını bildirmesi, onu kurtarmaya yeter.”** hadis-i şerîfi ile soluk aldırabiliriz!
Bu vesile ile mübarek günlerimizi, Ramazan-ı Şerifîmizi kutluyor, yukarıdaki ithamlardan mülhem çaresizliğimi “Biz” diye ifade ederken böylesi kalplere ve nefsime fısıldadığımın altını çiziyor, ihlaslı kalpleri tenzih ediyorum.
Şairin dilinden dizelerle “Allah’a dayan Say’e sarıl hikmete ram ol!/ Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol!” diyerek huzurlu okumalar diliyorum.
Hoşnut kalınız efendim!
----------------------------
* Tirmizi, Fiten, 11; İbnu Mace, Fiten, 20.
**Taberani.



