YÖK ve bazı sorunlar

Toplumda on binlerce açık öğretim diplomalı genç bulunmakta. Bu gençler üniversite mezunu oldukları için de hiçbir ara işlerde çalışmamakta, bu ise, işsizlik hanesine yazılmaktadır. Lise mezunu olarak memuriyete başlayanlar da açık öğretim fakültesi mezunları olarak iş yerlerinde değişik pozisyonlar için bürokratik sıkıntılar oluşturmaktadırlar. Açık öğretim fakültelerinin miadının dolduğu gerçeği ile radikal bir kararla kapatılması, ülke ekonomisi bakımından oldukça verimli olacaktır.

YÖK, üniversiteler için onları koruyan bir paratoner midir yoksa her türlü işlevleri geciktiren bir kurum mudur; açıkçası bu, çok ciddi bir soru olarak yıllardır karşımızda durmaktadır. 

Maksat, geleneksel YÖK eleştirisinden öte çözüme odaklı konuları dile getirmektir. “Sorunların kaynağı YÖK’tür” demek, tek başına hiçbir fayda sağlamaz. Ancak bu konuda yapılan ciddi önerilere yeterince özen gösterilmemesi, birçok küçük meselenin devleşerek karşımıza çıkmasına neden olabilmektedir. 

Herkes kendi zaviyesinden sorunun bir cephesine bakmaktan ziyade her akademi kendi sorunlarını ve alternatiflerini üretmek zorundadır. 

Çözüm önerileri kadar, çözüme odaklı ve dirayetli bir çözücü ekibin olması ise önceliklerden biridir. Zira sorunlar çözerek azaltılabilir. “Sorunsuz bir yükseköğretim sistemi yoktur” felsefesine sarılmak, yanlıştır. Sorunlar ve öneriler sistemlerin kinematik ve dinamiğini teşkil eder. En küçük bir sorunda yasal düzenlemenin gerektiği her bir durum, sistemi tıkar. Nitelikli ve çözüme odaklı bir ekip yasal düzenlemelere konuyu taşımayacak iç kuralları, verimlilik esasına göre düzenleyebilir. Her ne kadar yasalar, yönetmelikler ve genelgeler olsa da sorun insandır ve sorunu çözecek olan da insandır. 

Diğer kurum ve kuruluşlar gibi YÖK’ün de yapması gereken birçok iş vardır. YÖK’ün yoğunluğu, bürokratik açıdan belki de birçok kurum ve kuruluştan daha çok yoğundur. Bu anlamda YÖK’ün fonksiyonunu yapacak bir kuruma her zaman ihtiyaçtır vardır. 

YÖK’ün kuruluşundan bugüne bir değerlendirme yapılırsa… YÖK, kurulduğunda, yükseköğretimde brüt okullaşma oranı yüzde altı idi. Şimdi, yüzde 100’e yaklaştı. 1982 yılındaki üniversite sayısı ile 2025’teki sayı mukayese dahi olamaz. Türkiye’nin her iline siyasî iradenin doğrultusunda üniversite kuruldu. Niceliğin artışı en başta bürokratik işlevleri artırdı; nitelik ise, o bürokratik tercihlerin gölgesinde oluşturulmaya çalışıldı. Burada asıl övünülmesi gereken, nicelik boyutundan ziyade nitelik olmalıdır. Nitelik, geniş bir düşünce sonucunda planlanan ortak aklın sonucunda tezahür eder. Nitelik, klasik üniversite anlayışı ile her ile benzer fakülteler açıp, gündüz az geldi, gece programlarını da açarak o bölgeye ekonomik girdi olsun düşüncesi ile sağlanacak bir durum değildir asla. YÖK, bu niceliği ezber cümlesi hâline getirdi. Siyasî iradeye sürekli vurgu yapılarak nitelik boyutu ihmal edildi. 

Akademik genişlik daha çok yüzeysel olarak hızla artarken, derinlik olarak istenilen seviyeye gelinemedi. Çünkü bir dönemin YÖK Başkanı bir TV kanlının canlı yayınında temel bilimlerin gereksizliğinin altını kalın çizgilerle çizip, yıllarca temel bilimler alanını işlevsiz bıraktı ve hâlâ tam olarak toparlandığı söylenemez. Asıl üzücü olan ise, orada bir şekilde görev yapan akademik camianın sus pus olmaları, sonrasında yapılan dekanlar ve rektörler toplantısında hiçbir tepkinin olmayışıdır. Hani “Bir deli bir kuyuya bir taş atar, kırk akıllı çıkaramaz” denir ya... YÖK Başkanını atayan irade bu sorumsuzluğun bedelini dahi sormadı ve vahametin farkında bile olamadıkları için o kişi ödül olarak büyük elçi yapıldı. Daha sonra da intikal ettiği yeni partisinin şemsiyesi altında mevcut siyasî iradeye olanca nefretiyle her türlü hakareti etti ve etmeye de devam ediyor. 

Şu soruyu sormadan geçemeyeceğim: Bu tür insanlara referans olanlardan hesap soruluyor mu? Bana sorulursa, doğrusu hiç emin değilim. İşte bu tür kişi ve bunların yanlış beyanları hem YÖK’teki kaliteyi hem de mevcut siyasî iradeyi doğrudan etkiliyor. Bu hatalar yapılmaya devam ediliyor. Bu ve benzeri sorumsuzluklar, niteliğin enine ve boyuna ilerlemesini daima sınırlandırıyor.

Toplumun eğitimden ve özellikle de yükseköğretimden haklı beklentisi vardır. Bu beklenti, sadece ülke boyutunda değil dünya boyutunda olmalıdır. Yükseköğretim alanında ölçü ve ölçütler yerel değil uluslararası ölçü ve ölçeklerdir. Bu tümden doğru mudur, tartışılmalıdır. Zira her ülkenin kendi kültür ve medeniyet ölçeği ve değerleri vardır. Uluslararası değerler, ülke değerleriyle ters düşebilir ve özellikle de sosyal alanda ters düşmektedir. Evrensel ölçekte insan yetiştireceğiz diye yerelin ihmali çok kötü bir sondur. Bilim ve teknoloji, millî ihtiyaçlar için üretilerek katma değer olmalıdır. Bu bağlamda millî bir strateji geliştirilerek tüm akademik sahada yapılan çalışmaların ülkenin acil ihtiyaçları doğrultusunda planlanması elzemdir. Keyfi bir akademik çalışmanın sadece yayın olmaktan öte bir getirisi olmamaktadır. Özellikle yüksek lisans ve doktora tezleri ve tüm projeler, bu strateji konsepti içinde planlanmalı ve acil yol haritası oluşturulmalıdır. Bu, her türlü israfın önüne geçilmesine ve mutlak verimliğin artmasına yol açacaktır.  Böyle bir yol haritası neden, niçin, nasıl sorularının ülke için cevaplanmasını sağlar. Sanıldığı gibi bu üniversitelerin özerkliğine müdahale değil, Devlet’in güçlenmesi için küresel ölçekte bir planlamadır. Yapılan akademik çalışmaların birçoğunun ABD ve İngiltere’deki ilgili enstitülerin veri tabanına katkı sağladığı, çoğu çalışmaların niçin yapıldığı bilinmediği bir akademik anlayıştan vaz geçilmelidir. Bu amaçla yerel sempozyumlara önem verilmeli, yurt içi akademik çalışmalar daha çok desteklenmelidir. Örneğin akademik teşvikte yurt içi sempozyumlarının olmayışı kendimize olan güvensizliğin ta kendisi ve köleleşmiş bir akademik anlayıştır. Disiplinli olma, tüm suiistimalleri önler. Yeri gelmişken yüksek lisans, doktora tezi ve dergi hakemliklerinin de teşvik kalemine eklenmesinin yararlı olacağı düşüncesindeyim. Zira bunlar çok büyük emek ve çok büyük zaman demektir.

Her alanda çalışan bilim insanımızın olduğu malumdur. Bilim insanları diğer ülkelerdeki bilim insanlarından daha az çalışmıyorlar. Hatta, eğitim-öğretim yüklerimiz çok fazla. İmkânlarımız, kaynaklarımız, maalesef ki ücretlerimiz başkalarına göre, göreceli olarak biraz daha kısıtlı. Bilim insanı ekonomik kaygıdan uzak olmalıdır ve aylık hesaplarla zihnini meşgul etmemelidir. Herkesin malumudur ki akademik camianın ücretleri çok yetersizdir ve bu konuda hiçbir şey düşünülmemektedir. Örneğin son kararla deprem bölgesindeki geliştirme ödenekleri önemli ölçüde artırıldı. En azından bu kalem tüm üniversiteler için düşünülebilirdi. Yıllardır Doğu ve Güneydoğu’ya verilen yüksek geliştirme ödeneklerinden Batı’daki üniversiteler mahrumdur. Günün şartlarında mega kentlerde yaşamanın zorluğu tartışılmazdır. YÖK bu anlamda akademinin sancısını hissedip bunu yüksek sesle dillendirmelidir. Bir akademisyen olarak bunu yazmayı hiç istemezdim ama maalesef yazmak zorunda kaldım. Akademisyenler rektörlere verilen iftar yemeğinde “öncelikli gündem maddemiz” başlığının altında bu konunun da konuşulmasını arzu ediyordu ve bekliyordu. Kabul edilsin veya edilmesin, günümüzde akademik camia içinde en çok konuşulan konunun yetersiz ücret olması yadırganacak bir gerçek değildir. Bunu için YÖK Başkanımız, ziyaret ettiği her üniversitede akademisyenleri dinlemelidir. Bu hem akademik düzeyde bir değerdir hem de siyasî yönetime dolaylı bir destektir. Çünkü artık herkes her şeyi Sayın Cumhurbaşkanımızdan bilmektedir. Bu konuda daha hassas davranılması önem arz etmektedir. 

YÖK bilimsel çalışmalarda kullanılan laboratuvarlardaki analiz ücretleri için bilim insanlarına destek olacak bir program ve strateji geliştirmelidir. Zira her bir çalışma için yeni bir proje istenmemelidir. Zaten kapsamlı çalışmalar proje desteği olmadan yürütülemez. Bu şekilde katma değeri olmayan proje israfına son verilmiş olur. Özellikle BAP projelerinin çoğu yüksek lisans ve doktora tez maliyetinin karşılanması için yapılmaktadır. Bu savunulacak bir durum değildir. YÖK’ün personel istihdamında araştırma laboratuvarlarında çalıştırılacak uzanmaların daha çok tekniker düzeyinde olmaları için düzenleme yapması, iş verimliliği açısından daha uygundur. Çünkü lisans mezunu uzmanlar kısa bir zaman sonra lisans üstü çalışmalara başlayarak diğer akademisyenlerin çalışmalarını ihmal etmektedirler ve angaje oldukları doğrultularda çalışmaktadırlar. 

Bir diğer konu da araştırmacı kadrolarının yetersizliğidir. Her yıl yaklaşık olarak yirmi bin öğretmen alımı yerine beş bin de araştırmacı alınmış olsaydı akademik yetersizlik tamamen ortadan kalkacaktı. Bugün çoğu bölümde ya araştırmacı hiç yok ya da çok çok az var. Akademik camia yaşlanmış durumda. Fakültelerdeki profesörlerin sayısı çok fazla iken doktor öğretim üyesi sayısı çok yetersizdir. Bunun da iki nedeni var: Biri yukarıda ifade edilen ücret konusu, diğeri ise kadroların kısıtlanmış olmasıdır. Kadro tanziminin stratejik bir plan dahilinde üniversitelerin talepleri doğrultusunda düzenlenmesi, gereksiz norm kadro politikasından vaz geçilmesi ile mümkündür. Bu gidişle beş yıl sonra üniversiteleri daha ciddi bir sıkıntı beklemektedir. 

Akademiden yetişmeyen akademisyenlerin varlığı ise ayrı bir sorundur. Son YÖK yasası buna daha çok imkân tanıdı, adeta bürokratlar için kapılar sonuna kadar açılmış oldu. Nasıl ki dışarıdan bir kişi askeriyede herhangi bir unvan alamıyorsa, akademi içinde olmayan birinin de “Doktor” payesi dışında unvan almaması gerekir. Zira bu kişiler akademik camiaya yararlı olmamakta, zararları ise saymakla bitecek gibi değil. Bu maksatla “Doçentlik” kriterleri yeniden düzenlenerek sözlü sınavın yapılması, nitelikli bir akademi için şarttır. Bürokratlara bu imkânı tanıyan vakıf ve özel üniversiteler için de tedbir alınarak bizzat akademi içinde çalışma şartı getirilmeli, yalandan iki saatlik gidip vermedikleri derslerle ders vermiş olmalarının önüne geçilmelidir. Vakıf ve özel üniversitelerin emekli öğretim üyesi çalıştırmalarının ve ücretli öğretim üyesi istihdam etmelerinin de önüne geçilerek yeni akademik istihdama imkân tanınmalıdır. Gerekirse akademik emeklilik yaşı yetmişe çekilerek bu kapı tümden kapatılabilir.

YÖK nezdinde yapılan atamalarda ise, özellikle de rektör atamalarında daha çok siyasî iradenin kararı olduğu herkesin malumudur. Bu uygulamadan dönülmesi, YÖK’ün bu konuda ciddi inisiyatif alarak en azından ciddi belirleyicilik rolünü üstlenmesi, akademik homojenlik açısından oldukça önemli olduğu gibi, siyasî erke olan saygı ve güven için de elzemdir. Özellikle Anadolu’daki üniversitelere o üniversite dışından yapılan rektör atamaları asla kabul görememekte, rektör olan hocalarımız ise bu olumsuzluk içinde yönetim erki ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Üniversite içi atamalarda sorun yaşayabilmekteler, çoğu zaman hem akademisyenlerle hem de şehrin dinamikleriyle sağlıklı iletişim içinde olamamaktalar veya çok geç kabul görmekteler, bu da akademik verimsizliktir. Örneğin fakülteler aylarca vekalet yoluyla idare edilmektedir ki, bu durum YÖK’ün akademi nazarında yıpranmasını hızlandırmaktadır. Özellikle atamalardaki uzun soluklu gecikmeler çok farklı okunup yorumlanmakta ve olumsuz tavırların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Son olarak birkaç ay önce Sayın YÖK Başkanımızın dile getirdiği, açık öğretim fakültelerinin bazı bölümlerinin kapatılma konusu… Bu konuda çok geç kaldığımızı düşünmekteyim. Açık öğretim fakülteleri her ile bir üniversite projesinden sonra nicelik olarak da işlevini tamamen yitirmiştir. Zira açık öğretim fakültelerinin programları tamamen sosyal bölümlerden oluşmaktadır. Her ilimize açılan üniversitelerimizin tamamında aynı programlar mevcuttur. Örgün olarak okuma şansı oldukça yüksek düzeye ulaşmıştır. Hâl böyleyken, binlerce öğrenciyi aynı bölümlerde açıktan okutmak, her bakımdan eğitimin niteliğini düşürmektedir. Ve açık öğretim fakülteleri ilgili üniversitelerin kazanç bariyerlerini yükseltmekte, o üniversitelerde akademisyenler örgün dersleri çok tercih etmemektedirler. Toplumda on binlerce açık öğretim diplomalı genç bulunmakta. Bu gençler üniversite mezunu oldukları için de hiçbir ara işlerde çalışmamakta, bu ise, işsizlik hanesine yazılmaktadır. Lise mezunu olarak memuriyete başlayanlar da açık öğretim fakültesi mezunları olarak iş yerlerinde değişik pozisyonlar için bürokratik sıkıntılar oluşturmaktadırlar. Açık öğretim fakültelerinin miadının dolduğu gerçeği ile radikal bir kararla kapatılması, ülke ekonomisi bakımından oldukça verimli olacaktır. Bu fakültelerde okuyan gençler, okumadıkları durumlarda mutlaka ara elaman olarak ülke ekonomisine ve kendi ekonomilerine katkıda bulunacaklardır. Bugün ülkede ciddi bir ara elaman ihtiyacı vardır. Bunun en belirgin nedeni kesintisiz eğitim öğretim programı ile, her isteyenin okuma imkânına sahip olduğu açık öğretim fakülteleridir. Şayet illâ da bu fakülteler kapatılmayacaksa olaya kültürel boyuttan bakılmalı, ancak ikinci üniversite olarak işlev görmelidir…