GÜNLERDEN kitap, aylardan
cümle, yıllardan harf… Bütün insanlık çöl sıcağında asırlardır unutulmuş gibi
susuz. Her yerden iniltiler ekranlarda; sayılar artık sayılmıyor, gözler
kapalı, yürekler kavruk… Bilinen tüm ittifaklar sürekli bir başkasıyla yer
değiştirmekte. Kabul gören tüm oluşum ve gelişim evreleri, değişken bir katsayı
ile toz duman olmuş. Doğruluğuna sorgusuz inanılmış yaşam şekilleri ise afiş
misali gözümüze sokulmuş. Teknoloji sessiz bir köle olup, olmayan ellerinin
nasır tutmuş hâline yanmakta. Gerçek ve yalan, birbirine dolanan sarmaşık gibi
sarmış hayatları.
Bütün
çıkışlar tutulmuş, surların içinde yolunu bulamayan çocuklar gibiyiz bu kocaman
dünyada. İçine düşülecek zifirî karanlık gözlerse her an yanı başımızda. Bu yüzden
kimsenin, bir başkasının gözüne bakacak cesareti yok. Kaçak hayatlar domino
etkisi yaparak birbiri üzerine devrilmekte. Tam bir esaret altında, tanımsız
itaat yemini yapan soluk yüzler can çekişmede. Her zaman olduğu gibi çok meşgûller.
Herkes kendince önemli, herkes bir diğerine benzediği kadar var olabileceği kâbusuyla
uyanmış yeni güne. Kendini ispat etmek ve varlığını görünür kılmak hastalığı
ise gençliğin eline yapışmış, adeta virüs gibi bir diğerine bulaşmakta.
Sonrası
aynı… Devam eden ayak sesleri ve sonrasında konuşmalar, gülüşmeler, iç çekişler,
ağlayışlar…
Derken
akşam olur, kapılar kapanır, üst üste zincirler takılır…
***
Talip
olan için (!) asıl yolculuk vakti yaklaşmıştır. Korunaklı yaşam alanlarında, kapanmış
kapılar ardında, gökyüzü yere inmiş beklemektedir. O nasıl bir kanattır ki,
elimizi uzatsak tutulabilir. Gözler kitaplıkta sıralanan farklı renk ve kalınlıktaki
kitapları tek tek okşamaya başlar. Müsrifçe harcanmış gün ağlamaklı olmuş, gözler
buğulu… Karnı doymuş ama yürek bîçâre… Yalnızlığında asıl kendini unutan kişi, kitapların
arasında, harflerin peşinde şimdi. Dile gelmeyen bir ruh hâli ile mâzeretlerini
dizmiş yerden göğe kadar. Esasen kendi peşine düşmek rüyâsında… İzah edemediği
bir şekilde hakîkate hasret. Yorgunluğun pençesinde açılmayan göz kapakları, çok
derinlerden gelen bir sesin peşine düşebilmek için son bir hamle ile
direnmekte.
Bu
kez sefere değil, zafere talip yürek kazanır. Odanın içindeki renk değişir, ne olduğu
anlaşılmayan bir koku peydâ olur. Çocukluğundan tanıdık bir selâm eser kulağının
çınlamasında: “Selâm!”
***
“Kulaklıklarını
takarak, dinlediği müziğin alacalı gölgesinde yeni yolculuğuna hazırlanır. Oturduğu
koltuk ağırlığının bilmem kaç katı kadar esner, çöker. Uçuş mu, yoksa derin bir
dalış mı olduğu belli olmayan uzaklara bileti kesilmiştir çoktan.
Konuşarak
alamadığı mesafeyi -her seferinde olduğu üzere- kitapların mütebessim kollarında
arar. Emâneti ehline bırakmanın engin dinginliğiyle derin sessizliklerde sus
pus olur. Harflerin, sözcüklerin, satırların seslerle kanatlandığı bir gölgelik
aramaya koyulur. Rûhuna batan dikenleri önemsemeden gizler bakışlarını dağlardan
taşlardan. Başını hafifçe öne eğip itiraf eder ve teslim olur gibi durur. Mekânın
ve zamanın anlamı buhar olup uçmuş, neyin öncesi ya da sonrası olduğu tanımsız kalmıştır.
Kendi
zindanından firar vakti gelmiştir artık!
“Genişliği
gözün gördüğü kadar değil, hissettiği kadardı. Gözüyle değil, rûhuyla görür
olmuştu. Yüreğinden kopan siyah, beyaz, derin, ışıklı ve geniş bir yerdi burası.
Anlatamadığı, sustuğu yerdeydi şimdi. Sessizlik kendinden hayâ edip başka bir
hâle bürünmüştü. Durmuştu…
İçini
yumuşatan hafif bir mutluluk hâli peydâ oldu akan gözyaşına inat. Ve uzunca bir
süre böyle kaldı. Ne kadar zaman geçtiği hesabı yapılamamış büyük bir sır
olarak kayıtlara geçti. Göklerde bulunan emânetçiler omuzladı emâneti. Emin
ellerdeydi ama hesabın zorlu gölgeleri onu kuytularda mahzun etmeye yetmişti.
Sonra
bir sözcük gelip tuttu elinden, aldı götürdü onu bilinmez diyârlara. Alıştığı
bir durumdu bu. Her seferinde başka bir sözcük, en derin kuytularında misafir
ederdi onu. Günler sürerdi bazen haftalar. Dudağının kenarına ilişen ve ilginç
bir şekilde kimselerin fark etmediği mahcup ve biraz da arsız bir gülümsemeye dönüşürdü.
Dinlemeye devam ettiği hüzünlü şarkılar bile havalanıp uçuşmaya başlardı. Rüzgârın
savurup güneşin kavurduğu milyonların içinde bir kum tanesi olmakla avunmuştu.
Avuntusu bile yeterdi. Hayâlin hayâli bile güzeldi.”
***
Gecenin
yarısında sıçrayarak uyanır ve elinde tuttuğu kitap yavaşça yere düşer. Rüyâ
ile gerçek arasında gidip gelen aklı sakinleşmiştir artık. Parmaklarıyla sıkıca
kavradığı kitaba selâm eder gibi gülümser. Odanın içinde çarçabuk dolanan gözleri
pencereden dışarıya bakmaya niyet eder. Sonra bakmaktan vazgeçer. Gökyüzünün kanatlarının
yere serildiğini bilmek ve bu hayâlle geceyi tamamlamak, kaçırılmayacak bir
mutluluktur.
Hakîkate doğru yapılacak yolculuğun kişinin kendisinden geçtiğini bilmenin huzûru ile gecenin kanatlarına bırakır kendini. Dudağının kenarında duran belli belirsiz gülümseme ile yeniden, yeni bir yolculuk arayışına çoktan başlamıştır.



