Yine bir gün batımında

Gölgelerden ördüğü merdivenin son basamağında durdu. Yukarıya çıkmak için değil, daha derine bakmak için… İçinde saklı duran dinginliğin yankısı doldu kulaklarına. Çizgiler, lekeler, soluk aynalar, hepsi karanlığın kadim haritasına dönüştü. Orada kendini buldu. Işığa değil, kendi loşluğuna tutunarak… Yavaşça gözlerini kapadı. Kuyunun içindeki sessiz yankılar, uzaklardan gelen gümüş zerreler gibi üzerine yağdı. Ve bir gece, ömür boyu sürecek huzurun örtüsünü serdi üstüne.

GÜN batıyordu. Her akşam. Bir melek, gecenin lacivert tozlarını güneşin üstüne serperken, ufkun kızıl perdesi göğün siyah damarlarına ince bir yangın sürüyordu. İnsanlar ise bir akşamın daha elinden tutmak için yavaşlamayı seçiyorlardı: Durmayı, susmayı…

Oysa o, avuçlarına düşen solgun ışıklarla bir sonu anlamaya çalışıyordu. Gözlerini yummadan izleyerek, sezerek, hissederek… Uzun zamandır böyleydi. Artık kapanan gözlerinin ardında keşfedebileceği bir gece devri yoktu. Gözleri, karanlığın üzerine kadife bir perde gibi ağır ağır çekiliyordu. Bu alacakaranlık, içine dolup taşan irili ufaklı anların bıraktığı bir tortuydu. Birleşip daha geniş bir gölge örmüş, akşamı yakasından kavrayarak onu daha derin bir serinliğe indirmişlerdi.

İnsan güneşin ardındaki son parıltıyı kaybedince, boşalan bir sahnede yankılanan alkışların kesildiği o sessizliği taşımaya başlıyordu içinde. Bitmiş bir masalın son cümlesi, kurumuş bir gülün dökülen yaprakları, ellerdeki sıcaklığı yitirmiş bir fincan… Hepsi ışığın yanılttığı insana eksilenlerin, elden kayıp gidenlerin, yaşanmadan karanlığa gömülenlerin izini fısıldıyordu. Fısıldıyordu. İlmek ilmek. Fısıldadıkça anıları solduruyor, ânı suskunlaştırıyor, geleceği belirsiz bir akşamın buğusuna saklıyordu. Zamanın külleri ağırlaşıyordu durmadan. Parmaklarına bir karanlığın kurumu bulaşıyordu. Bedenine, yakıp söndürdüğü hayallerinin dumanı siniyordu baştan ayağa. Silkelendikçe o duman, gökyüzünde mor bir sis olup dolaşıyor, günün son ışığını boğuyordu yavaşça.

Bir akşam serinliği değiyordu tenine. Gün batıyordu. Sükûnet ağırlaşıyordu. Güneş, elmacık kemiklerine kızıl bir buse bırakırken, veda eden bir hayatın solgun yankısı dışarıda dalgalar gibi süzülüyordu. Güvercinlerin kanadına yorgun akşam ezanının titrek nameleri ilişiyor, biten bir gün hüzzam makamıyla iniltiler serpiyordu şehir radyosundan. Bayat ekmek kokuları sarıyordu sokağı. Babaların yorulmuş gövdeleri eve dönerken gölgeleri uzuyor, mutfakta susturulmuş tencerelerin buğusu eski kokularla karışıyor, rüzgâr dağlardan topladığı tozlu hatıraları getiriyor, çocuk cıvıltıları yavaşça lambaların diplerine çekiliyordu. Ufkun kızılına bulanmış solgun bir huzme damlıyordu odasına. Kirpiklerinde uykuya çağrılan düş kırıntıları, lavanta kokulu örtüsüne dökülüyordu. Hayat alçak bir sesle fısıldıyordu: “Buradaydım… Buradaydım. İndir başını. Kapanan bir oyuk bul kendine. O taş duvarlara göm gözlerini. Aşağıya bak. Bak…”

Ama onun aşağıya bakmaya cesareti yoktu. Çünkü bakınca gölgelerden birini seçememekten, gözlerinin içinin boş bir salon gibi yankılanmasından korkuyordu. Öyle alışıktı ki bu akşama. Başını öyle çok eğmişti ki loşluğa, göğsüne öyle sıkı bastırmıştı ki bu serinliğe. Bir vedanın derin sularına atılmanın, bir alışkanlığın ağır örtüsünü üzerinden çekmenin, bir gecenin davetkâr sessizliğine meydan okumanın yürek titreten tınısını içinde duyamıyordu. Bir ışık kırıntısının, içindeki solmuş izlere, çürümüş anılara ve saklı pişmanlıklara değip kendini açığa vurmasından çekiniyordu. Kapanan bir pencerenin ardında yıllarca kaçtığı benliğiyle karşılaşma düşüncesi titretiyordu onu. Bir masanın kenarında oturup kendi gözlerinin içine bakmak; yarısı eksilmiş, kimi sayfaları yırtılmış bir ömrün hesabını tutmak bir kayanın kökünden sökülmesi kadar zordu onun için.

Gecenin ağırlığı masanın üstünden sarkan bir lambaya dönüşüp bir tanışıklığı alevlendirdiğinde ve kuyunun derinliğinde gizlenen soğuk dikenler uzayıp kalbine ulaştığında, içinin delik deşik olacağını biliyordu. Hakikatler yuvarlanırken taş gibi çarpa çarpa inerlerdi içe, iz bırakmadan durmazlardı. Yanından geçip giden, kalbini sıyırıp geçen bu kayaların karşısında duramıyordu. Bir zırhla donanmaya değil, gölgelerle kaynaşmaya muhtaçtı. Kalbi bir pencerenin ardında, olanlara sus diyecek bir gece yolcusunun varlığını arzuluyordu.

O loşluk, masanın üzerinde yanıp sönen bir lambaya dönüşüp bir vedanın yankısını ayyuka çıkardığında ve bir akşamın derin koynunda saklanan sipsivri gölgeler uzayıp kalbine ulaştığında, içinin lime lime olacağını biliyordu. Dağılacağını da… Çünkü karanlığa yuvarlanan hakikatler sessizce süzülmezdi; inerken köşelere çarpa çarpa, her anı titretip çatırdata çatırdata düşerdi dibe. Tüy hafifliğinde konmaz, usulca çekip gitmezlerdi bir hayatın üzerinden. Her biri bir kaya ciddiyetinde oturur, en ufak bir rüzgârda kıpırdar, şimdinin canını acıtırdı. Yanından süzülen, kalbini tırmalayan, bazen acımasızca ezen bu gölgelerin karşısında duramıyordu. Kalbi bir pencerenin ardında, gelmeyecek bir şövalyenin zırhını bekliyordu. Nerede olduğunu bilmiyordu. Zırhının hangi gece dövüldüğünü, hangi sessizlikte saklandığını, hangi rüzgârın kokusunda geleceğini… Bilmiyordu. Kuyunun serin dudaklarından binlerce soru işareti yağıyordu üzerine. Kancalar yanaklarını çiziyor, alnında kanlı harfler açıyordu. Buradan çıkamayacağını biliyordu. Çıkarsa akşamın kendisini bulamayacağını da. Gölgeler içinde aramalıydı onu. Didik didik etmeliydi her buğuyu. Gerekirse taşları yerinden sökmeliydi. Gerekirse o gölgenin bağrından koparmalıydı hayalini. Günlerce aradı, aradı, aradı… Bulamadı. Aradıkça ve bulamadıkça yorgunluğun koynunda esneyip uyukladı.

Akşamın kuyusuna düşen soluk bir aynayla bölündü uykusu. Ondan karanlığı saklayan, ona loşluğu hatırlatacak izleri çok gören kıskanç, sessiz ve sinsi bir aynaydı bu. İçinde bir sızı kabardı. Kendini kendinden saklayan, kendini gölgeler için lime lime eden, durmadan susturan ve durmadan susturulan hâline acıdı. Aynayı usulca yere bıraktı. Silik görüntüler göğsüne saplandı. Kalbi üşüyordu. Bu üşüme kalbinin derinlerde hâlâ titrediğini anımsatıyordu ona. İçindeki çatlaklar unuttuğu suskunlukları fısıldıyordu kulağına. Bir serinlik duyumsuyordu içinde. Bir eksik parça… Bir teslimiyet… Bir kuşanma... Aradığına değil, gölgelerine dönüşüyordu. Bir gece yolcusuna… Tamamlanıyordu. Sorular yağmaya devam ediyordu üstüne; fakat o sorulara nişan almak yerine onları göğsünde toplamayı istiyordu. “Bu sessizlik nerede?” diye mırıldanırken bir soru işareti daha düşüyordu avucunun içine. Sesinin yankısı kuyuda dairesini tamamlıyor, karanlığın derinliğinde kayboluyordu. Sesini kaybetmek bile gülümsetiyordu yüzünü. Tozlu notalar, kırgın sol anahtarları, yitik ezgiler karanlığın içinde uyuya kalıyordu; içindeki kırık şarkı suskun bir uykuya dalıyordu. Doğduğunda kendisi için hiç söylenmemiş bir şarkının yokluğu, unutmanın tatlı bir uyuşukluğunda eriyip kayboluyordu. Çok uzak gölgelerden gelmiş bu mihman, onda karanlığın sıcaklığını filizlendiriyordu. “Huzur istiyorum” diyordu. “Biraz huzur… Nerede?” Bir soru işareti daha süzülüyordu yere. “Biraz daha huzur!” diyordu yeniden ve başını gölgeli bir gece yolcusu olarak eğiyor, gözlerini kuyunun dibine sinmiş derin sükûnete dikiyordu. Karanlığı içmiş yüzüne serinlik değiyordu, gece mavisi bulaşıyordu yanaklarına, evlerin kör odalarındaki karanlığa alışan perdelerin yıllar sonra loşluğa kavuşması gibi dinginleşiyordu gözlerinin pervazları. Gözlerinden dökülen damlalar taşların arasına sızıyor, tohumlara sessiz bir çiy gibi değiyor, çiçeklenmeye değil uyumaya yatmış bir kuyunun uykusuna gölge oluyorlardı.

İçindeki tutsak sessizlikler kelimelere değil, gölgelere, boşluklara, yankılara dönüşüp orada asılı kalmak, hayata karışmadan uyumak, bir gece nehri gibi akıp kaybolmak için çırpınıyorlardı. Ellerini açtı. Karanlık bir tüy düştü avuçlarına. Gölgeler o tüye mürekkep oldu, taşlar soğuk bir levha… Saatlerce, günlerce, aylarca çizdi, çizdi, çizdi… Çizdikçe bir merdiven değil, bir iniş yolu usul usul kendini örmeye başladı. Basamaklar aşağıya doğru döküldü, karanlığa alışan gözleri loş bir parıltıyla gülümsedi. Kalemi bıraktı. Yorgun elleri mahmur kalbini sardı. Yıllarca soruların çengellerinde asılı kalan bedeni gevşedi, yavaşça içe kapandı, bir gece yolcusu gibi dingin ve uysalca indi basamaklardan. Bakmıyordu. Görmüyordu. Akşam oluyordu. Bir melek gecenin en koyu tonunu üzerine serperken ufukta yaşanmamış bir sessizlik için el değmemiş bir gölge büyüyordu. Bir yolcu karanlığın da sessizliğin de kuyunun da derinliğin de huzurun da kendi içinde olduğunu bilmenin dinginliğiyle bir akşama doğru yürüyor, başka kuyulara loşluk taşımaya gidiyordu…

Bu yolculuk, yeni bir sabaha yazılmış satırlara gölgeli bir nazire düşürüyordu; ışığa karşı karanlığın sessiz bir imzası gibi… Ocağa karşı bir haziran tadında, sıcak ve beklenmedik…

Gölgelerden ördüğü merdivenin son basamağında durdu. Yukarıya çıkmak için değil, daha derine bakmak için… İçinde saklı duran dinginliğin yankısı doldu kulaklarına. Çizgiler, lekeler, soluk aynalar, hepsi karanlığın kadim haritasına dönüştü. Orada kendini buldu. Işığa değil, kendi loşluğuna tutunarak… Yavaşça gözlerini kapadı. Kuyunun içindeki sessiz yankılar, uzaklardan gelen gümüş zerreler gibi üzerine yağdı. Ve bir gece, ömür boyu sürecek huzurun örtüsünü serdi üstüne.