“Yazarak yaşıyorum”
KÜLTÜR Ajanda dergimizin nahif yazarlarından, ömrünü Türk edebiyatına vakfetmiş, Türkiye Yazarlar Birliği Çorum Şube Başkanı, değerli yazar Halit Yıldırım ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi arz ediyoruz...
***

Kökleri olmayan bir edebiyat, her rüzgârın önünde savrulmaya mahkûmdur. Bizler medeniyetimizin kadim eserlerini ana sütü bildik, oradan beslendik.
· Hocam, yazma serüveninizi kitaplarınız ve poetikanız bağlamında konuşmak istiyorum sizinle. Bu vesileyle edebiyat dünyanızı da, bu alanla ilgili fikirlerinizi de alma fırsatımız olacak inşallah. Söyleşimize şöyle bir soruyla başlamak istiyorum: Üretken şair-yazar Halit Yıldırım, edebî yolculuğuna nasıl revan oldu? Yazmak, bu şiir de olsa, romanda olsa, deneme de olsa, hayatınızın neresinde duruyor?
Öncelikle benimle böyle bir söyleşi yaptığınız için çok teşekkür ederim. Edebiyat yolculuğumuz küçük bir kıvılcımla başladı diyebilirim. İlkokul öğretmenimin teşviki ile 1979 Dünya Çocuk Yılı nedeniyle açılan bir şiir yarışmasına katılmam, benim edebiyat yolculuğumun başlangıç hâdisesidir. Daha sonrasında arkadaşlarımın teşviki ile şiire devam ettim. Çorum İmam-Hatip Lisesinde okuduğum yıllarda da sürekli Kültür ve Edebiyat Kolunda vazife aldım. Okulun duvar gazetesini çıkaran ekibin içinde bulundum. Dergicilik faaliyetlerim de o günlerde başladı diyebilirim.
Yine o yıllarda şiir yarışmalarına okulum adına katılarak ödüller aldım. Üniversite yıllarım da edebiyatla geçti. Aslında yüksek tahsilimi edebiyat dalında yapmak isterdim ancak babamın Tarım Bakanlığında çalışıyor olması beni de ziraat mühendisi yaptı. Erzurum’da yüksek tahsilim esnasında şiirlerim ulusal dergi ve gazetelerde yayınlandı. Hatta o yıllarda henüz 22 yaşındayken yazdığım bir şiirim bestelenerek TRT repertuvarına girdi. Hâlen 56 yaşımdayım ve yazma serüvenim devam ediyor. Yani kısacası yazarak yaşıyorum diyebilirim.
· Kıymetli hocam, yaşamdan süzülmüş geniş bir tecrübe birikimiyle yirmiye yakın, edebiyatın birçok türünde yayınlanmış eseriniz bulunuyor. Yazdıklarınız daha çok medeniyetimiz ve kültürümüz üzerinde temerküz eden bir özellik taşıyor. “Gelenek, şairin mektebidir” diyen üstat Sezai Karakoç’un sözünü de merkeze alarak, romanda, öyküde, şiirde Dede Korkut’tan günümüze yazınsal mirasımızdan ne oranda besleniyoruz? İdeolojilerin mengenesinden çıkıp bu kadim mirastan daha çok nasıl faydalanabiliriz?
Kökleri olmayan bir edebiyat, her rüzgârın önünde savrulmaya mahkûmdur. Bizler medeniyetimizin kadim eserlerini ana sütü bildik, oradan beslendik. Dede Korkut hikâyeleri olsun, peygamber kıssaları olsun, bu çizgide yazan Ömer Seyfeddin, Ahmet Mithat Efendi, Necip Fazıl, Refik Halid, Peyami Safa, Arif Hikmet gibi ustaların manevî hocalığı ile bir şeyler yapmaya çalıştık. Edebiyatın her dalında şiarımız bu olmalıdır. Geçmişini bilmeyen bir edebiyat geleceğe seslenmenin, kalıcı olmanın yolunu bulamaz. Popülerliğin etkisiyle saman alevi gibi parlayıp sonra da unutulup giden metinlerle geleceğin edebiyatı inşâ edilmez.
· Eserlerinizde hikemî bir tarz görmekteyiz. Yazdıklarınızı ilk örneklerinden bugüne kadar olan tahlil etmenizi istersek neler söylersiniz? Bakış açınızın göbeğinde olan kavramlar nelerdir?
Ben, bizi biz yapan değerleri merkeze alan bir yazarım. Benim yazdıklarımda millî ve manevî değerlerimiz esas omurgayı oluşturur. Bir şey yazmış olmak için yazmadım. Yazdıklarımın bir tezi vardır. Hikemî bir tarafı vardır. Ben yazdıklarımın yarın huzur-u İlâhide hesabını vereceğimin şuurunda olarak yazmaya çalışıyorum. Bunu ne kadar becerebiliyorum, onu ben bilemem, Allah bilir. Misalen ilk romanım olan Kuyuda Bir Yusuf’u, 1994 yılında askerdeyken yazmaya başlamıştım. Yıllar sonra bu notlarımı temize çektiğimde bir şeylerin eksik olduğunun farkına vardım. Bu yüzden bitmiş bir romanı beklettim ve gerekli düzeltme, ekleme ve çıkarmaları yapıp ancak yayınlayabildim.
Zamanda Kaybolan Adam romanım da aynı şekilde kader perspektifi etrafında şekillenen ve kader algımızı sorgulayan bir kitaptır. Muska romanında da yaygın bir hatamızı mizahî bir dil ile ortaya koyarak büyü, fal gibi haramlardan insanların sakınmaları hususunda kırmadan, dökmeden bir hikâyeyi işledim. “Bahira”, “Abdülmuttalib”, “Yavuz Sultan Selim” ve “Barbaroslar İle” romanlarım da tarihî romanlardır. Ancak bilinenin tekrarından ziyade, gözden kaçan hususlar öne çıkarılmış ve yaygın hatalar yerine farklı pencereler açılmıştır okuya. Çocuk hikâyelerimde ise onları eğlendirirken düşündürmeyi, bazı hayat derslerini almalarını hedefledim.
Diğer bir sorun, günümüz şiirinde bir kimlik sorunu olduğu gerçeğidir. Şiirler birbirlerine o kadar benziyor ki şiirin kime ait olduğunu ayırt edemiyoruz.
“Olumsuz bir tepki almadım”
· Gerek şiirleriniz, gerekse de roman ve öykülerinizin geleneğimizden, daha çok klasik edebiyatımızdan beslendiğini söylemiştik. Yazı ve şiirlerinizde, söyleyiş ve tespitleriniz size özgü bir üslûp taşıyor. Bu bağlamda kitaplarınızın okurlarla buluşmasının ardından ne tür tepkiler alıyorsunuz?
Şimdiye kadar bu geri dönüşlerde -Allah’a şükür- olumsuz bir tepki almadım. Zamanda Kaybolan Adam romanımı okuyan hanım kardeşlerimizden, “Keşke bu romanı daha önce okusaydım, kafamdaki sorulara cevap buldum. Terapi gibi geldi” gibi çok olumlu tepkiler aldım. Hatta bir ağabeyim de bu romanın ilk bölümlerini okurken beni aradı ve “Hocam, roman böyle mi devam ediyor? Çok ağır ve derin mevzular içeriyor. Herkes anlayamaz” diye endişelerini bildirdi. Ona, “Abi, o bölümler ısındırmaydı, sonuna kadar devam etmiyor ama bu bölüm olmadan sonrası anlaşılmaz” dedim. Gerçekten romanı bitirince tekrar aradı, “Hocam, çok güzel bir romandı, gerçekten ilk bölümler hazırlık için gerekliymiş” dedi.
“Bahira” romanım için de çok olumlu tepkiler aldım. “Yavuz” romanımla ilgili olarak farklı düşünen birkaç kişi, “Biz Yavuz Sultan Selim’i böyle bilmiyorduk. Sayende ona olan önyargımız kırıldı” dediler. Bu da benim için yeterlidir. “İrfânî’nin Küfesi” isimli hikâye kitabım da çok ilgi gördü. Hatta Cambridge Üniversitesinde yabancılara Türkçe öğretimi ile ilgili metinler hazırlayan bir hocamız beni aradı ve kitabı çok beğendiğini, buradaki bazı hikâyeleri hazırlayacağı bir kitapta kullanmak istediğini belirtti. Bunlar benim için gerçekten motive edici şeyler.
Ben kitaplarım hakkında yapılan yazılı yorumları diğer baskılarda kitaba dâhil ediyorum. Hem bu yazıları yazan kalemlere teşekkürümü ifade ederken, bu yazıları romanı okuyanların da okumasını sağlıyorum. Bu sayede kitap hakkındaki kendi görüşleri ile farklı görüşleri mukayese etme şansı bulabilirler diye düşünüyorum.
Yüksek zümre edebiyatı yapmıyorum. Tam da burada günümüzde neredeyse edebiyat anlayışına hâkim olan, halktan kopuk anlayış ile uyuşamadığımı belirtmek isterim. Şiirde de, hikâyede de, romanda da...
“Halktan kopuk anlayış ile uyuşamadım”
· Post-modern ve modernite olgularının günümüzdeki karşılığını nasıl görüyorsunuz? Geleneğimiz ve kadim klasik kültürümüzle bu olguları mütenasip bir kıyaslamaya tâbi tutabilir misiniz?
Edebiyatta modern ve post-modern tartışmaları almış başını gidiyor. Bunu ben dipsiz bir kuyu gibi görüyorum. Zaman akıp giderken illâki her yeni bir gün eski olacaktır. Moda ve modern tabirlerine yapışmak için zamanın donması gerekir. Oysa hayat ve zaman akıp gidiyor. Okur istekleri, okurun etkilendiği hususlar sürekli bir değişim içinde. Edebiyatın hemen hemen her dalındaki poetik anlayış da sürekli değişim içinde. Kimi yazarlar kendilerini bir mektebin, bir ekolün mensubu olarak görmek ve o doğrultuda eser vermeye adıyor. Kimi de kural tanımadan, herhangi bir konuda birden fazla gerçekliğin olabileceğini ve göreceliliği savunan, “post-modern” dediğimiz ekole mensup addediyor kendini ve o doğrultuda eser üretiyor.
Klasik edebiyat taraftarları eski veya kadim bir anlayış doğrultusunda, o kuralların dışına çıkmadan yazarlar. İşin doğrusu, ben “Sanat, sanat içindir” anlayışını benimsemediğim için anlatmak istediğim derdimi geleneğin ana çizgilerini muhafaza ederek, okurun anlayacağı ve seveceği bir tarzda yazmaya çalışıyorum. Günümüzün kabul gören kurallarını da, eskinin eskimez kurallarını da kullanıyorum ama okur merkezli bir anlayışla bunu gerçekleştirmeye çalışıyorum. Bu yüzden benim hedef kitlem “orta hâlli” dediğimiz kendi insanımız oluyor. Yüksek zümre edebiyatı yapmıyorum. Tam da burada günümüzde neredeyse edebiyat anlayışına hâkim olan, halktan kopuk anlayış ile uyuşamadığımı belirtmek isterim. Şiirde de, hikâyede de, romanda da...
Ben, yerli ve millî hassasiyete sahip bir insanım. Bana göre sadece Türkçe yazmak yeterli değildir. Bir İngiliz, Amerikan, Rus veya Fransız romanı da Türkçeye çevriliyor ama bu roman Türk romanı olamıyor. Ya da çeviri hiçbir şiir, Türk şiiri olamıyor. Bu milleti var eden millî ve manevî değerler yabancı bir kalemden çıkan Türkçe satırlar veya mısralar bizim değil, özendiği kültürün ve milletin şiiri veya anlatısıdır diye düşünüyorum. Bana göre bu metinler özgün değil, eğretidir. Oysa Tolstoy’u, Gogol’u, Dostoyevski’yi bugün dünya çapında birer edebiyatçı yapan en büyük unsur, bu kişilerin kendi kültür ve medeniyet anlayışları içinde yerli ve millî olmalarıdır. “Yerli” denilince maalesef bizde hep yerellik algılanıyor. Yerellik bir çıkış noktasıdır ama siz onu yerli unsurlarla evrenselleştirebilirsiniz.
· Bir önceki soruma ek olarak, günümüzün yaşam şekli, 21’inci yüzyıl, post-modernizm ve küreselleşme, edebiyata, şiire nasıl yansıyor? Dil ve kavram üzerine yansımasını nasıl görüyorsunuz?
Sorunuzda da belirttiğiniz gibi, bu akımlar ve kuramlar küreselleşmenin verdiği imkânlarla bütün dünyaya yayıldı. İnternet dediğimiz hâdisenin girip çıkmadığı bir mekân kalmadığı gibi, kıyısından köşesinden etkilemediği bir beyin de kalmadı desek abartmış olmayız sanırım. Özellikle dil hususunda bu akımların istilası var diyebiliriz. Küresel kasırga bütün kültürleri tehdit ederek kendi hâkim ideolojisini neredeyse genel geçer bir hayat tarzı hâline getirdi.
Dil bu kadar baskı altındayken kavramlar da bundan nasibini almış durumda. Hatta kavramlar eski anlamlarını kaybetti ve içleri boşaldı. Maalesef en mustarip olduğum husus budur. Zaten Batılılaşma adına yaşadığımız kültürel değişim köklerimizle irtibatımızı zayıflatmış, gençlerimizin oraya buraya savrulmasına sebep olmuştu ki küresellik ve dünyaya hâkim olan Anglo-Sakson kültürü genç dimağları da işgal altına aldı.
Örneğin Filistin’de yaşanan soykırım karşısında hiçbir şey hissetmeyen, tepkisiz olmak bir yana, neredeyse zalimleri destekler tarzda dil kullanan o kadar çok insan var ki anlatamam. Hani hep ağızlarda çiğnenen bir söz vardır “Edebiyatçı muhalif olmalıdır” diye, peki, sizin muhalefet anlayışınız kime, neye? Maalesef gelinen noktada bu muhalefet insanî ve İslâmî bütün değerleredir.
Sözde muhalif bir duruşla şiir yazacak, roman yazacak, hikâye veya deneme yazacak kalemlerin kâğıda bıraktığı satırlar, sadırlarındaki işgale uğramış, iğdiş edilmiş bir anlayışın mahsulüdür. Bu satırların mürekkebi, mazlumların kanı ve gözyaşını yansıtması gerekirken zalimlerin salyalarından oluşmuş.
Dünyanın bilinmeyen bir köşesinde bir zulüm varsa, bunun sebebi Müslümanlardır. Neden mi? Güçsüz, zayıf ve parçalı olduklarından… Mezhep ve meşrep tartışmaları ile birbirlerine düşmanlık beslemelerinden…
“Şairi bol milletiz”
· Halit Yıldırım şair kimliğiyle günümüz Türk şiirine nasıl bakıyor?
Şairi bol bir milletiz. Ancak şiir anlamında elde ne var, ona bakmak lâzım. Birileri gibi “Şiir bitti, öldü” de demiyorum. Bana göre insan oldukça edebiyat asla bitmeyecektir. Önceki soruların cevaplarında belirttiğimiz gibi, şiirimiz de modern ve post-modern akımlardan etkilenmiştir. Değişik vesilelerle belirttiğim gibi, bu akımlar şiirimizi muhalin yani anlamsızlığın şiiri olmaya sürüklemiştir. Moda tabir imgedir. Sanki “imge” kavramı sihirli bir sözcük anlamında algılanıyor ve kadim şiirimizde olmadığı gibi, yanlış bir düşünce hâkim. Böyle bir şeyi kabul etmek mümkün değil. Her şair kendisine kelimelerden, mecazlardan, imgelerden ayağı yere basan bir anlam dünyası kurabilir. Ancak sadece imgeye hapsedilen bir şiir, solunum cihazına bağlı bir hasta gibidir; cihaz durduğunda hasta ölecektir. Oysa şiir suni teneffüsle yaşayamaz.
Diğer bir sorun, günümüz şiirinde bir kimlik sorunu olduğu gerçeğidir. Şiirler birbirlerine o kadar benziyor ki şiirin kime ait olduğunu ayırt edemiyoruz.
Bir başka sorun, şiirimizdeki özgüven sorunudur. Şair kendi yazdığından eminse biraz da cesur olmalı diyorum. Şiirimizde eleştiri kültürü ve eleştirmen azlığı da diğer bir sorun. Bugünün eleştiri tarzı ya şairi infaz etmek ya da onu parlatmak üzerine kurulu. Bir de eleştiriye tahammülümüzün olmaması, eleştiri kültürünün oluşamamasına sebep oluyor.
Şiirin yaşadığı, soluk aldığı, “Ben buradayım” dediği en önemli alan dergilerdir. Ancak edebiyat dergilerinin özellikle şiir sayfalarında bir tekelleşme hissediyorum. Daha önce bir başka yerde belirttiğim gibi, “Şiir şeyhleri ve onların etraflarında şiir cemaatleri oluşmuş da kendilerinden olmayanı ve tanımadıklarını, o kimse ağzıyla kuş tutsa aralarına almıyorlar” gibi bir serzenişi sıklıkla duymaya başladık. “Bu konuda bazı dergilerde bunu görmek mümkün” diyenler var. Bu da bir sorun bence.
Şairler açısından en büyük sorunsa, şairlerin kendilerinden başka şairleri okumamaları. Birçok şair ve yazar, o dergide kendi yazısından başka hiç kimsenin yazısını okumuyor. Bu kadar şairin olduğu bir ülkede şiir kitaplarının az satılmasının, hatta birçok yayınevinin şiir kitaplarını basmak istememesinin sebebi de budur bence. Birkaç kült eser dışında “Acaba günümüz şiiri nereye gidiyor, ben nerede duruyorum?” gibi bir derdi yok birçok şairimizin. Oysa iyi bir şair olmak için hem geleneği, hem de günümüz şiir anlayışını bilmek lâzımdır. Bunun yolu da yine başka şairleri, poetik metin ve şiir tahlillerini okumaktan geçer.
Sorunuza ek olarak, gerçekten yaşayan çok güçlü şairlerimiz var. İsmet Özel, Hilmi Yavuz, Yavuz Bülent Bakiler, Arif Ay, İbrahim Tenekeci, Ali Ural, Nurullah Genç, Mustafa Özçelik, Şakir Kurtulmuş, Özcan Ünlü, Müştehir Karakaya, Nuray Alper, Mehmet Okumuş, Gökhan Akçiçek ve Ethem Erdoğan aklıma gelen ilk isimler.
“Büyüklerimize bir teşekkür”
· Özellikle tarihî romanlarınızı yazarken çalışma prensibiniz, ayrıca tahlil ve terkip çabanız hakkında neler söylersiniz?
Öncelikle o konudaki tarihçilerimizin yazdığı metinlerden olayın ana şablonunu çıkarıyorum. Konuyla ilgili varsa tez ve makaleleri okuyorum. Bunlardan bir ana fikir belirleyerek o tarihî olay hakkında öne çıkması gereken bir durum varsa romanımı bu konu etrafında tarihî gerçeklere uygun bir şekilde kurguluyorum. Sonrasında konu hakkında anlatılan nükteleri, rivayetleri derliyorum. Eğer tartışmalı hususlar varsa onlar hakkındaki görüşleri değerlendirip kendimce doğruluğu daha güçlü olan hususları kâle alıyorum.
Ayrıca zaman ve imkânlar dâhilinde konuyla ilgili yazılmış romanları da okumaya çalışıyorum. Bu süreçlerden sonra yazmaya başlıyorum. Sonra da konu hakkında bilgisi olan arkadaşlarımla paylaşıp onların da fikrini aldıktan sonra nihaî bir düzeltme ile bitiriyorum.
· “İrfânî’nin Küfesi" isimli mizahî bir öykü kitabınız var. Bu kitabınızda Anadolu insanının metodolojisini okurlarınızla paylaşıyorsunuz. Bu bağlamda, insanımızın halk irfanını ve hatta rindane tavrını nasıl görüyorsunuz?
Bizde bir tabir vardır; hani “Hayat üniversitesinden mezun olmuş, hayat mektebini bitirmiş” deriz ya, halk kültürü aslında bir ocak, bir mekteptir. Buranın hocaları o toplumun büyükleri, tecrübelileridir. Bunlara da “bilge insan” deriz. Dikkat edin, bilgin veya âlim sıfatını onlar için kullanmayız. Zira bu sıfatlar gerçekten mektep-medrese görmüş, amiyane tabirle mürekkep yalamış, kitap yutmuş insanlar içindir. Biz de bilgeler, bilginlerin önünde gelir aslında. “İrfânî” karakteri de böyle bilge bir adamın ağzından anlatılan hâdiseleri ihtiva eder. Mizah esas unsurdur ama bel altı ifade, kabalık, hakaret içermez. İroni ve işin içinde zekâ vardır. Yanlış giden her şeye bir muhalif duruş ve eleştiri vardır.
Daha önce de bahsettiğim gibi, bu hikâyeler çok sevildi, tutuldu. Hepsi kitaplaştığında daha da geniş kitlelere ulaşacağı kanaatindeyim. Bu hikâyelerin esası da hor görülen Anadolu irfanına dikkat çekmek, onun yeniden ihyasını sağlamak ve ona hak ettiği değeri vermektir. Bu bir yazar olarak benim de içinde yaşadığım topluma, geçmişte bilgeliği ile bizlerin yetişmesine vesile olan büyüklerimize bir teşekkürdür. Onların hatıralarını yaşatmak ve gelecek nesillere ulaştırmak bahtiyarlığına ermek en büyük amacımdır.
“Halit Hocam, Kültür Ajanda dergisi için yaptığımız bu güzel söyleşi dolayısıyla size çok teşekkür ediyorum. Sağlıklı, hayırlı, güzel bir hayat dilerim...” - “İlkay Bey, ben de size ve bana bu imkânı veren Kültür Ajanda dergimize çok teşekkür ediyorum.”
“Dergi hem yazdırıyor, hem de okutuyor”
· Birçok edebiyat dergisinde şiir ve nesirleriniz yayınlanıyor. Kitaplara giden yolun dergilerden geçtiğini biliyoruz. Dergilerin işlevi hakkında neler düşünüyorsunuz? Dergilerin oluşturabildiği veya oluşturamadığı ekol ve üslûp olguları hakkında neler söylersiniz? Bu bağlamda Kültür Ajanda dergimizi nasıl buluyorsunuz?
Sorunuzu cevaplamaya sondan başlarsak, Kültür Ajanda dergisi ile beni tanıştıran, değerli şair ve yazarımız Nuray Alper Hanımefendi’dir. Başta Yavuz Selim Bey olmak üzere, derginin yazar kadrosu ve genel yayın politikası, söyleşimizin başından beri yakındığımız kültür ve medeniyet dâvâmızı ihtiva ediyor. Bu dergi millî ve manevî duruşu olan, bu meseleleri dert edinmiş insanlardan oluşuyor. O yüzden ne onlar beni yadırgadı, ne de ben onları yadırgadım.
Aylık bir dergi olması hasebiyle Genel Yayın Yönetmenimiz Nesrin Çaylı Hanımefendi’nin her ay tüm yazarlara attığı e-postalarla o ayın konularını alıp bir nevi ödevimizi hazırlıyoruz. Beni yazı konusunda sürekli dinç tutuyor bu yazılar. Bir yazı yazmak için konu hakkında epey araştırma yapmam gerekiyor. Böylece dergi hem yazdırıyor, hem de okutuyor diyebilirim.
“Dergiler hür tefekkürün kalesidir” diyor Cemil Meriç. Dergilere eskiden birer mektep olarak bakılırdı. Ekolü de bu kökten değerlendirdiğimizde, dergilerin gerçek misyonu hem okurunu, hem de yazarını yetiştirmek olmalıdır. Dergiler bu aslî vazifesini ifa ettiğinde beklediği okur ve yazar ünsiyetini, rabıtasını ve dergiye olan merbutiyeti sağlayacaktır.
Günümüz dergilerine, maalesef sadece yazarların kendilerini gösterdikleri arena, podyum veya sahne gibi bakılıyor. Ki bu yanlıştır. Esas olan, derdi ve dâvâsı cemiyetin derdi ve onun ihyası dâvâsı olmasıdır.
· Müslümanları, vicdanları ve insanlığı yaralayan Filistin'deki Siyonist zulmüne karşı neler yapabiliriz?
Öncelikle yaşananları kendi iç dünyamızda sanki o olayların içindeymişiz gibi yaşamalı ve çoluk çocuğumuzun da bu olaya böyle bakmalarını sağlamalıyız. Bu mesele insanlığın yaşadığı en yüz karası zulümdür. Maalesef olayları film izler gibi, maç seyreder gibi sıradanlaştırırsak, kalben ve ruhen hissedemezsek, ne sözümüzün, ne duamızın, ne eylemimizin bir geçerliliği olur. Filistin meselesindeki eksikliğimiz, altını çizerek söylüyorum, samimiyet eksikliğidir, rabıta eksikliğidir. Tasavvufta “ölüm rabıtası” diye bir şey var, modern terminolojide “empati yapmak”… Eskiler “diğerkâmlık” diyordu, sanırım “özgecilik” diye bir kelime de bunu karşılıyor; işte kendimizi bir kenara çekip evinizin bombalandığını, ailenizin öldürüldüğünü, haksız yere tutuklandığınızı, hapse atıldığınız ve işkence gördüğünüzü düşünüp içinizin ne kadar acıdığına şahit olacaksınız evvelâ.
Bir yazar olarak bu konuda sürekli yazılar yazdım. Benim yapabileceğim bu; ayrıca en azından bölgeye insanî yardım göndermek… Tepkimizi her an diri tutmak, adamsendeciliğe sığınmamak gerekir. Emin olun, burada yaptığımız her eylem, yazdığımız her satır Filistinli kardeşlerimizin acılarını bir nebze hafifletiyor, onlara yalnız olmadıklarını gösteriyor. Eğer susarsak, bu defa İsrail denilen eşkıya örgütü ve onun işbirlikçileri, yaptıkları her zulmün haklı olduğu zehabına kapılacaktır.
“Ne kadar Müslümanız?”
· Filistin'de yaşanan vahşet bağlamında dünyanın yaşadığı açmazlara biz Müslümanların söyleyecekleri şey nedir sizce? İslâm toplumlarının dün olduğu gibi bugün de yaşadığı çıkmazları göz önüne alırsak, geleceği nasıl okuyorsunuz?
Biz Müslümanların ilk önce kendi kendimize, sonra birbirimize sorması gereken bir soru var: Neden bu kadar parçalı, bu kadar aciz ve çaresiz durumdayız? Hatta, “Ne kadar Müslümanız?” diye sormalıyız. Dünyanın bilinmeyen bir köşesinde bir zulüm varsa, bunun sebebi Müslümanlardır. Neden mi? Güçsüz, zayıf ve parçalı olduklarından… Mezhep ve meşrep tartışmaları ile birbirlerine düşmanlık beslemelerinden… Müslümanlar gerçek anlamda birlik içinde olsalar, o dakika güçlü olacaklardır. Müslümanların birliğinin olduğu yerde, değil bir Müslümana zulmetmeyi, kimse bir gayrimüslime dahi zulmedemez.
Ümmet ve millet olma şuurunu kaybettik. Millet kavramının içini boşalttık, ırk ve ulusa indirgedik. Gerçek anlamda millet olamadığımız için ümmet de olamadık. Osmanlı, Müslüman milletler topluluğuydu. İngiliz’in, Amerikan’ın, Fransız’ın, Rus’un ve beynelmilel Siyonistlerin oyunları nedeniyle Arap’ı, Acem’i, Kürt’ü, Türk’ü, Çerkez’i, Arnavut’u, Afgan’ı, Hindu’su, kısaca ne kadar Müslüman millet varsa hepsi ayrı baş çekerek parça parça olduk. Birliğimiz dağılınca dirliğimiz de dağıldı. Bir olmak, iri olmak ve diri olmak zorundayız.
· Son olarak, yazmaya dair projelerinizi alalım?
Öncelikle “Necip Fazıl’ın Hikâyeciliği” gibi eksik dosyaları tamamlamak istiyorum. Basılmayı bekleyen “Kılıçların Gölgesinde Taht ve Baht Savaşları” ve Filistin meselesini işlediğim “Benim Adım” isimli romanlarımı, on ayrı kitap olacak şekilde bekleyen hikâye dosyalarımı, “Aşka Dair”, “Sevdanın Rengi” şiir kitaplarımı ve baskısı tükenen “Gökçekimi” ile “Yarına Ağıt Düne Gazel” isimli şiir kitaplarımı yeniden bastırmak istiyorum.
“Nurullah Genç”, “Âşık Figâni” ve “Paşa Çeten” kitaplarımı da önümüzdeki yıllarda çıkarmayı hedefliyorum. Sarıkamış ve Selahattin Eyyubi üzerine de birer roman yazma niyetimin olduğunu da belirteyim.
· Halit Hocam, Kültür Ajanda dergisi için yaptığımız bu güzel söyleşi dolayısıyla size çok teşekkür ediyorum. Sağlıklı, hayırlı, güzel bir hayat dilerim...
İlkay Bey, ben de size ve bana bu imkânı veren Kültür Ajanda dergimize çok teşekkür ediyorum.
***

Halit Yıldırım hakkında
Halit Yıldırım, 1968, Çorum Uğurludağ doğumludur. Çorum İHL, Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni ve Anadolu Üniversitesi AÖF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunudur. Şiir, hikâye ve denemeleri ile ülke çapında yapılan yarışmalarda ödüllere sahip olmuştur. Bazı yarışmalarda jüri üyeliği icra etmiştir.
Yazı ve şiirleri, başta Kültür Ajanda ve Haber Ajanda olmak üzere Aşkın E Hâli, Edebiyat Bülteni, İstanbul Bir Nokta, Edebiyat Ortamı, Hece Taşları, Açıkkara, Genç Bakış, Kitabist, Hâle, Somuncu Baba, Güneysu, Çıngı, Künye, Edebiyat ve Sanat Akademisi gibi değişik gazete ve dergilerde yayınlandı. Kimi dergilerde editörlük ve yayın yönetmenliği yaptı. Hâlen Milat gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır. Amatör olarak müzikle de ilgilenmekte olan şairin yüzü aşkın bestesi vardır. Şair, evli ve iki çocuk babasıdır.
Yayınlanmış eserleri: Şiir türünde “Yarına Ağıt Düne Gazel” ve “Gökçekimi”, hikâye türünde “Anahtar”, “Yarış Atlarının Sırrı” ve “İrfânî’nin Kûfesi”, inceleme türünde “Mahrem ve Münzevi Hüzün” ve “Çorumlu Bestekârlar, Güftekârlar ve Müziğe Emek Verenler”, derleme olarak “15 Temmuz’un Ruhumuzdaki İzleri” ve “Ozulu Armağanı” (Prof. Dr. Meral Demiryürek ve Turhan Candan ile), roman türünde “Muska”, “Asinin Çığlığı” (Mustafa Doğan ile), “Zamanda Kaybolan Adam”, “Zehir Hafiye Ahir İlkokulda”, “Bahira”, “Abdulmuttalib”, “Kuyuda Bir Yusuf”, “Akdeniz’in Öfkesi: Barbaros Oruç Reis”, “Akdeniz’in Hâkimi: Barbaros Hayreddin Paşa” ve meslekî çalışma olarak “Süt Sığırcılığı, Besi Sığırcılığı ve Yem Bitkileri Tarımı” şeklindedir.



