Yenidünya düzeninde başat bir aktör: Türkiye

Bu yeni durum, Türkiye’nin zayıflayan çevresine karşı nüfuz ve etki açısından yayılıp genişleyeceğini göstermektedir. Türkiye, bu uygun ortamda kendini bir küresel güç hâline getirecek olan enerji ve para kaynaklarına bu dönemde ulaşacaktır. Zira Türkiye’nin şu anda biriktirdiği askerî güç ve kapasite, enerji ve sermaye odaklı bir etrafına taşma özelliği taşımaktadır. Muhtemeldir ki Türkiye, bu süreç içerisinde misâk-ı millî topraklarını fiilen kontrol altına alarak enerji darboğazından çıkacaktır. Türkiye’nin aynı sıçramayı denizlerde yapması da beklenmelidir.

21. ASRIN ikinci çeyreğine girilirken, geçen asırdan gelen dünya dengelerinin esaslı şekilde sarsılıp yeniden biçimlenmeye başladığı görülmektedir. 

Dünya, soğuk savaş sonrası ortaya çıkan tek kutuplu düzenden çok merkezli ve çok aktörlü asimetrik bir yapıya doğru ilerlemektedir. Bu yeni yapı içerisinde figüranlık kostümünü üzerinden atarak başrol oynamaya başlayan yeni jön ise Türkiye’dir. Artık dünyanın neresinde bir mesele var ise orada “Türkiye bu işe ne der?” sorusu sorulmadan o mesele ele alınamamaktadır. İşin tuhafı, Türkiye de zaten o meselenin bizzat içinde ya da dolayındadır. Ne demek istediğimizi örnekler üzerinden aktaralım…

24 Nisan 2025’te Cemmu Keşmir bölgesinde turistlere yönelik bir terör saldırısından Pakistan’ı sorumlu tutan Hindistan, gerilimi tırmandırarak bu işi Pakistan’ın kontrolündeki Keşmir’e yönelik bir saldırıya kadar götürdü. Hindistan’ın bu gerilimi yönetme biçimine bakıldığında bu terör saldırısını bir sahte bayrak operasyonu olarak kullandığı görülmektedir. 

Daha açık bir ifadeyle söylersek, Hindistan, kendisinin bilgisi dâhilinde yapılan bir operasyonu bahane ederek Pakistan’ın denetimindeki Keşmir bölgesini önce işgal ve ardından ilhak etmek istemekteydi.

Hindistan’ın son yıllardaki çok iştahlı bir silahlanma faaliyeti içinde bulunduğu, dikkatli gözlerden kaçmıyordu. Hindistan, ABD’nin hiçbir engeline takılmaksızın Rusya’dan dört takım S-400 hava savunma sistemi, Fransa’dan 4,5 nesil tabir edilen Rafaele uçakları ve İsrail’den Harop İHA’ları alıyor ve bunları kendi geliştirdiği silah sistemleriyle harmanlayarak maksatlı bir güç biriktiriyordu. 

Pakistan, Hindistan’ın bu faaliyetlerini yakından takip ediyor ve her türlü saldırıya misliyle cevap verecek bir kapasite tesis ediyordu. 

Hindistan’ı Pakistan kadar dikkatle izleyen iki göz daha vardı: Türkiye ve Çin… Bunlardan Çin, ekonomik, siyâsî ve askerî çıkarlarının karşısında, ABD-İsrail ve kısmen AB’nin bir Hint setti inşâ etmeye çalıştığını gayet iyi biliyordu.  Kendi aleyhine olan bu seddi yarmak için de Pakistan’ı ekonomik ve askerî açıdan açıkça desteklemekten çekinmiyordu. 

Çin’in İpek Yolu ya da diğer adıyla Kuşak-Yol girişimi, küresel ticaretin Doğu-Batı eksenini yeniden şekillendirmeyi amaçlayan bir projedir. Bu projenin en stratejik hatlarından biri olan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC), Çin işgalindeki Doğu Türkistan’ın Kaşgar bölgesinden başlayarak Pakistan’ın güneyindeki Gwadar Limanı’na kadar uzanana yaklaşık dört bin kilometre uzunluğunda bir koridordur. Gwadar ise Umman Denizi üzerinden Basra Körfezi’ne yakınlığı açısından stratejik bir çıkış noktasıdır.

Bu limandan çıkan malların, İran üzerinden Basra Körfezi’ndeki BAF (Bender Abbas-Fars Körfezi) bağlantısıyla kuzeye taşınması ve oradan da Irak içinden Türkiye’nin Şırnak kapısına ulaşması, gelecekte Türkiye’yi Asya ile Avrupa arasında en kısa ve güvenli kara köprüsü hâline getirecektir. Bu hattın işlerlik kazanması, Türkiye için hem ekonomik hem de jeopolitik kazançlar doğuracaktır. Ancak bu güzergâh üzerinde birtakım riskler de bulunmaktadır. İran’ın ABD yaptırımları altındaki durumu, Irak ve Suriye’deki güvenlik sorunları ve özellikle de ABD’nin bu hattı terör unsurları ile çevreleme girişimleri bu risklerin en bariz olanlarıdır.

İpek Yolu’nun Pakistan üzerinden yürüyen bu hattı ile Türkistan coğrafyası üzerinden Azerbaycan’a ve oradan da Zengezor Koridoru ile Türkiye’ye uzanan hattı, doğal olarak Çin ve Türkiye çıkarlarını örtüştürmektedir. ABD’nin Joe Biden döneminde Pakistan üzerinden gelen bu yola, İsrail’in çıkarlarına esas teşkil edecek alternatif bir güzergâh projesi oluşturduğu görülmüştü. Türkiye’nin dışarıda bırakıldığı, “Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru isimli  bu proje, Hindistan’ın Mumbai Limanı’ndan kalkan gemilerin Dubai’ye yanaşmasını, buradan da demiryoluyla Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail rotasını takip ederek Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaştırılmasını öngörmekteydi.

İşte Pakistan-Hindistan arasındaki çatışmanın arka planında bu iki hat yatmaktaydı. Hint hattını İsrail, kendi geleceği için hayatî önemde gördüğü için küresel çaptaki etki kollarını kullanarak uzun zamandan beri Pakistan üzerine bir saldırı için kullanılabilir hâle getirmekle uğraşıyordu. ABD ise en büyük rakibi olarak gördüğü Çin’in ekonomik damarlarını tıkamak istiyordu. Bu damarların tıkanması demek ise Türkiye’nin en önemli ekonomik çıkış kapılarından ikisinin kapatılması anlamını taşıyordu. 

İşte böyle bir hengâmede ufukta kaçınılmaz bir Pakistan-Hindistan çatışması ve daha da ötesi savaş ihtimali belirince Türkiye derhal kardeş ve dindaş ülkelerden biri olan stratejik ortağı Pakistan lehinde pozisyon aldı. Meseleye dıştan bakanlar, Türkiye’nin çatışma öncesinde Pakistan’a kargo uçakları ile hassas silah sistemleri sevk ettiğini gördüler. Oysa Türkiye ile Pakistan arasında yıllara sâri bir Pakistan-Hindistan çatışması ihtimaline karşı sıkı bir işbirliği yürütülüyordu. Dolayısıyla o çatışma başladığında gerekli önleyici sistemler Pakistan’a yerleştirilmiş ve o sistemleri kullanacak personel de çoktan eğitilmişti. Şayet bu hazırlık daha önceden yapılmasaydı o şok başarı gerçekleşmezdi.

Pakistan-Hindistan çatışmasında, Pakistan’ın Hindistan’a karşı Çin menşeli J- 17 Blok III savaş uçakları ile  PL-15E füzelerini kullanması, Çin’in Batılı uçak, füze ve radar sistemleri üzerinde stratejik bir üstünlük kurma amacını yansıtıyordu. Bu çatışmanın kaderini belirleyen ikinci etken ise Türkiye menşeli elektronik harp sistemleri ve SİHA’larıyla Batı, Rus ve İsrail menşeli elektronik harp sistemleri SİHA’larının sahada karşı karşıya gelmesiydi. 

Bu alanda dünya, Türk sistemlerinin karşı cepheyi adeta felç etmesi gerçeğini yaşadı. Bu çatışmada Hindistan’a asıl darbeyi vuran sistemin Türk sistemleri olduğu, çatışma sonrası Hindistan’da kopan yaygaralardan çok iyi anlaşılmaktadır. Öyle ki Hindistan bütün işini gücünü bırakıp Türkiye’ye karşı akıl almaz tehditler savurmaya başladı. Bu tehditlerin şiddeti, Türk sistemlerinin Hindistan’ın saldırı kabiliyetini büyük oranda çökerttiğinin bir göstergesidir. Türkiye menşeli üç-dört yüz kadar dron ve SİHA’nın Hindistan semalarında uçması ve bunlardan bir kısmının çok önemli noktaları vurup hatta bir S-400 bataryasını imha ettiğinin söylenmesi, Türkiye’nin ulaştığı savaş kapasitesinin açık bir teyidi oldu. 

Bu çatışmanın başka bir teyidi ise Pakistan üzerinden gelecek ve Türkiye üzerinden geçecek olan ticaret hattının önünün kesilmesinin artık çok zor olduğu gerçeğinin iyice anlaşılmasıdır. Olaylara kâr ve zarar açısından bakan Trump yönetimindeki ABD’nin, Biden dönemindeki ABD gibi bu koridorun önünde İsrail çıkarları için körü körüne durmayacağı anlaşılmaktadır. Trump, ABD’nin buradaki pozisyonunun sürdürülemez olduğunu gördüğü için, bu koridorun Türkiye’ye geçiş güzergâhını kesmekle görevlendirilen PKK terör örgütünün ardında durmayacağını resmen ilan etti.


Çok değil, önümüzdeki on yıl içerisinde Türkiye’yi yeni bir Osmanlı hüviyetinde göreceğiz. Bunun teminatı da kanatlarında nükleer füze taşıyan KAAN uçaklarının kumanda ettiği SİHA, SİDA ve İKA’lardan teşekkül eden yeni teknoloji ordusu olacaktır.


PKK’nın silah bırakmasının Türkiye için açtığı yeni pencereler

İşte böyle bir ortamın doğal bir sonucu olarak 12 Mayıs 2025 itibarıyla PKK’nın kendini feshettiğini açıklaması, Türkiye’nin bölgesel bir güç olmaktan çıkarak küresel bir güç olmaya başlamasının önemli işaret fişeklerinden biridir. PKK’nın silah bıraktığını açıklaması, yarım asırdır arkasında duran ABD ve AB’nin Türkiye’nin yükselen yeni savaş gücü karşısında duramayacaklarının açık bir beyanıdır. Türkiye’nin 2015 yılından başlayarak ülke içerisinden süpürdüğü PKK’yı en güçlü olduğu Kuzey Irak dağlarında çökertmesi ve terör elebaşlarını sığındıkları mağaralardan kafa çıkaramaz hâle getirmesi, terör üzerinden Türkiye’yi dize getirmeye çalışan güçlerin ellerini ve kollarını bağladı. 

Gelinen süreçte PKK’nın zaten silah bırakmaktan başka bir çaresi yoktu. Ya silah bırakacaktı ya da külliyen imha olacaktı. Ayrıca ufukta belirmeye başlayan çok kutuplu yenidünya düzeninin ayak sesleri, soğuk savaş döneminde kurulan bütün ittifak ve bağlantıları allak bullak etmişti. Rusya-Ukrayna Savaşı neticesinde AB’nin enerji güvenliği için yeni yol ve kaynaklara ihtiyaç duyması, Çin- Türkiye bağlantılı ticarî hatların istikrarı ile örtüşüyordu. AB’nin ihtiyacı olan mal ve enerjinin Türkiye üzerinden geçerek kendine ulaşacağı gerçeği, ona PKK ile ilişkiyi kesmesinin zorunlu bir adım olduğunu hatırlatıyordu. ABD ise, daha Biden döneminden itibaren güçlerini bölgede bulundurmasının kendini asıl hedefinden alıkoyduğunu görmeye başlamıştı.

Ancak ABD ve AB’nin PKK’dan asıl kopuşu, Türkiye’nin Suriye’de Esad rejimini çökerten kusursuz Suriye operasyonuydu. Suriye’de 8 Aralık 2025’te rejimin çökmesi ile birlikte Rusya ve İran’ın denklem dışına çıkması, İsrail’in de İran bahanesiyle dâhil olduğu denklemden çıkması anlamına geliyordu. PKK’nın Suriye kolunu Türkiye’ye karşı, kiminin örtülü ve kiminin de açık olarak desteklediği bu ülkeler denklem dışına çıkınca sahada kala kala bir tek ABD kaldı. 

Obama döneminde İsrail’in çıkarları gereği Suriye’de tutunamayacağı bir sosyal tabaka üzerine oturtulmaya çalışılan PKK, yeni gerçeklik karşısında ABD’nin sırtında taşınamaz bir yüke dönüştü. Riske karşılık kazancın olmadığı her yeri beyhude masraf gören bir kafaya sahip olan Trump, bu gerçeği daha ilk başkanlık döneminde iken görmüş ve o dönemde içteki kuşatılmışlığına rağmen Erdoğan ile bu sorunun halli konusunda bir miktar yol almıştı. Ancak araya Biden döneminin girmesi, sorunun çözümünü akamete uğratmıştı. 

Süreç içinde ABD kamuoyunu algılarla yöneten İsrail’in Gazze’de giriştiği soykırım, İsrail’in ABD’deki sarsılmaz etkisini kırmaya başladı. Trump’ın yeni dönemde eli güçlenmiş olarak yeniden başkanlık koltuğuna geçmesi, ABD için bir itibar ve kaynak kara deliği olan Ortadoğu’dan çekilme zamanının geldiğini gösteriyordu. Trump’ın yeni dönemde Türkiye ve onun politikalarına karşı sergilediği ılımlı davranış, mevcut durumun iflası anlamına geldiği için, bu durumun araçlarından biri olan PKK’nın ipi de çekilmiş oluyordu. ABD’de artık kendi çıkarlarını önceleyen bir yönetimin işbaşına gelmesi, bu yönetimin İsrail’in çıkarları için bölgede Türkiye ile çatışmayacağının bir göstergesi oldu. 

Trump’ın önceliği, ABD’yi borç sarmalından kurtarmak olduğundan riskin bol olup paranın bulunmadığı Ortadoğu batağından bir şekilde çıkma iradesi gösterecektir. Körfez ülkelerinin para dolu kasalarını güvenlik bahaneleriyle zahmetsiz bir şekilde hortumlamak dururken Trump’ın malî ve askerî açıdan bir asalak gibi gördüğü PKK ile bir işi olamazdı. 

Nitekim Biden döneminin DEAŞ’a karşı PKK’yı teminat gösterme algısını, Trump daha ilk döneminde bu örgütü ABD’nin kurduğunu söyleyerek kırmıştı. Nitekim Suudi Arabistan’daki görüşmede Trump, Suriye’deki DEAŞ’ın kontrolünü yeni Suriye yönetimine havale ederek bir anlamda PKK ile ABD’nin yarım asırlık ilişkisini sonlandırmış oldu. Bu şartlar altında PKK’nın bu coğrafyanın hiçbir yerinde varlık gösteremeyeceği açıktı. Zaten örgüt de bu gerçekten hareketle kendini feshederek hakkında verilmiş olan fermanı kendi ağzıyla okumuş oldu. 

Şimdi bu süreci sabote etmek isteyecek iki ülke kaldı. Bunlar da yıllardır düşman kardeşler sandığımız İsrail ve İran’dır. Ancak Türkiye’nin an itibariyle ulaştığı askerî kapasite, ne İran’ı dinler ne de İsrail’i. Nitekim Türkiye’nin PKK’nın fesih açıklamasından sonra, bu örgütün muhtelif kollarındaki adamları üzerinden süreci karıştırma çabaları ve o unsurları Türkiye’nin üzerine yönlendirme faaliyetlerine karşı, Türkiye’den anında “Bu tür kışkırtmaları savaş sebebi sayarım” açıklaması geldi. Daha önce hiç duyulmamış bir sertlikle yapılan bu açıklama, İran ve İsrail’in kulağına kar suyunun kaçmasına yetti de arttı bile. Zira Türkiye, kuru tehdit ve blöf yapmayan bir ülkedir. Türkiye’nin bu karakterini en iyi bilen iki ülke de bu takiyecilerdir. PKK artık bir cesettir ve o cesedi diriltmek de kimsenin elinde değildir. 

“Terörsüz Türkiye” sürecinin bir uzantısı olan PKK’nın feshi, mevcut iç güvenlik paradigmasında köklü bir dönüşüm başlatacaktır. Yaklaşık kırk yıldır süren çatışmalı süreç, Türkiye’nin insan kaynağını, ekonomik potansiyelini ve toplumsal enerjisini beyhude yere tüketmiştir. PKK’nın silah bırakması, sadece iç barışın tesisi açısından değil, Türkiye’nin bölgesel rolünü güçlendirmesi açısından da çok önemli bir eşiğin aşılması anlamına gelmektedir. 

Bu gelişme, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde daha aktif kalkınma projeleri yürütmesinin önünü açmaktadır. Bu gelişmeye bağlı olarak özellikle Şırnak, Hakkâri ve Van gibi iller, yeni lojistik ve ticaret merkezleri olarak şekillenebilir. Ayrıca, güvenlik harcamalarının azalması Türkiye’nin dış politikadaki manevra alanlarını da genişletecektir. Bu kaynaklar, diplomasi, kalkınma yardımları ve bölgesel yatırımlara yönlendirilebilir. Böylelikle, terör ve güvenlik harcamalarına giden kaynaklar, bölgenin kalkınmasına ve bölge insanlarının refahına harcanabilir. Bu da terör döneminde zedelenen toplumsal dokunun yeniden onarılmasına imkân verecektir. 

Türkiye artık, ordusu ve silah gücüyle hem sert gücünü, hem de diplomasi ve barış odaklı stratejik aklıyla temayüz eden küresel gücünü kullanabilen bir ülkedir. Türkiye’nin bu bağlamda attığı adımların ne kadar isabetli olduğu Türk kamuoyunda daha yeni anlaşılmaktadır. On yıl öncesine kadar Türkiye’nin muhteşem yalnızlığından dem vuran aklı evveller, stratejik akıldan mahrum bazı gafillerdir. Şimdi görülüyor ki Türkiye, gayri resmî bir “Birleşmiş Milletler” hüviyeti kazanmıştır. 

Dünyada nerede bir ihtilaf ve anlaşmazlık varsa bunların çözüm masaları, ilgili ülkelerin mutabakatı ile Türkiye’de kurulmaktadır. Terörden ve iç kargaşadan bunalan Afrika ülkeleri, Türkiye’nin kapısını çalmakta ve Türkiye’den aldıkları İHA ve SİHA’larla bu sorunlarını çözmektedirler. Türkiye’nin Libya, Sudan, Somali ve Etopya’da istikrarı bozan unsurlara karşı meşru yönetimlerin yanında yer alıp onları desteklemesi neticesinde bu ülkeler toprak bütünlüklerini ve istikrarlarını koruyabilmişlerdir. 

Türkiye’nin elinin değdiği her yerde bir huzur ve güven ortamı kendiliğinden oluşmaktadır.  Türkiye’nin sömürü zihniyetiyle değil, adalet ve merhamet ilkeleriyle yaklaşma stratejisi; ezilen, sömürülen ve zülüm gören ülkelerin yegâne dayanakları hâline gelmiştir. Artık üçüncü dünya ülkeleri neredeyse Türkiye’ye danışmadan herhangi bir adım atmamaktadırlar.

“Yeni Dünya Düzeni”, dünyayı köleleştirmeyi amaçlayan küreselcilere karşı bir oluşumu müjdelemektedir. Bu bağlamda dünyayı bir ahtapot gibi saran küreselcilerin batıl emellerine karşı çıkan üç lider vardır: Erdoğan, Trump ve Putin… Ancak Putin’nin öbür yüzü, küreselcilerle bir al ver ilişkisi içerisinde olduğu için geriye iki güçlü lider kalmaktadır Erdoğan ve Trump… Meseleye bu açıdan bakılırsa ABD’nin yeni dönemde en önemli müttefik olarak Türkiye ile çalışacağı görülmektedir.

Bu yeni durum, Türkiye’nin zayıflayan çevresine karşı nüfuz ve etki açısından yayılıp genişleyeceğini göstermektedir. Türkiye, bu uygun ortamda onu bir küresel güç hâline getirecek olan enerji ve para kaynaklarına bu dönemde ulaşacaktır. Zira Türkiye’nin şu anda biriktirdiği askerî güç ve kapasite, enerji ve sermaye odaklı bir etrafına taşma özelliği taşımaktadır. Muhtemeldir ki Türkiye, bu süreç içerisinde misâk-ı millî topraklarını fiilen kontrol altına alarak enerji darboğazından çıkacaktır. Türkiye’nin aynı sıçramayı denizlerde yapması da beklenmelidir. 

Bu yeni dönemde sorunlu Ortadoğu coğrafyasının lideri Türkiye olacak ve Türkiye İsrail’i 1967 hudutlarına doğru çekilmeye zorlayacaktır. Türkiye’nin yükselişi, dünya çapında tanınan ve başkenti Kudüs olan bir Filistin’in teminatı olacaktır. Çok değil, önümüzdeki on yıl içerisinde Türkiye’yi yeni bir Osmanlı hüviyetinde göreceğiz. Bunun teminatı da kanatlarında nükleer füze taşıyan KAAN uçaklarının kumanda ettiği SİHA, SİDA ve İKA’lardan teşekkül eden yeni teknoloji ordusu olacaktır.