Yeniden inşâ mı, tadilat mı, tamirat mı?

Sezai Karakoç’un “Ağır sanayi, ağır kültür ister” sözü ile Nurettin Topçu’nun “Öğrenmek zekânın, yapmak ahlâkın işidir” biçimindeki veciz sözleri bu gerçeğin altını çizer. Sağlam insan olmadan sağlam para, sağlam para olmadan da sağlam ekonomi inşâ edilemez. Esas olan, kendi kimliğimiz ve kültürümüz ile var olmak, kalkınma ve ilerleme odaklı bir zihniyet yapısı oluşturmaktır. Müfredat bu ortamı sağlayacak şekilde hazırlanmalıdır.

MİLLÎ Eğitim Bakanlığı, yaklaşık iki yıldır süren ve adı “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” (TYMM) olan geniş çaplı yenilik çalışmalarında sona gelmiş bulunmakta olduğunu ilân etti.

Tüm öğretim kademelerindeki zorunlu derslere ait Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, yeni müfredat taslağı ile internette görüş ve önerilere bir hafta süreyle sunuldu.

Uzun yıllar Devlet’in verdiği görevi ifa ederken, sık sık hayretimize neden olan, Devlet’e ait ve Cumhuriyet’le yaşıt gerek bina, gerekse yönetim mevzuatı ile alâkalı kanun yahut yönetmeliklerde  “tamirat ya da tadilata” şahit olur, işin sırrını (!) çözmeye çalışır, öylece bakardık. Bu iki efsunlu kelimeyi kısaca tarif edersek, tamirat “onarım” demek. Eğer bozuk veya kırık bir şeyi onarıyorsanız, onarım (tamirat) yaparsınız. Tadilat ise “değişiklik” demek. Eskimiştir, yerine yenisini inşâ etmeden evvel işin kolayını bulup (!) üstünü başını yeniler, göze hitap edersiniz.

Bu anlattıklarımın “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” ile ne alâkası var peki?

Konu, yeni eğitim müfredatı… O hâlde ifade ettiğimiz kelimeler üzerinden kanaatimizi ve arzumuzu birkaç kelâm ile söyleyelim...

***

Eğitim programları ya da müfredat, bir cemiyetin ortak dünya görüşünün, zihniyetinin ve nasıl bir insan ve toplum modeli oluşturmaya çalıştığının önemli bir göstergesidir. Çünkü bir insanın hayata bakış açısı, inancı ve ahlâkı, aldığı eğitimin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Türkiye, gelecek yüzyıllarda insanlık tarihine “Türkiye Yüzyılı” şeklinde damgasını vurmak istiyorsa, öncellikle kendi değerleri ile şekillenen kimliğini yeniden inşâ etmeli. Hiçbir toplum, hele binlerce senelik köklü kültürel gelenekleri, birikimleri, üstün meziyet ve vasıfları olan bir toplum, çok farklı özelliklere sahip bir başka topluma öykünerek ileri düzeylere gelemez.

Türkiye, takriben son iki yüzyıldır Batı’yı taklit ederek, Batı’ya öykünerek, onlara benzemeye çalışarak yıllarını geçirdi. Bu taklitçi öykünmenin ülkemizde hemen hemen her alanda etkileri oldu. Bilimde, sanatta, eğitimde, kültürde, ahlâkta, ailede ve diğer tüm alanlarda bu öykünmenin tahripkâr sonuçları da oldu. Hatta Osmanlı’nın yıkılışı ile Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu etkileşim ve öykünme o düzeylere gelmiştir ki başta dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt olmak üzere bazı meşhur etkili şahsiyetler, Batı düzeyinde terakki edebilmemiz için dinimizin değiştirilmesini bile önermişlerdir. 

“Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” başlıklı yeni müfredat taslağının şu hususların üzerinden kâle alınması gerektiği kanaatindeyiz:

Müfredattaki öğrenme çıktıları ile içerik ve eğitim durumları, öğrencilerin niyet, amaç, merak ve sebatını esas almanın yanında ezberden ve “Ne?” sorusunun cevabından ziyade “Neden, niçin ve nasıl?” sorularının cevabına ulaştıracak şekilde tasarlanmalıdır. Bu konuda İslâm düşünür ve filozoflarının yanında, bilime doğru hedef çizen Batılı bilim insanlarından da istifade edilebilir.

Müfredattaki öğretim programı perspektifine yakından bakıldığında, referans vermeden Batı kaynaklı bilinen felsefelerin izleri rahatlıkla görülebilir. Bunda yadırganacak bir durum yok. Yadırganması gereken, bin 400 yıllık İslâmî tecrübenin ortaya koyduğu felsefelere temas edilmemesidir. Oysa bu felsefeye dayalı eğitimin Devletimizi yüzyıllarca omuzladığı malûmdur.

Tavsiyemiz, müfredat ve ders kitaplarındaki insan, bilgi ve toplum tasavvurunda, Batı felsefesinin yanında, İslâm felsefesinin de gereğine uygun öncelik almasıdır. Zira topyekûn eğitim sisteminin bugün bocalamasının altında yatan en önemli sebeplerden biri de pusulasını kaybetmiş gemi misâli yerli ve millî bir felsefî rehber eksikliğidir.

Kısacası yol ve metot bellidir; menzile giden yol Kur’ân’dadır.

Ders kitapları gibi müfredat da “bilimin inançsızlığa alet edilmesi” gibi bir geleneğin tortuları mutlaka temizlenmelidir. Bu meyanda dil ve üslupta azamî dikkat gösterilmelidir. Meselâ yaratılışa dair “tabiat, doğa, tesadüf, mekanizma ve kanun” gibi kavramlar çok dikkatli kullanılmalıdır. Bize rehberlik edecek kaynak bellidir. 

Kur’ân, İslâm Medeniyeti’nin temelidir. İslâm Dünyası’nda, Kur’ân temel alınarak dinî, sosyal ve ahlâkî problemlere somut çözümler aranır. Gerçekte Allah’ın Kitabı itikat, hukuk ve ahlâkî sistem olarak tam ve mükemmel tatbikini Mekke toplumu gibi bir toplumda ancak bulacaktır. Mekkeli toplum zihniyetini ve hayat tarzını temelde çok fazla sarsmamak, asırların kazandırdığı fikirleri ve kanaatleri birden ve aniden altüst etmemek için Kur’ân, kendine has bir yol, usul ve metot benimseyerek bir seçimde bulunuyor. Kur’ân’da izlenen yol, yaşanan gerçeklerden hareket ederek zihinleri ve kalpleri ikna etmek, yumuşak bir tarzda mesajı sunmak şeklindedir.

Genel çizgileriyle Kur’ân’da takip edilen İlâhî metot, kendisine hitap edilen ve çevresinde olup bitenleri müşahade eden insanın tasvirle, anlatımla, gerçekle karşı karşıya kalması, hakikati kendi istek ve arzusuyla benimsemesi tarzındadır. Herkes tarafından kabul edilen Kur’ân’ın ilk inen ayetlerinde şahit olunan husus, Allah’ın, her varlığın ve insanın yaratıcısı olduğudur. Kur’ân’ın söz konusu ilk inen ayetlerinde öğrenmeyi, okumayı, ilim elde etmeyi ve bilimin/bilginin kalemle öğretilişini, bunların ilk beş ayette geniş yer tuttuğu oldukça ilgi çekicidir.

Ayrıca, yaratılış ve yaratma konuları da dikkati çeker bu ayetlerde. Allah, bu ilk ayetler aracılığıyla “Tek ve Biricik Yaratıcı” olarak takdim edilir. Buna ilâveten O, Kerim ve Ekrem sıfatlarıyla insanın yegâne öğreticisi olarak dikkatlere sunuluyor. Herhangi bir fikri yayma söz konusu olduğunda, fikrin yürütücüsü ve yayıcısı büyük önem arz eder. Burada yüklenici ve yürütücü Hazreti Peygamber’dir (sav). O’nun kişiliği çok özel olarak bizim dikkatimizi çekiyor. O’nun bilhassa dâvâsına olan sarsılmaz inancı, ileride bahsedeceğimiz imanının gelişmesi ve dâvâsına hazırlanışı dikkate ve zikre değerdir.

O (sav) tek başına Mesaj’ın sancağını eline alıyor, dünyevî ve mânevî elle tutulur hiçbir destek olmaksızın, yalnız başına, ruhanî bir hakikatten bahsetmeye koyuluyor. O hâlde buna göre Kur’ânî hareket, menşei itibariyle Hazreti Peygamber’in (sav) faaliyetleriyle demir almış ferdî bir harekâttır. Buradan yola çıkarak, Müslüman da tıpkı Büyük Önderi Hazreti Muhammed (sav) gibi hareket etmek zorundadır.

Naçizane 2023 yılında, “Millileşemeyen Maarif Sistemimiz” başlığı altında Haber Ajanda NET’te yazdığımız yazıdan birkaç paragrafla bugünümüzü- arzu halimizi tekrarlayalım.

***

“Efsunlu kelimelerin omuzlarına kaldıramayacakları yükleri yükleyip o kelimelerden medet ummak, tıpkı ’Millî Eğitim Bakanlığı’ adı gibi, sonrasında neden muvaffak olmadığımız ve niçin dinimizin/imanımızın emrettiği nesilleri yetiştiremediğimiz noktasında hayıflanmak akla ziyandır. Türkiye Yüzyılı’nda eğitimle ilgili maruzatımızı beşerî kabiliyetimiz ölçüsünce yazmaya çalışıyoruz. Başta ifade ettiğim gibi, mesele kelimelerdeki tılsımlı sözler değil, yaşanan hâldir. Türkiye’den ve dünyadan en son olarak iki müessif vakayı misâl vererek konumuza girizgâh yapalım. Önce Türkiye’den… ‘Lâik eğitim sisteminin yetiştirdiği (gerçek muallim ve muallimeleri tenzih ederim) bir kısım gençlerin/nesillerin hâl-i pürmelâlini bakarak, mevcut eğitim sisteminin adının ’millî’ olmasının ne kıymet-i harbiyesi var?’ sualine bakalım. Silivri’deki Kavaklı İlkokulunun 2-A sınıfında sınıf öğretmenliği yapan A.N. isimli öğretmen, öğrencilerin karne almasının ardından hatıra fotoğrafını sınıfa asılan LGBT bayrağı önünde çektirmiş. Öğrencilerle birlikte karnelerini kaldırıp poz veren öğretmenin fotoğrafı sosyal medya hesabından paylaştığı, tepkiler sonrası sildiği iddia edildi. Konuyla ilgili sosyal medya hesabından açıklama yapan Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, ’Bu tür kötü örnekler kocaman yürekli öğretmenlerimizi de rencide ediyor. MEB ailesinin hukukunu korumak birinci vazifemiz’ diyerek A.N. isimli öğretmen hakkında yasal sürecin başlatıldığını bildirdi. Şimdi de dünyadan bir müessif misâl… 02 Temmuz 2023, Pazar günü, New York’ta gerçekleştirilen eşcinseller yürüyüşünün sloganlarından: ’Buradayız, bir yere gitmiyoruz ve çocuklarınızın peşindeyiz!’ İlk bakışta ironik gibi görünse de -çünkü eşcinseller başkalarının çocuklarına muhtaçtır- tüyler ürpertici bir ırkçılık var bu söylemin altında. Çocuklarımızı da bu totaliter çağrılarının kölesi yapmak istiyorlar. İlk başlarda ‘Herkesin yaşam tarzı kendine’ gibi özgürlükçü bir kılıfla ve savunmacı bir tonda ortaya atılan ‘cinsel yönelim’ özgürlüğü(!), artık makas değiştirmiş durumda. ‘Çocuklarınıza gözümüzü diktik, hedefimizde onlar var’ diyecek kadar baskıcı ve meydan okuyucu bir kulvara/taarruza geçtiler. Dünyaca ünlü aktristler, evlat edindikleri çocukları kız çocuğu iken erkek, erkek çocuğu iken kız gibi giydirip insancıllık ve dikkat toplama yarışına giriyor ve ‘trans-çocuk’ modasının ne kadar politik ve işe yarar bir durum olduğunu gözler önüne seriyorlar. Bu iyi yürekli, sarışın, beyaz tenli ve renkli gözlü seçkin (!) film yıldızlarının hepsi ya ağır işgal ve savaş altında ya da ağır açlık ve afet yaşanan ülkelerden özenle seçilerek alınan esmer, Afrikalı, yerli, siyah derili çocukları evlat ediniyorlar. Bu durum onlara insancıllık madalyasını takıyor tüm dünyanın gözünde. Derken bakıyorsunuz, o evlat edinilen çocuk, onu evlat edinen ünlünün elinde bir oyuncağa dönüşmüş. Sonuçlar cümle âlemin malûmu. ‘Neslimizin, istikbâlimizin, Âli Devletimizin bekâsını alâkadar eden şey eğitim sistemi mi, maarif sistemi mi olmalıdır?’ sorusuna cevap vermeden evvel, takriben iki yüzyıllık serencamımızı ve maruz kaldığımız vesayetin fotoğrafını bilmemiz lâzım.

Osmanlı Cihan Devleti’ni ve Müslüman yurtlarını parçalayan Sykes-Picot mucitleri(!), bize yabancısı olduğumuz ve üstümüze dar gelen bir libas giydirdiler. Bir kısım aydınlarımızı (!) terakki/ilerleme yapamamamızın sebebinin Dîn-i Mübîn-i İslâm olduğuna ikna ettiler. Bazı devlet ricâli de buna teşne oldu. Batı’nın her herzesi devletin resmî ideolojisi oldu. Bu kumpastan en çok ‘eğitim-öğretim’ denilen saha etkilendi. Âdeta düne dair ne varsa inkâr etmeye, Devlet-i Âl-i Osman’a ait ne kadar kadim müessese varsa kimini lağvederek, kimini de leyleğin gagasını kesip ‘İşte şimdi kuşa benzedin!’ misâliyle tanınmaz hâle getirdiler. İsmine ’Millî Eğitim Temel Kanunu’ denilerek adeta manifesto kabilindeki bu layihanın yetiştirdiği eğitimcilere ‘öğretmen’ denildi. Eğitim sisteminin imâlât hataları dışındakileri tenzih ederim, onlardan büyük bir kısmı, öğrenme yaşındaki körpe dimağlara zerk ile bu milletin hissiyatına yabancı, inancımıza muhalif ve inkârcılık kokan marşları, ikona motiflerini ve edebiyatın şiir ve nesirlerini adeta birer ayet gibi ezberletmeye çalıştılar. Sanat ve kültüre dair yürek yaramızı başka bir yazıya bırakarak konuya devam edelim… Oysa bize ’muallim ve muallimeler’ lâzımdı. Bu meyanda Seyyid Ahmed Arvasî’nin bir hatırası şöyledir: Arvasî, 60’lı yıllarda Ağrı’nın Molla Şemdin köyüne ilkokul öğretmeni olarak tayin edilir. Başta muhtar olmak üzere köyün ileri gelenleri kendisini karşılarlar. Kalacağı eve yerleştirirler. Her türlü ihtiyacı karşılanır. Fakat bir şey dikkatini çeker. Köylüler hitap ederken kelimenin üzerine basa basa ‘Müellim Bey’ derler. Arvasî, ‘muallim’ kelimesini telaffuzda zorlandıkları için ‘müellim’ dediklerini düşünür. Kısa zamanda köylüyle kaynaşır. Köy odalarında ve evlerdeki sohbetlere katılır. Onlarla camiye gider, düğünlerinde bulunur, bayramları kutlarlar. Köylüden kopuk öğretmen değil, onlardan biridir. Kendilerine tepeden bakmayan, onlarla oturup kalkan, sevinçlerini paylaşan, dertlerine ortak olan bu genç öğretmeni köylüler bağırlarına basarlar. İş bu noktaya gelince, kendisine söz birliğiyle ‘Muallim Bey’ diye hitap etmeye başlarlar. Bu durum Arvasî’nin dikkatinden kaçmaz. Merakını gidermek için muhtara sorar. Muhtar, günlerdir bu sorunun sorulmasını bekliyordur zaten. Ağır ağır konuşmaya başlar: ’Evet Muallim Bey, sana önceleri müellim dememizin önemli bir sebebi vardı. Bugüne kadar köyümüze gelen öğretmenler hep bizden uzak kaldılar. Bizim dünyamıza giremediler. Onların ayrı dünyaları vardı; bizimle ilgisi olmayan, Avrupa’dan ithal kimseler gibiydiler. İnanç ve yaşayışımıza ters hayat tarzları vardı. Hatta değerlerimizle alay da ediyorlardı. Ne aramıza katılır, ne de camimizin yolunu bilirlerdi. Hâl böyle olunca bizler çok üzülürdük, müteellim olurduk. Bunun için onlara ‘elem, sıkıntı veren’ mânâsında ‘müellim’ diyorduk. Onlar bu kelimenin mânâsını bilmedikleri için bu hitabımızı telâffuz hatası zannediyorlardı. İlk günler seni de onlardan zannettik. Bunun için ‘Müellim’ dedik. Sonra baktık ki sen onlara benzemiyorsun, bizden birisin. Bunu anlayınca müellimi bırakıp ’Muallim’ demeye başladık.’ Kıssadan hisse… Genç nesillerin nasıl yetişmesi gerektiği hususu ve kaybettiğimiz dünümüzü tekrar yakalamak için ‘Gençlik, ilâhî bir nimettir’ hakikatinden hareket edelim ve Kur’ân’a sarılalım.

(…)

Millî eğitim sisteminin adından gayrı ne kadar yerli ve millî olduğu üzerinde hep münakaşa edilmiştir. 1950 yılından sonra günümüze kadar askerî idareler dışında genellikle ‘Sağ’ diye tabir edilen iktidarlar Devlet idaresinin direksiyonunda bulunmuşlardır. Son yirmi seneyi ayrı tutarak, iktidarlar muktedir olamamış, eğitim-öğretim, gayr-ı millî bir yapı olan Sol’un ve dolayısıyla laikos cenahın tasallutundan kurtulamamıştır.

Son yirmi yılın iktidarının ‘yumuşak karnı’ millî eğitim ile kültür meselesi olmuştur. Devlet’in resmî ideolojisi ve içteki siyâsî dengelerin durumu, askerî vesayetlerin uzun sürmesi ve yıllanarak müzmin hâle gelen dar kadroculuk problemi iktidarın en büyük handikabıdır. İslâmî hayatı tehlike ve öcü gibi gösteren öğretmen sayısı azımsanacak rakamın aksine büyük yekûnlar teşkil etmektedir. Hâlâ sene sonu öğrencilerine balolar, dans partileri tavsiye ederek bir de altyapı hazırlayan idarecilerin olduğu herkesin malûmudur. ‘Muallim ve muallime yetiştirecek üniversitelerin ilgili fakülteleri ve bölümleri konunun fevkinde midirler?’ Sualini sormak durumundayız.

İstikbâlin gençlerini yetiştirecek maarif yuvalarının FETÖ tipi yapıların gölgesinden kurtarılmaları Devlet’in aslî görevidir. Her millet, her din mensubu topluluk, yarının büyükleri olup yaşayacakları hayatın idamesinde sorumlu olacak gençlerin yetişmesinde bir yol, yordam ve istikamet tayin eden politikalar tespit eder. Bu sorumluluk, yetki makamındaki ebeveyn, okul idaresi ve ‘devlet’ denilen müesses kurumun aslî görevidir. Bunun bir ülkü mü, ideolojik bir cereyan mı olduğuna o milletin fertleri karar vermelidir.

Milletlerin hayatında amil/müessir olarak rol alanların yetiştirilmesi ameliyesinde ana fikir faaliyetlerinden olan insan eğitiminde, o ülkenin resmî ideolojisi ya beşerî bir ideoloji ya da bir inanç sistemine göre hayat bulur. Özellikle beşerî mahreçli Marksizm, Leninizm ve benzeri despotik rejimlerde aslolan, madde ve materyalizmin gücüdür. Yine kapitali ve serveti kutsayan kapitalizm sisteminde de asıl gaye ’insan’ merkezli değil, bir zümrenin refahı ve arzularıdır. Pagan dinlerde ise durum tamamen olağanüstü güçlerin ve dinin kurucunun yani paganların tasarlayıp uydurduklarının keyfine göredir. Müslüman milletimizin medeniyet tasavvuruna göre eğitim-öğretimde ana kaynak, Kur’ân ve Risalet-i Resûlullah irşadı olmalıdır. Din-i Mübîn-i İslâm’a göre ‘insan merkezli’ olmayan her düşünce ve hareket bâtıldır. Muvaffakiyeti mümkün değildir.

İnsan hayatının en hareketli, heyecanlı ve tehlikeli devresi gençlik zamanıdır. Gençlerin topluma faydalı, dindar, edepli, hayâlı, kısaca faziletli yetişmeleri için bir rehbere ihtiyaçları vardır. Kendi başlarına yol ve hedef tespit etmeleri çok zordur. Hatalı yollara sapmamaları için başta anne-babalar, birinci derecede çocuklarının terbiyesinden mesuldürler. Esas terbiye çocukluk çağında başlar. İlk vazifeyi anne-baba yapar. Din ve iman duygusunu, Allah ve Resûlullah sevgisini çocukların kalplerine ebeveyn yerleştirir. Sonra okul ve çevre gelir.

Çocuklarımız okullara gidip geliyorlar, ne kazanıp ne kaybediyorlar, işte bunu takip etmemiz lâzım. Müslüman aileler çocuklarına ders veren muallimlere dikkat etmeliler. Zararlı fikir, gencin her iki dünyasını harap eden bir zehirdir. Dindar olmayan eğitimciler, ‘müellimler’ de gençlerimize zararlıdırlar. Allah’ın emrettiğini yasaklayan, nehyettiği günahları işleyen müellimlerden gençlerimizin iyi yetiştirilmesini beklemekse gaflet içinde gaflettir.

Biz her şeyden evvel Müslümanız. Okullarımızdaki programların dinimize uygun olmasını isteriz. Yavrularımıza Kur’ân ve iman ders ve terbiyesinin verilmesini istiyoruz. Avrupa’nın dinsiz felsefesiyle, ahlâksız, hayâsız hayat anlayışlarıyla alâkamız yoktur. Kalbimizi, vicdanımızı ışıklandıracak olan din ilimleridir, iman hakikatleridir; aklımızı, fikrimizi nurlandıracak faydalı fen ilimleridir. Gençlerimiz ilme, ahlâka, ibadete muhtaçtır. Kanaatimiz odur ki, en büyük öğreten ‘Muallim’, Hazreti Muhammed’dir (sav).

Bakınız, Hazreti Peygamber’in (sav) biricik görevi, Allah’tan aldığı mesajları insanlara tebliğ etmektir. O, bu tebliğ görevini bir eğitim-öğretim görevi olarak algıladı ve yerine getirdi. Yani O, ‘Mübelliğ Peygamber’, ‘Muallim Peygamber’ olarak görev ifa etti. Bu görevini son derece iyi bir biçimde ve başarıyla gerçekleştirdi. Bu başarının çok iyi tahlil edilmesi, sebeplerinin belirlenmesi gerekir. Yoksa, o başarıyı iyi okuyamaz ve doğru anlamlandıramayız. Bu da o başarıdan ders alma imkânını ortadan kaldırır. Muallim Peygamber, her şeyden önce insana en büyük değeri veriyordu. O’nun gözünde insanın bambaşka bir yeri vardı. Yaratıkların en şereflisinin insan olduğuna (İsra, 70; Tin, 4) inanıyordu.

İslâm dininin bizzat kendisi bir eğitim-öğretim dinidir. Hazreti Peygamber (sav), Kur’ân-ı Kerim’in ayetlerini vahiy yoluyla alıp öğrenmiş ve insanlara öğretmiştir. Kur’ân-ı Kerim’in ilk inen ayetinin ‘Oku’ İlâhî emrini ihtiva etmesi, yine 750 civarındaki ayetin ilme, tekniğe ve eğitime ait olması, ayrıca Hazreti Peygamber’in üzerinde durduğu en önemli hususlardan birisinin bilim, eğitim ve öğretim olması, İslâm dininin bu konuya ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Fakat ne acıdır ki, Müslümanlar her konuda olduğu gibi bu konuda da Allah ve Resûlünün emir ve tavsiyelerine pek uymamışlardır. Biraz uydukları zaman ilerlemişler, bilim ve teknolojinin hâkimi olmuşlardır. Ne zaman terk etmişlerse o zaman da cehaletin karanlıklarına düşmüş ve her konuda başkalarına muhtaç hâle gelmişlerdir.

Gönül, Müslümanların ve bütün insanlığın Allah ve Resulünün bu konudaki emir ve tavsiyelerine uyarak eğitim, öğretim ve bilimde en ileri seviyeye gelmesini arzu etmektedir. Fakat bu işin temelinde çalışmak, araştırmak ve geliştirmek yatmaktadır. Bilim, teknoloji ve medeniyet, insanlığın ortak malıdır. Çalışan, didinen, uğraşan insanlar bunları omuzlarında yükseltirler.

Unutmamalıdır ki, ‘insan için ancak çalıştığının karşılığı vardır’, bunun dışında bir şey beklemek beyhudedir.” 

***

Nihaî zeminde yeni maarif müfredatından beklediklerimizi birkaç cümle ile arz ederek bitirelim…

Çok sayıda fikir ve raporun münderecata yardımcı olacağına inanıyorum. Bunu vesile belleyerek kanaatimiz şu ki; ders kitapları gibi müfredatta da bilgi ve beceriler ahlâkî bir kapta sunulmalıdır. Zira ahlâk, bilgiyi ideolojiden kurtaran bir aracıdır. Ancak bu şekilde gençlik arasında inançsızlık, kimliksizlik, sapkınlık ve sorumsuzluk dalga dalga yayılıyorsa, aşağılık kompleksi umumî bir araz hâlini almışsa, bunda tarihî gerçeklere, kültür ve medeniyetimize, inanç ve değerlerimize ayna olamayan mevcut müfredatın payı büyüktür. Bu konuda Fuat Sezgin’in çalışmaları deniz feneri misâli yol gösterici olabilir.

Fuat Sezgin, Orta Çağ’daki İslâm bilim mirasını ortaya çıkaran kapsamlı çalışmalar yaptı. Müslümanların bu çalışmalarda İslâm Medeniyeti’nin özellikle matematik, astronomi, geometri, fizik, kimya, tıp, coğrafya, felsefe gibi pozitif bilim alanlarında kaydettiği gelişmeler ve bu gelişmelerin Batı medeniyetinin doğuşu üzerindeki etkisini ele aldı.

Medeniyetimizin  değerini ve derinliğini, çapını anlayabilmek için   Fuat Sezgin’i ve çalışmalarını tanımak şart olmaktadır. Şu an en elzem vazife ve biricik çıkış yolu, ruhumuzu, zihnimizi ve dimağımızı besleyen ve bizi biz yapan maarif, medeniyet, insan, bilgi, ahlâk, erdem, toplum, öğretmen ve öğrenci özelliklerimizi kazandıracak öncü projeler hazırlamaktır. Özellikle Fuat Sezgin’in çalışmaları ile gün yüzüne çıkan bilim tarihi gerçeklerinin ders kitaplarının yansıması gerekir.

Yeni müfredatta yer alan amaç ve öğrenme çıktıları ile bunlarla alâkalı bilgi, beceri ve yeterliklerin çok büyük kısmının dünyevî olması, hem varoluştaki madde-mânâ dengesi, hem de bu müfredatın temel savı olan “yetkin ve erdemli birey” dengesi için bir eksikliktir. Manevî hedef ve amaçlar olmadan yetkin ve erdemli birey nasıl yetiştirilebilir?

Bu meyanda, atalarımızın yüzyıllarca ilham ve enerji aldığı İlâ-yi Kelîmetullah, Nizam-ı Âlem, Fütüvvet ahlâkı ve insan-ı kâmil hedefleri yol gösterici olabilir.

Bu anlamda Sezai Karakoç’un “Ağır sanayi, ağır kültür ister” sözü ile Nurettin Topçu’nun “Öğrenmek zekânın, yapmak ahlâkın işidir” biçimindeki veciz sözleri bu gerçeğin altını çizer. Sağlam insan olmadan sağlam para, sağlam para olmadan da sağlam ekonomi inşâ edilemez. Esas olan, kendi kimliğimiz ve kültürümüz ile var olmak, kalkınma ve ilerleme odaklı bir zihniyet yapısı oluşturmaktır. Müfredat bu ortamı sağlayacak şekilde hazırlanmalıdır.

Yeni müfredatta “bireyin bütünsel gelişimi (zihin, beden, kalp ve ruh)” vurgusu çok isabetlidir. Bunlara finansal okuryazarlık gibi bireyin ekonomik hayatî niteliğini artıracak eklemeler yapmak da oldukça kıymetlidir. Ancak bu okuryazarlık eklemelerinde sıfır israf ve iktisatlı hayat prensipleri, sanat, estetik, ahlâk ve maneviyat gibi boyutlar ihmâl edilmiş gibi görünmektedir. Bunların tahkim edilmesi önemlidir. 

Ders kitapları gibi müfredatta da zengin bir kelime hazinesi gerektiren dil kullanılmalıdır. Zira insan kelime ve kavramlarla düşünür ve hayâl eder. Ders kitapları gibi müfredatın da medeniyetimiz ve kültürel tarihimizle barışık olması ve dahası oradan beslenmesi çok önemlidir. Zira bireyde hafıza ne ise toplumda da tarih odur. Hafıza zaafının nelere yol açtığı ise malûmdur. Kaldı ki, bunda istifadeye medar olduğu kadar iftihar edilecek dayanaklar vardır. Biz yaşayan nesli tarihimizle doğru olarak buluşturamazsak, bu boşluğu başkalarının yanlış biçimde doldurduğu aşikârdır.

Vesselâm.