TÜRKİYE’ye karşı Suriye kaynaklı her terör saldırısının ardından, “Biz Suriye’nin tekil devlet yapısını ve Suriye’de terör örgütlerinin yok edilmesini istiyorsak, BM’in tanıdığı Suriye’nin meşru yönetimini, Esat hükûmetini kabul edip onunla iş birliği yapmak zorundayız” diyen bir koro vardı. Böylece Türkiye’ye karşı Suriye kaynaklı her tehdit, Esat idaresinin meşruiyeti ve Esat hükûmetiyle iş birliği için birer bahane, zorunluluk örnekleri olarak uzun yıllar ve listeler hâlinde sıralanmıştır.
Aynı Suriye’de 8 Aralık 2024’ten itibaren bambaşka bir idarî yapı ortaya çıktı. ABD korumasındaki İslâm düşmanı, ateist bir çete işgalindeki Suriye’nin kuzey doğu bölgesi (Cezire) dışında kalan bütün Suriye toprakları, Yeni Suriye hükûmetinin idaresi altına alınmıştır. Hemen her konuda Türkiye’ye olan kardeşlik duygularını, dostluklarını ifade eden bu yeni Suriye idaresi, Türkiye için bir şans bir imkân sayılır mı?
Suriye, Fransız mandası altındayken Antakya 1939’da Türkiye’ye bağlanmıştır. Türkiye düşmanlığını temel alan Baas Arap milliyetçiliği, Antakya’nın Türkiye’ye katılmasını hiçbir zaman kabullenememiştir. Suriye’nin bağımsız olduğu 17 Nisan 1946’dan beri Baas kafalı Arap milliyetçileri için Türkiye baş düşman, baş tehdit olarak kalmıştır. İki yıl sonra 1948’de İsrail’in kurulması bile Baasçı Arap milliyetçileri için Türkiye’yi tehdit olmaktan çıkaramamıştır.
Suriye hükûmetleri, Antakya’nın Türkiye’ye bağlanmasını kabullenememişler, Antakya’yı Suriye sınırları içinde gösteren haritaları göstermeyi büyük bir marifet saymışlardır. Antakya meselesinden sonra bir de “Fırat suyu” problemi icat etmişlerdir. Fırat nehri üzerinde de hak iddiasında bulunmuşlar ve bu nehir üzerinde Türkiye’nin baraj yapmasını bile kendileri için tehdit bilmişlerdir. Doğrudan Türkiye’ye müdahale etmeği göze alamadıkları için dolaylı yoldan terör örgütlerini besleyip Türkiye’nin üzerine salarak Türkiye’den intikam almayı tercih etmişlerdir.
Bunun için 1970’li yıllarda Türkiye’ye karşı faaliyet gösteren irili ufaklı bütün sol terör örgütleri, Hafız Esat idaresindeki Suriye’den destek almışlardır; kamp yerleri, askerî teçhizat ve para yardımıyla Türkiye’ye karşı eğitilip donatılmışlardır. Aynı Suriye hükûmeti, Ermeni terör örgütü Asala için de korunma, barınma yeri olmuştur. Nihayet Suriye istihbaratı Temmuz 1979’da Abdullah Öcalan’ı alıp Suriye’ye götürmüştür. Yirmi yıl boyunca Suriye’den Türkiye’ye karşı Öcalan, her türlü terör faaliyetini (Ekim 1998’de kovuluncaya kadar) rahatça sürdürmüştür.
Suriye devriminin başarıya ulaşmasından sonra şartlar tümüyle değişmiştir. Yeni Suriye için güneybatıda gittikçe yayılan İsrail işgali ve Cezire bölgesindeki PKK/ YPG işgali, iki büyük tehlike olarak durmaktadır. Yeni Suriye, bütün unsurları içine alan Suriye halkının ve Suriye topraklarının birliğini savunmaktadır. Bir ay öncesine kadar Suriye’nin tekil devlet olarak kalması için “Esat ile iş birliği yapmalıyız” diyen sol cenah, şimdi yeni Suriye hükûmetini küçümsemekte ve “eski teröristler” diye mahkûm etmeye çalışmaktadır. Her zaman yaptığı gibi mezhebî ve etnik grupların, ayrılıkçılığını tahrik etmektedir.
Herkesçe bilinmektedir ki Baas Parti diktatörlüğünün dayandığı taban, Nusayrilerdi. 61 yıllık Baas, 54 yıllık Esat diktatörlüğünün temel dayanağı Nusayriler olmuştur. Özellikle son 13 yıllık iç savaş esnasında Suriye halkını katliamdan geçiren, şehirleri viraneye çeviren bütün saldırılar, Nusayrilerin içinden çıkan savaş suçluları eliyle olmuştur. Şimdi o suçluların yakalanması, hesaba çekilmesini “Aleviler öldürülüyor, Nusayriler katlediliyor”yaygarasıyla engellemeye çalışmaktadırlar. Aynı sol cenahın Baas diktatörlük döneminde ve son 13 yıllık iç savaş esnasında yapılan katliamlar hakkında tek bir itirazı duyulmuş görülmüş değildir. Dolayısıyla bu çevrelerin “insan hakları” kaynaklı kaygılarının hiçbir inandırıcılığı yoktur.
Bütün umutlarını Batı bölgesinde Nusayrilerin isyanına ve Suriye’den kopup ayrılmasına, bir de Cezire bölgesindeki ateist İslâm düşmanı PKK/ YPG çetesinin başarısına bağlamışlar, Suriye’nin iyimser tahminle üçe bölünmesini beklemektedirler. Bu bölünme için de en büyük destekleri elbette ABD, İran ve İsrail’dir. Bu üç işgalci, sömürgeci ülkenin omuz vermesiyle Suriye’nin üçe bölünmesi hayâliyle teselli bulmaktadırlar.
Suriye’nin bölünme tehlikesi vardır. ABD, İran ve İsrail, yeni Suriye hükûmetine karşı isyan bayrağı açan PKK/ YPG ve Nusayri ayrılıkçılığının arkasındadırlar. Zaten on yılı aşan bir zamandan beri PKK/ YPG ayrılıkçılığı için ABD himayesinde epey mesafe alınmıştır. Silahlı kanadı teşekkül ettirilmiş, ABD ordusu tarafından eğitilip teçhiz edilmiş, yerel idareler oluşturulmuş kısaca her şey hazırlanmıştır. Suriye’den kovulmasını hâlâ hazmedemeyen İran ise başından beri PKK/ YPG çetesiyle hiçbir çatışmaya girmemiş, onun varlığını Türkiye’ye karşı bir fırsat, bir imkân olarak görmüştür. Son günlerde İran’ın PKK/ YPG’ye Türkiye’ye karşı kullanması için kamikaze verdiği haberlerin (11 Ocak 2025, Yeni Şafak) ne kadar doğru olduğunu zaman gösterse bile İran’ın her zaman böyle bir potansiyeli olmuştur.

Suriye devriminin başarıya ulaşmasında Türkiye, tayin edici olmuştur. Bir defa 10 yıl kadar önce İdlib’in Türkiye tarafından Rusya ve İran’a çatışmasızlık bölgesi olarak kabul ettirilmesi, muhaliflerin orada toplanıp yaşamalarını mümkün hâle getirmiştir.
Suriye’nin Akdeniz kıyısındaki Tartus ve Lazkiye şehirlerinde azınlık durumunda olsalar bile, Nusayrilerin dış dünya ile bağlantı kurma imkânlarının ve Baas döneminde elde ettikleri ayrıcalıklar ile yaptıkları hazırlıklar ciddi bir tehdit durumundadır. Nusayri ayrılıkçılığının zayıf tarafı ise, Tartus ve Lazkiye’de azınlık durumunda olmalarıdır. Ancak Cezire bölgesinin işgali ile görülmüştür ki, azınlık olmak bazen dış destekle çoğunluğa galip gelmeye engel değildir.
Nusayri ayrılıkçılığının başarı ihtimali Suriye için hayatî bir tehlikedir. Çünkü Suriye’nin Akdeniz’le bağlantısı kesilecektir. Yer altı kaynakları bakımından fakir olan ve denizle bağlantısı olmayan, kara ile çevrili küçük bir Suriye’nin yaşama şansı yoktur.
Suriye devriminin başarıya ulaşmasında Türkiye, tayin edici olmuştur. Bir defa 10 yıl kadar önce İdlib’in Türkiye tarafından Rusya ve İran’a çatışmasızlık bölgesi olarak kabul ettirilmesi, muhaliflerin orada toplanıp yaşamalarını mümkün hâle getirmiştir. Bunu Rusya ve İran’a karşı Türkiye yapmıştır. 8 Aralık 2024 sabahında Suriye devriminin Şam’da zafere ulaşmasının temelinde Türkiye’nin İdlib’de temin ettiği bu özel statünün yeri büyüktür. Ancak Türkiye’nin katkısıyla muhaliflerin elde ettiği bu zafere Ali Bulaç gibi bazıları (18 Ocak 2025 serbestiyet.com) ABD ve İsrail’i ortak göstermekte ısrarlı davranmaktadır. Bu ısrar oldukça önyargılı ve muhalefetin zaferine gölge düşürme isteğinin sonucu olmalıdır.
Çünkü Mart 2011’de başlayan Suriye devrimini Ali Bulaç gibi isimler uzun yıllar “ABD kurgusu” diye adlandırmıştır. Bu muhalefetin suni olduğunu, ABD desteği olmadan yaşayamayacağını iddia etmişlerdir. 1963’te başlayan zalim Baas diktatörlüğünün Suriye’de işlediği cürümlerin yol açtığı fenalıkları yok sayarak her şeyi dış desteğin olup olmadığına bağlamayı tercih etmişlerdir. ABD’yi her şeye kadir, olup biten her işin içinde mutlaka ABD’nin ayak izinin aranması takıntısına dayalı bu görüş gerçekçi değildir. Öncelikle ABD, asla her şeye kadir bir gücün sahibi değildir. Afganistan, Irak, Vietnam hatta Küba Domuzlar Körfezi olayları ABD gücünün aslında şişirilip abartılan bir güç olduğunu göstermiştir.
Her diktatörlük gibi Esat diktatörlüğü de barbarlığı ve halka karşı yaptığı zulümler nedeniyle halk desteğinden mahrumdur. Suriye muhalefetinin meşruiyetini kabul etmeyen Ali Bulaç gibi isimler Baas diktatörlüğünü eleştirirken bile muhalifleri ABD tezgâhlı bir hareket olarak göstermekten geri durmamışlar ve Suriye halkının (çoğunluğunun) Baas idaresinin arkasında olduğunu iddia etmişlerdir.
Bu iddialarının yanlışlığını tarih bize göstermiştir. Suriye halkının çoğunluğu hiçbir zaman Baas diktatörlüğünün arkasında olmamıştır. Ancak Türkiye’nin inkâr edilemez katkılarının yanında iki önemli olay muhaliflerin işini kolaylaştırmıştır. Şubat 2022’de başlayan Rusya-Ukrayna savaşının sonunda Rusya’nın adeta kolu kanadı kırılmıştır. Baas diktatörlüğünü korumak için yeni kuvvetleri Suriye’ye gönderemediği gibi, Suriye’deki kuvvetlerinin bir bölümünü çekmiş olması da muhalifler için büyük bir fırsat oluşturmuştur.
Aynı durum İran için de geçerlidir. Şah zamanından başlayarak İran, varını yoğunu Baas diktatörlüğünü korumaya tahsis etmiştir. Ancak İran’da ardı arkası gelmeyen ekonomik krizler, suikastlar ve nihayet İsrail saldırıları nedeniyle Suriye’den tasfiye edilen İran uzantısı Lübnan Hizbullah örgütünün devre dışı kalması, Baas diktatörlüğünün muhaliflere karşı kullanacağı bu imkânı da ortadan kaldırmıştır.
ABD’nin ise doğrudan muhalifleri engelleyecek bir harekete girişmeyişi 8 Aralık zaferini ortaya çıkarmıştır. ABD’nin Rusya ve İran müttefiki Esat diktatörlüğünü korumak için doğrudan muhalifleri hedef alarak engellemeye çalışması da akla uygun değildir. Muhalifler ve Esat bağlısı çeteler arasında vuku bulacak yeni çatışmalardan dolayı, muhaliflerin ABD’ye muhtaç olacakları tezi iflas etmiştir. Çünkü ABD’nin bir katkısı olmadan muhalifler Şam’ı 8 Aralık 2024’te teslim almıştır.
İran halkının zalim Şah idaresine karşı isyanını meşru hakkı olarak görenlerin, Suriye halkının aynı hakka sahip olmadığını iddia etmeleri gülünçtür ve aynı zamanda Baas idaresiyle suç ortaklığının bir sonucudur. Firavun, Nemrut zamanından başlayarak her mazlum halkın, diktatörlere karşı isyan etme hakkı meşrudur. “Esat tağutu, İran ve Rusya ile ittifak etmiştir” diye Suriye halkının Baas diktasına karşı isyan hakkı yok olmaz. Nitekim Suriye’nin kahramanları olan muhalifler bu haklarını kullanmışlar, büyük bedeller ödeyerek nihayete 8 Aralık 2024 sabahında zafere ulaşmışlardır.



