“YENİ neslin inşâsı” tezi ve iddiası, insanlık târihi boyunca şu veya bu şekilde hep gündeme gelmiş ve bu gündemden hiç düşmemiştir. Hele bu tez ve iddia, toplumların devletleşme ve ideolojik devlet kurma süreçlerinde çok daha yaygın ve yoğun ve dahi plânlı ve programlı bir şekilde gündemdeki yerini hep muhafaza etmiştir. İşte resmî eğitim kurumları ve bu kurumları idâre eden eğitim bakanlıkları, eğitimin amaç, felsefe ve politikaları hep böyle oluşmuş ve oluşturulmuştur.
Aslında işin tabiatı gereği bu, son derece tabiî bir durumdur. Çünkü nesiller (gençler) istikbâlin yapıtaşlarıdır. Bu mânâda hiçbir iktidar işi şansa bırakmaz ve yarınların devlet düzeni ve toplumsal yapısını inşâ işini riske edemez. Zâten târih boyunca hep böyle olmamış mıdır? Antik Yunan’dan Eski Mısır’a, Konfüçyüs ve Tao dönemi Çin’inden Eski Türkler ve Dede Korkut’a, Medine-i Münevvere’deki “Ehl-i Suffe”den Osmanlı dönemindeki “Enderun Mektebi”, medreseler, askeriye, tıbbiye, mülkiye mekteplerine varıncaya ve günümüze gelinceye kadar hep böyle olmuştur.
Gençlerin eğitimi ve yetiştirilmeleri elbette çok mühimdir ama bu iş nasıl olacak ve neye göre yapılacaktır? Bu eğitimin temel parametreleri akıl, irâde, hür ve bağımsız düşünce ve bilimin temel ilke ve kurallarına göre mi olacak, yoksa her devlet, her sistem, her iktidar, her yönetim kendi saltanatını, kendi ideolojik argüman ve resmî kurumlarını ayakta tutabilmek için “kurşun asker” modunda ve formatında beyinleri yıkanmış robotlar mı yetiştirecektir? İşte işin püf noktası burasıdır ve bu nokta son derece önemli ve kayda değerdir. Bu bakımdan bu önemli konu pedagojik açıdan enine boyuna müzâkere edilmeli, üzerinde hassasiyetle durulmalı, istişâreye açık hâle getirilmeli, bilimsel araştırma ve çalışmalarla desteklenmeli, geniş kapsamlı analizler yapılmalı, hiçbir baskı altında olmadan ve ideolojik dayatmalarda bulunmadan mesele etraflıca ele alınarak değerlendirilmelidir.
Gücü ele geçiren her iktidar, aslında “yeni neslin inşâsı” derken, kendi ideolojik emellerini ve kendi partilerinin menfaat ve çıkarlarını düşünerek yeni nesli eğitmeye ve yetiştirmeye çalışıyor. Gelmiş geçmiş tüm güç odakları ve iktidarlar hep böyle yapmıştır. Amaçları, siyasal ve politik yandaşlıkla birlikte saltanatlarını ayakta tutmaktır. Kurşun asker ve robotlar yetiştirilecek ki bu saltanatlar ilânihâye devam etsin gitsin. Bu robotlar da sorgusuz suâlsiz bu saltanatlara omuz versin, payanda olsun. İşte, kitlelerden istenen de budur.
Tabiî ki bu niyet, saltanat sahipleri tarafından açık edilmez. Kalblerde ve kapalı kapılar ardında gizli tutulur. Ancak bu yeni nesil din, iman, vatan, millet nutuklarıyla ve hamâsî söylemlerle hep motive edilir. Böylelikle ve bu nesiler aracılığıyla saltanat ilânihâye sürer gider. Zaman içerisinde saltanat sahipleri değişebilir ama saltanat düzeni devam eder. Gençliğe hitâben “Ey” ya da “Eyy!” diye başlayan nidâ nutukları hep bu minvâl üzeredir.
Ama unutulmasın ki, tarihsel süreç içinde kurulan saltanatlar, meyyitleştirilmiş ve mankurtlaştırılmış insanların (kölelerin) saltanat sahiplerine omuz ve baş vermeleri sûretiyle mümkün hâle gelmiştir. Yâni rûhen köleleştirilmiş insanlar olmasaydı, sultanlar bu kölelerin sırtlarına ve başlarına basarak saltanat makamına gelebilirler miydi? Herkes bir İmam-ı Âzam Ebû Hanife ve “Kader Risâlesi”nin müellefi Hasan El-Basrî gibi Hakk’tan yana tavır koysa ve dirençli olsaydı yeryüzünde saltanat düzeni hiç kurulur muydu?
Tüm Müslümanlar ve akıl sahibi insanlar bir düşünsünler bakalım; Allah’ın Rasûlü, insan şeref ve onuruna aykırı olan yeryüzündeki saltanat düzenlerini yıkmak için mi Allah tarafından görevlendirildi, yoksa bunlara payanda olup ayakta tutmak için mi?
İşte, yeryüzündeki hemen hemen tüm beşerî sistemler, şu veya bu şekilde, şu veya bu görüntü altında, şu veya bu söylemlerle, şu veya bu uygulamalarla ya da şu veya bu eğitim amaç, felsefe ve politikalarıyla tüm saltanat sistemlerine destek vermekte ve saltanat sahiplerine payanda olmaktadırlar.
Gerçekte hiç kimse, Allah’ın istediği şekilde irâdesini kullanabilen, tercih yapabilen, tam bir hürriyet içinde bağımsız düşünebilen, akıl, ilim/bilim, ahlâk ve dahi insan şeref ve onuruna yakışır ve yaraşır bir şekilde yeni neslin (gençlik) yetişmesini istemiyor. Sadece zevâhiri (görüntüyü) kurtarmak için “-mış” gibi yapıyor. Gerçekte bunlar (iktidar ve saltanat sahipleri), her durumda itaat ve biat eden, meyyitleşen, mankurtlaşan, robotlaşan bir neslin yetişmesini ve yetiştirilmesini istiyorlar. Hemen hemen tüm cemaat ve tarikatlar da kendi dünyalarında bu tür nesillerin yetişmesi ve yetiştirilmesi anlayışına destek veriyor, yardımcı oluyorlar.
Bu tür güç odakları aklı, vicdanı, irfanı hür nesillerin yetişmesini ve yetiştirilmesini gerçekte istemiyorlar. Buna karşılık lâik ve seküler çevreler de yeni neslin dinden, imandan, ahlâktan (Kur’ân ahlâkı, Müslümanların yozlaşmış ahlâkı değil; çünkü örnek aldıklarını iddia ettikleri Rasûl’ün ahlâkı, Kur’ân ahlâkı idi, tabiî ki kapitalist, liberalist, hedonist yoz ahlâkı da değil) uzak ve yoksun bir şekilde yetişmesini ve yetiştirilmesini istiyorlar. Gelinen noktada bu tür gençlerin hâllerine bakılarak meselenin ciddiyeti ve ahlâkî yozlaşmanın boyutları rahatlıkla anlaşılabilir.
Mâmâfih, “Allah, Rasûl, Kur’ân ve İslâm” denildiğinde lâik ve seküler çevreler ve dahi İslâm dışı unsurlar sakın korkmasın ve endişeye kapılmasınlar! Çünkü onların istedikleri gerçek özgürlükler (inanıp inanmama, din seçme, hür ve bağımsız düşünme, düşüncesini ifâde etme, bilimin önemsenmesi gibi hususlar) en güzel şekilde ve en mükemmel biçimde zâten İslâm’da vardır. Ama hangi İslâm’da? Tabiî ki Kur’ân’daki İslâm’da.
İşte herkes, gerçek mânâda insanca ve özgürce yaşamak ve dahi bilim ve düşünme felsefesiyle uğraşmak istiyorsa, Kur’ân’daki İslâm’a destek vermek durumundadır. Çünkü başka çıkış yolu yoktur. İnsanlığın tek kurtuluş yolu da budur!



