Yeni Maarif Sistemi ile muallim mi, yoksa müellim mi yetiştireceğiz?

Zararlı fikir, gençlerin her iki dünyasını harap eden bir zehirdir. Dindar olmayan eğitimciler, “müellimler” de gençlerimize zararlıdırlar. Allah’ın emrettiğini yasaklayan, nehyettiği günahları işleyen müellimlerden gençlerimizin iyi yetiştirilmesini beklemek gaflet içinde gaflettir.

TÜRKİYE Yüzyılı Maarif Modeli ile ilgili tartışmalar bütün hızıyla sürüyor. Bu tartışmaların hayra vesile olması hususunda dua ederek millî eğitimde millî ve mânevî bir atılımın şartı olduğunu düşünüyoruz.

Müslüman milletimizin iman mayasından özünü bulmuş öğretmen (muallim ve muallime) kadrosunun millîleşmesi esas kabul edilmeli. Zira bizim eğitim problemimizin halli müfredata bağlı değil, imanlı-ahlâklı-bilgili öğretmenlere/tebliğcilere bağlıdır.

Örnek alınacak kaynak bellidir. O kaynak Kur’ân’dır. Kur’ân hiçbir konuyu eksik bırakmamıştır. Elbette bu demek değildir ki onda matematik problemlerinin çözümü, dil bilgisi kitaplarındaki imtihan beyitlerinin gramer yönünden tahlilleri, Brezilya dağlarının sayıları, Fransa’daki ırmakların uzunlukları bulunur. Kur’ân size elma sandığı sunmaz. Onun yerine, size yeryüzünü ve kendisiyle elma ağacına sahip olacağınız istidadı verir. Size fizik kanunlarını sıralamaz, düşünme metodu verir ve düşünceyi fizik kanunlarını bilmekte kullanmaya yöneltir.

Her millet, her din mensubu topluluk, yarının büyükleri olup yaşayacakları hayatın idamesinde sorumlu olacak gençlerin yetişmesinde bir yol, yordam ve istikamet tayin eden politikalar tespit eder. Bu sorumluluk, yetki makamındaki ebeveyn, okul idaresi ve “devlet” denilen müesses kurumun asil görevidir. Bunun bir ülkü mü, ideolojik bir cereyan mı olduğuna o milletin fertleri karar vermelidir.

Milletlerin hayatında amil/müessir olarak rol alanların yetiştirilmesi ameliyesinde ana fikir faaliyetlerinden olan insan eğitiminde, o ülkenin resmî ideolojisi ya beşerî bir ideoloji ya da bir inanç sistemine göre hayat bulur. Özellikle beşerî mahreçli Marksizm, Leninizm ve benzeri despotik rejimlerde aslolan, madde ve materyalizmin gücüdür. Yine kapitali ve serveti kutsayan kapitalizm sisteminde de asıl gaye “insan” merkezli değil, bir zümrenin refahı ve arzularıdır. Pagan dinlerde ise durum tamamen olağanüstü güçlerin ve dinin kurucunun yani paganların tasarlayıp uydurduklarının keyfine göredir.

Müslüman milletimizin medeniyet tasavvuruna göre eğitim-öğretimde ana kaynak Kur’ân ve Risalet-i Resûlullah irşadı olmalıdır. Din-i Mübîn-i İslâm’a göre “insan merkezli” olmayan her düşünce ve hareket bâtıldır. Muvaffakiyeti mümkün değildir.

İnsan hayatının en hareketli, heyecanlı ve tehlikeli devresi gençlik zamanıdır. Gençlerin topluma faydalı, dindar, edepli, hayâlı, kısaca faziletli yetişmeleri için bir rehbere ihtiyaçları vardır. Kendi başlarına yol ve hedef tespit etmeleri çok zordur. Hatalı yollara sapmamaları için başta anne-babalar, birinci derecede çocuklarının terbiyesinden mesuldürler. Esas terbiye çocukluk çağında başlar. İlk vazifeyi anne-baba yapar. Din, iman duygusunu, Allah ve Resûlullah sevgisini çocukların kalplerine ebeveyn yerleştirir. Sonra okul ve çevre gelir.

Çocuklarımız okullara gidip geliyorlar. Ne kazanıp ne kaybediyorlar? Takip etmemiz lâzım. Müslüman aileler çocuklarına ders veren muallimlere dikkat etmeliler. Zararlı fikir, gençlerin her iki dünyasını harap eden bir zehirdir. Dindar olmayan eğitimciler, “müellimler” de gençlerimize zararlıdırlar. Allah’ın emrettiğini yasaklayan, nehyettiği günahları işleyen müellimlerden gençlerimizin iyi yetiştirilmesini beklemek gaflet içinde gaflettir.

Biz her şeyden evvel Müslümanız. Okullarımızdaki programların dinimize uygun olmasını isteriz. Yavrularımıza Kur’ân ve iman ders ve terbiyesinin verilmesini istiyoruz. Avrupa’nın dinsiz felsefesiyle, ahlâksız, hayâsız hayat anlayışlarıyla alâkamız yoktur. Kalbimizi, vicdanımızı ışıklandıracak olan din ilimleridir, iman hakikatleridir; aklımızı, fikrimizi nurlandıracak faydalı fen ilimleridir. Gençlerimiz ilme, ahlâka, ibadete muhtaçtır. Kanaatimiz odur ki, en büyük öğreten “Muallim”, Hazreti Muhammed’dir (sav).

Bakınız, Hazreti Peygamber’in (sav) biricik görevi, Allah’tan aldığı mesajları insanlara tebliğ etmektir. O, bu tebliğ görevini bir eğitim-öğretim görevi olarak algıladı ve yerine getirdi. Yani O, “Mübelliğ Peygamber”, “Muallim Peygamber” olarak görev ifa etti. Bu görevini son derece iyi bir biçimde, başarıyla gerçekleştirdi. Bu başarının çok iyi tahlil edilmesi, sebeplerinin belirlenmesi gerekir. Yoksa, o başarıyı iyi okuyamaz ve doğru anlamlandıramayız. Bu da o başarıdan ders alma imkânını ortadan kaldırır.

Muallim Peygamber, her şeyden önce insana en büyük değeri veriyordu. Onun gözünde insanın bambaşka bir yeri vardı. Yaratıkların en şereflisinin insan olduğuna (İsra, 70; Tin, 4) inanıyordu.

Kâinat her şeyiyle insan içindir, ona hizmet için yaratılmıştır. Bu husus, Kur’ân’da çok kez dile getirilmektedir. O, Allah’ın kulu, bütün yaratıkların ise efendisidir. Muallim Peygamber, bütün bunları biliyordu, bunları benimsemişti. Onun bu bilinç ve inançta zirve noktada yer aldığını ve bu hususta biricik olduğunu görüyoruz. O, tüm âlemler/varlıklar için rahmet olarak gönderildi. O hep şefkatle, merhametle hareket etti; asla öfkesini fiiliyata geçirmeyi düşünmedi.

O, Peygamber olarak Kendisinden söz ederken, “Ben lânet edici olarak gönderilmedim, sadece rahmet olarak gönderildim” buyurdu. Rahmet Peygamberi (sav), hem Şahsı, hem de dâvâsı açısından “can düşmanı” olarak nitelendirebileceğimiz insanlara bile düşman nazarıyla bakmadı. Onun ve dâvâsının düşmanı olanlar vardı ama Onun gözünde adeta “düşman” yoktu. Onları düşman olarak görmediği içindir ki onları kahretmeyi, onları ezmeyi, yok etmeyi düşünmedi. Bilakis onları bizzat ilgilenmesi, yardımlarına koşması gereken insanlar olarak gördü. Kendisini bununla yükümlü saydı. Bu yüzdendir ki, onlar ne denli barbarlık yaparlarsa yapsınlar, O (sav) yine onların imdadına koşmayı, onları aydınlığa çıkarmaya çabalamayı görev edindi. Bu yolda maruz kaldığı sıkıntılar, çileler Onu yıldırmadı, aksine teşvik edici güç oldu. O, bu hususta erişilmezliği temsil ediyordu.

O yüz binlerce insanı aydınlık iklimine çekiyor ama böyle sonuca ulaşmak Onun doymasına, işi birazcık da olsa gevşetmesine sebep olmuyordu. Aksine daha büyük bir istekle, herkesin yararlanması için durmadan çalışıyor, tebliğ görevini yerine getirmek için gayret ediyordu. Hazreti Peygamber’in tüm insanlığı içine alan bu şefkati ve merhameti o kadar engin ve güçlü idi ki Onun hürmetine Allah, Onun ümmetinden toptan helak olmayı kaldırmıştır. Esasen, insanı insanlaştırmayı amaçlayan bu Muallim Peygamber’in (sav) insanın insanlığına ters düşen tavırlar takınması, bizzat mesajla çelişkiye düşmesi demekti. Zira insanı halife kılan Allah, Ona son derece güvenmiş ve Onu Kendi Kendisine teslim etmiştir.

İnsan Allah’ a aittir ama kendisine emanet edilmiştir. Diğer varlıklar da onun emanetine verilmiştir. Aklını, hür iradesini kullanarak hareket edecek, hayatını düzenleyecek ve hesabını verecektir. Muallim Peygamber, bunun dışına nasıl çıkabilirdi? Nitekim çıkmadı. İnsana güvendi, onu bilgilendirmekle, teşvik etmekle, sorumluluklarını hatırlatmakla yetindi. Onun özgürlüğünü zedeleyecek tutumlar takınmadı. O, insanın özgürlüğünü kısıtlamayı değil, bilakis ona özgürce gelişeceği bir ortam hazırlayarak davranışlarını bilinçli ve kendi iradesiyle yapmasına kılavuzluk etmeyi benimsedi. Ona kendisinin özgür ve sorumlu varlık olduğunu fark ettirmeye çalıştı. Bunu da eğitim-öğretimle yaptı. Eğitim-öğretim etkinliklerini bu anlayışla yürüttü. İnsanı eğitirken onun temel yeteneklerini/özelliklerini koruyarak geliştirmeyi amaçladı, onu robotlaştırmayı, sorgulamadan teslim olan itaatkâr birey haline getirmeyi istemedi.

Dolayısıyla O, hiçbir bireyin örnekleştirilmesini asla düşünmedi. Her insanın kendi kişiliğini gerçekleştirmesini, kendine özgü davranmasını arzu etti. Bunun için de insanın kendisini, evrendeki konumunu, diğer varlıklar arasındaki yerini tanıması gerekiyordu. Bu hususta Onun kılavuzluğu son derece önemliydi ve O bunu gerçekleştirdi. Özgür olmayan, kendine göre davranmayan, evrendeki konumunu bilmeyen insan, nasıl sorumlu tutulabilir? İşte Efendimiz araştıran, soruşturan, sorgulayan, kendi ayakları üzerinde duran, kendini eleştirebilen, kendini yöneten, dolayısıyla yaptıklarının hesabını verecek bir donanıma sahip seviyeye gelmeleri için insanlara muallimlik yaptı. Muallimlik yaparken, insan onurunu zedeleyecek hiçbir söz söylemediği gibi hiçbir tavır da takınmadı. Zina yapmak istediğini belirten bir gence karşı takındığı eğitici tavır, bu söylenenleri somutlaştıran bir örnektir.

Kılavuzluk ederken her bireyin başlı başına farklı bir dünya olduğunu da unutmadı; bireysel farklılıklarını gözeterek yardım etmeye gayret etti. “Ya Resûlullah, hangi amel en üstündür?” sorusunu soran farklı kişilere farklı cevaplar vermesi, onun bu yaklaşımının tipik örnekleridir. Çünkü bu, herkese, ihtiyacı olan cevabı verdiğini göstermektedir.

Hazreti Peygamber’in (sav) böyle davranması, Kur’ân’da özellikleri belirtilen insanın yetiştirilmesi için şarttı. Bu anlayışta eğitilip geliştirilmemiş bir insan, yukarıda belirtilen özelliklere nasıl sahip olabilir ve söz konusu yükümlülüklerinin üstesinden nasıl gelebilir? Sanırım Efendimizin (sav) bu başarısını, öncelikle Onun eğitimciliğine, eğitiminde insanı merkeze alan yaklaşımına bağlamak yanlış olmaz.

Bazı Batılı müsteşrikler, seküleristler ve bir kısım yerli mankurtlarca İslâm dini açısından eğitimin merkezinde insanın olmadığı görüşü ileri sürülmektedir. Buna katılmak mümkün değildir. Onun insan onuruna alabildiğine saygı duyma, insanı merkez alma, insana son derece değer verme esasına dayanan yaklaşımı karşısında hangi kalp katılık gösterebilir? Bu olsa olsa İslâmî hayata düşman olanların fitne ve faaliyetlerinin sonucudur.

Milletçe yıllardan beri millî eğitim müfredatından, okutulan derslerin alâkası olmayan muhtevasından, eğitim işlerinin ehlinin elinden icra edilmediğinden şikâyetçi olduğumuz bir hakikattir. Daha yürek yakanı ise, bu milletin okullarından mezun olup Müslüman Türk milletinin hayat damarları olan dinine, örfüne ve ecdadına yabancı “müellimlerin” yetiştirilmesidir.

“Müellim” demek, “elem, acı veren, acıtan, ağrıtan” demektir. Gelin, şu suallere “Evet” diyebilmek için ne yapmamız gerektiğine karar verelim: Bugün anneler, babalar, öğretmenler, örgün ve yaygın eğitim alanında eğitsel rol icra eden eğitimciler, hatta Devlet’in en muktedirleri, eğitimde başarılı olduğumuzu ve çok iyi sonuçlar aldığımızı söyleyemez. Bu başarısızlığımızın temelinde yatan en önemli sebep, eğitim etkinliklerimizde merkeze insanı koyamayışımızdır. Öyleyse insana pek değer vermeyen, insan onuruna saygı duymayan, insanı içtenlikle sevmeyi temele koymayan yaklaşımımız mıdır bunun nedeni?

Bizler belki insan sevgisinden, insana saygıdan, insanın değerinden söz ediyoruz, ancak bütün bunlar lafta kalıyor ve somut davranışlara dönüştüremiyor, bu anlayışa göre hayatımızı biçimlendiremiyoruz. Bu yanlış yaklaşım, bütün eğitsel düzenlemelerimizin, eğitsel etkinliklerimizin “insaniliğini” ortadan kaldırıyor. Hâliyle insanın eğitimine yönelik attığımız adımlar istenen hedefe, murat edilen gayeye ulaştırıcı ve yapıcı yol alamıyor. Bu çerçevede Resûlullah Efendimizi (sav) yeniden çok iyi tanımamız, hayatını iyi inceleyip doğru anlamamız gerekiyor.

Gençlerimize hakikî rehber, başta Sevgili Peygamberimizdir (asm). O, en mükemmel örnektir. Çocukluğu çocuklarımıza, gençliği gençlerimize, ihtiyarlığı yaşlılarımıza en güzel misaldir. Peygamberlik verilmeden önce o vahşi toplum içinde bütün kötülüklere rağmen dost düşman Ona güveniyor, “Muhammedü’l-Emîn” diyorlardı.

Hazreti Peygamber’in (sav) eğitim anlayışı insan merkezlidir. Ona göre evrendeki her şey insan için var edildiği gibi, din, kültür, bilgi, beceri/üretim ve sosyal çevre de insan içindir. İnsan bunların aracı değil, amacıdır. Evrendeki varlıklardan/nesnelerden yararlanma hakkı olduğu kadar, bunlardan yararlanma hakkına da sahiptir. Din insan için var olduğundan dolayı, Hazreti Peygamber (sav) her bireye dinden yararlanması hususunda rehberlik etmeye çalıştı. Ama sadece rehberlik etti; din adına insan üzerinde bir tahakküm kurma, onu tasallutu altına alma, vicdanına nüfuz etme gibi tavırları hiçbir zaman takınmadı, bunu asla düşünmedi.

Yeni Maarif Sistemi’ne dair duamız ve talebimiz, En Büyük Mübelliğ ve Muallim Hazreti Peygamber yolunda olan muallimlerin yetişmesi ve yetiştirilmesi yönündedir. Devlet aklının, Müslüman milletimizin İlay-ı Kelîmetullah için Nizam-ı Âlem ülküsüne gönül vermesine duacıyız. Vesselâm…