Yeni dünya düzenini kuracak dört ülke

Başkan Erdoğan’ın yakında yaptığı Malezya, Endonezya ve Pakistan ziyaretleri, Türkiye’nin bir kutup olarak nasıl şekilleneceğini çok iyi göstermektedir. Muhtemeldir ki yakın gelecekte dünyayı yönetecek dört kutup içinde en çok bileşeni olacak olan ülke Türkiye olacaktır. Türkiye, Asya’daki Türk ve İslâm devletlerinin desteğini alacak, AB içinde kendisini destekleyen ülkeler grubu ile özel ilişkiler geliştirecek ve Afrika ile Güney Amerika’da yeni nüfuz alanları ve ekonomik işbirliği imkânları bulacaktır.

GEÇEN asırdaki dünya dengesi, İkinci Dünya Savaşı’nın sonucuna bağlı olarak 4-11 Şubat tarihlerinde ABD-İngiltere ile Rusya arasında imzalanan Yalta Konferansı’na göre şekillenmişti. Bu Konferans, dünyayı Atlantik İttifakı ile Demirperde arasında ikiye bölüyor ve çeşni kabilinden olmak üzere de arada bağlantısız devletler öngörüyordu. Bu konferansın en somut sonucu ise BM Teşkilatı’nın tüm dünyaca tanınır bir kurum hâline gelmesiydi. Bu teşkilâtın dümenindeyse üç Atlantik İttifakı ülkesi ile iki Demirperde ülkesi yer alacaktı. Dünya, 1945 yılından itibaren kamuoyu önünde birbiriyle kavga eden ama arkada birbirlerinin çıkarlarına dokunmayan bu beşli yapı tarafından yönetilecekti. Bu beşli yapının en dişe dokunur icraatı ise dünyanın başına bela olacak ve Ortadoğu’ya kara kâbus gibi çökecek Siyonist İsrail Devleti’nin kurulmasıydı. 


Hikâye uzun… Alanın memnun, satanın memnun olduğu bu düzen, 1991’de SSCB’nin siyaseten dağılıp çökmesiyle son buldu ve ABD tek başına, 2021’de Afganistan’dan çıkışına kadar dünya lideri olarak kaldı. 

 

Gelinen süreçte ise ABD’nin bu liderliği tek başına götüremeyeceği açıktır. 21. asırda oluşacak olan dünya düzeninin dört ülke tarafından oluşturulacağı görülüyor: ABD, Çin, Rusya ve Türkiye… Nitekim Fransız Le Point dergisinin “Yeni Dünya Düzeni” başlıklı bir kapakta, bu düzeni kuracak olan dört liderin fotolarını yayınladı. Bu kapakta Trump, Şi Cinping, Putin ve Erdoğan’ın fotolarına yer verilmesi dikkat çekiciydi. Şimdi çok kutuplu yeni dünya düzenini kuracak olan aktörlere yakından bakalım.

  

1. ABD

 

Dış yüzünde demokrasi ve insan hakları söylemleriyle gemisini yürüten ve bütün devletlerin en mahrem kapılarını bu maymuncuklara açıp içlerine sızan ABD, iç yüzünde sermayesi, medyası, STK’ları, sanat ve edebiyatı, ordusu ve ideolojisiyle bir gücün kontrolündedir: Yahudiler… ABD’yi içten kontrol eden bu güç, yekpare bir güç olmayıp kendi içinde “Küreselciler” ve “Siyonistler” olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlardan ilki seküler, ikincisi ise köktendinci bir karakterdedir. Birincilerin hedefi tüm dünyayı kontrol etmek, ikincilerin hedefi ise arz-ı mevud’u gerçekleştirmektir. Aralarında ilkesel ölçekte anlaşmazlıklar olsa da bu iki unsur, ABD ne zaman başını çevirip bunların etkisini kırmak istese derhal güçlerini birleştirerek o tehlikeyi anında bertaraf ederler. Nitekim Kennedy’nin ibretlik akıbeti, tam da böyle bir birlikteliğin kusursuz icrasıydı. 


Arka planda ABD’yi yöneten bu iki unsur, SSCB’nin yıkılmasından sonra kontrolsüz bir güç hâline gelen bu devletin, kendilerine yönelik bir hamle yapmasının önüne geçmek için onu, SSCB’nin tasfiye oluşuna paralel olarak 1990 yılında Irak üzerine saldılar. Ardından 11 Eylül 2001 komplosu ile ABD’yi yeniden İkinci Körfez Harekâtı ve Afganistan’ın işgaline yönlendirdiler. ABD, 2021 yılında Afganistan’dan çekildiğinde aradaki 20 yıllık zaman dilimi içinde küreselciler, seri bir biçimde sermaye ve teknoloji aktararak Çin’i ayağa kaldırdılar. 


Çin, ilkel komünizmden kapitalist komünizme geçiş yapan yeni kimliğiyle bir çeyrek asır içinde ABD’yi her yönden geride bırakacak gibi görünüyor. Bu durumda ABD’nin öncelikle Çin’i hedefe koyması gerekirdi. Ancak küreselciler Çin yerine, SSCB’nin varisi olarak palazlanan Rusya’yı hedefe koydular ve Biden dönemi boyunca ABD’nin bütün enerjisini, bilinçli olarak çıkardıkları Rusya-Ukrayna savaşında harcamaya başladılar. 


Küreselcilerin ABD’yi, Rusya-Ukrayna savaşına yönlendirmelerine mukabil, Siyonistler de boş durmadılar. Onlar da Hamas-İsrail savaşını tetikleyerek ABD’nin silah ve sermayesini ikiye böldüler. Öyle ki dünyanın en borçlu ülkesi olan ABD, içindeki Küreselci ve Siyonist Yahudilerin açtığı iki kara deliğe silah ve para akıtmaktan bitap bir hâle düştü. Stoklarını kendisiyle ilgisiz davalar uğrunda tüketmeye başlayan ABD, dünya jandarmalığının bedeli olarak savunma harcamalarını katlamak zorunda kaldı. 

 

Trump’ın iktidara gelmesi, ABD’nin daha çok küreselci yapı ile hareket eden politikasının Siyonistlerle hareket eden bir yapıya evirileceğini göstermektedir. Zira Trump’ın Evanjelist-Hıristiyan olan anlayışı ile Siyonistlerin arz-ı mevud ve Tanrı’yı kıyamete zorlama ütopyaları örtüşmektedir. Buna bakarak Trump döneminde ABD’nin üç yönlü bir siyaset izleyeceğini öngörebiliriz.  


Birincisi içe yönelik olarak Trump’ın ilk dönemde elini kolunu bağlayan küreselcilerin devlet, yargı, ordu, emniyet ve sermayedeki ağırlıklarından kurtulmak için mücadele etmek zorunda olmasıdır. Bu mücadelenin ABD’yi bir iç savaş eşiğine getirmek gibi son derece riskli bir mücadele olduğunu söylemekte yarar vardır. Trump’ın elindeki iktidar gücünü ve mesaisinin büyük bir kısmını buraya harcayacağı açıktır. 


İkincisi, ABD’nin rakipsiz olduğu kendi kıtasında emperyalist bir tutum takınacağı ve içine düştüğü ekonomik buhranı aşmak için Grönland, Kanada ve Panama’yı mümkünse fiilen, mümkün olmazsa şeklen ABD’ye bağlamaya çalışacağıdır. Trump’ın Grönland ve Kanada’ya dair arzuları, AB ile doğrudan bir çatışmayı göze almakta tereddüt etmeyeceğini göstermektedir. 


Üçüncü ve en önemlisi ise, Asya ve Avrupa’da izleyeceği siyasî yol haritasıdır. Şu hususu belirtmekte yarar vardır: Trump’ın ekibi, Ukrayna-Rusya ve Hamas-İsrail savaşlarının ABD’yi boş yere oyaladığının yeterince farkındadırlar. Küreselciler Biden döneminde ABD’yi bu savaşlarla meşgul ederek salgın döneminde ekonomisi sarsılan Çin’e bu sarsıntıyı atlatacak altın değerinde bir zaman kazandırdılar.  


Beyanlarından anlaşıldığına göre Trump ve ekibinin önceliği, öz kaynaklarını yutan bir karadelik olarak gördükleri bu savaşları bir an önce bitirip Çin’in karşısına çıkmak gibi görünüyor. Birinci kutbun hikâyesini burada bırakarak diğer kutupların hikâyesine geçelim. Zira diğer kutupların hikâyesi içinde ABD’nin hikâyesi, zorunlu olarak zaten yer alacaktır. 




Türkiye’nin saygın bir kutup olmasının önünde bir engel olarak duran iki kronik sorun vardır: Sermaye ve enerji… Ancak bu engeller, yeni gerçekliğin kaçınılmaz bir sonucu olarak kısa zamanda ortadan kalkacaktır. Çok uzak olmayan bir zamanda Türkiye’yi cari fazla veren bir ülke olarak göreceğiz. Günün sonunda Türkiye, güçlü ordusu, göz kamaştırıcı savunma sanayisi ve dört kıtada etkin nüfuzu ile en hızlı yükselen kutuplardan biri olacaktır…   


2. ÇİN


İkinci kutup Çin olacaktır. Buna olacak yerine, olmuştur demek daha isabetlidir. Çin, üçüncü sınıf imitasyon mal üreten bir ekonomiydi. Ancak küreselcilerden aldığı ileri teknoloji ve sermaye desteği ile yirmi yılda komünist-kapitalizm diyebileceğimiz bir ekonomik modele geçti. Çin, bu model üzerinden elde ettiği cari fazlalıkları, kendi amaçları doğrultusunda kredilere dönüştürerek Asya, Afrika ve Amerika kıtalarında limanlar ve üsler oluşturmaya başladı. IMF’ye alternatif bir finans kurumu olan BRICS’i devreye sokarak ABD’nin elinde tuttuğu ödeme sistemine karşılık, yeni bir takas sistemi kurmaya çalıştı. ABD’nin elindeki internet tekelini kırarak yeni bir internet ağı kuracak teknolojiye ulaştı. 


Çin’in ABD’ye karşı asıl üstünlük sağlayacak projesi ise, “Bir Kuşak- Bir Yol” adıyla devreye soktuğu yeni ipek yolu ekonomik güzergâhıdır. Çin, Doğu Türkistan üzerinden açtığı bu yolu, Türkiye üzerinden Avrupa’ya, kuzey hattını ise Kazakistan-Rusya-Ukrayna hattından Doğu Avrupa’ya ulaştırmak üzere tasarlamıştı. Ancak bu hatlardan Rusya-Ukrayna üzerinden geçmesi planlanan hat, Biden döneminde başlatılan Rusya- Ukrayna savaşı ile neticesiz kaldı. ABD, bu hatta çıkarttırdığı savaşla hem Rusya hem de Çin’in önünü keserek bir taşla iki kuş birden vurmuş oldu.    


Türkistan’dan gelerek Hazar’ı geçip Azerbaycan üzerinden Türkiye’ye bağlanacak olan hat ise, şu an itibarıyla Zengezor geçişine takılmış görülüyor. Çin bu tıkanmalara alternatif olmak üzere, Pakistan’ın Gıvadar limanına, Şinkiyang bölgesinden üç bin kilometrelik bir demir yolu ile ulaşmayı hedefleyen bir yan projeyi devreye soktu. Bu limandan gemilere yüklenecek mallar, Basra Körfezi üzerinden Irak’ın Fav limanına ulaşacaktır. Buradan “Kalkınma Yolu Projesi”yle Türkiye’nin Ovaköy kapısından Şırnak’a vasıl olacak ve oradan da iki kol hâlinde, bir kolu Mersin limanına diğer kolu da Kafkaslara uzanacaktır. Çin’nin Afrika ve ABD kıtasında yürüttüğü faaliyetler ve bu bölgelerde işletmeye aldığı limanlar, onun dünyayı saran bir küresel güç olma yolunda süratle ilerlediğini gösteriyor. 


3. RUSYA

 

Üçüncü Kutup, Rusya’dır. Ancak bu kutbun geleceği pek parlak görünmüyor. Putin’in SSCB’yi yeniden ihya etme hayalleriyle giriştiği eski toprakları işgal ve ilhak ederek büyüme planı, bu planın ilk ayağı olan Ukrayna’da bile ona büyük bedeller ödetmiştir. Rusya’nın Ukrayna’yı kolay bir lokma sanarak girdiği bu savaş, asırlardır hayalini kurduğu sıcak denizlere inme fırsatının aracı olan Suriye’yi kaybetmesine yol açmış, Libya’daki faaliyetlerini duraklatmış ve Afrika’daki görünürlüğü azalmıştır. 


Rusya Trump’ın iktidara gelmesi ve onun dengesiz açıklamalarıyla görece bir psikolojik üstünlük kazanmış gibi olsa da işin içinde İngiltere’nin olduğu bir Avrupa’ya karşı, tarihte hiçbir zaman başarılı olamamış bir devlettir. Trump’ın gözden çıkararak üstünü Rusya’ya peşkeş çekip altını kendisinin almayı planladığı Ukrayna, bundan sonra İngiltere’nin vesayetine girerek Rusya’yı uğraştırmaya devam edecektir. Rusya günün sonunda bir Pirüs zaferi kazanacak olsa bile bu zafer kendisine de yaramayacaktır.


Rusya’yı süreç içerisinde Slav nüfusunun azalması ve içindeki azınlıklardan Türk ve Müslüman unsurların nüfuslarının artması tehlikesi beklemektedir. Rus ekonomisinin temelde petrol ve doğalgaza dayanması da bir açmazdır. Sınai üretim çeşitliliğinin zayıf oluşu, onun için ileride ciddi bir sorun teşkil edecek gibi görünüyor.  Rusya’nın zayıfladığı an Çin sınırının kendisi için önemli bir risk taşıdığını da belirtmek lazımdır. Zira Çin’in, yanı başında bomboş bir kıta gibi uzanan Sibirya’ya karşı derin arzuları malumdur.


4. TÜRKİYE


Gelelim yenidünya düzeninin yeni kutbu olarak yükselen Türkiye’ye… Türkiye’nin en önemli avantajı, coğrafî konumudur. ABD ve Çin’in uçlarda, Rusya’nın da kuzeyde yerleşik olmasına karşılık Türkiye arzın merkezinde yer almakta ve sorunlu bölgelerin de tam göbeğinde bulunmaktadır. Bu durum elbette hem avantaj hem de dezavantaj içermektedir. Eğer bu konum iyi yönetilmezse ülkenin bölgede oluşturulan istikrarsızlık girdabına kapılma tehlikesi vardır. Ancak iyi yönetildiğinde ise krizlerin sunduğu yeni fırsatların kaldıraç etkisinden yararlanacağına şüphe yoktur. 


Türkler, jeostratejik konumunun içini tarihinden gelen tecrübeler ile dolduran kadim devlet aklına sahip bir millettir. Özellikle üç kıtaya hükmetmiş Osmanlı mirasına sahip olması, onu diğer kutuplara göre çok ayrıcalıklı bir konuma oturtmaktadır. Türkiye’nin rakiplerine göre en kırılgan noktası ise, sermaye yetersizliği ve enerji bakımından dışa bağımlı olmasıdır. Ayrıca istikrarsız bir bölgede bulunması, onu savunma yönünden daima risk altında tutmaktadır.


Bu tehlikenin farkında olan Türkiye, tarih ve coğrafyasına dayanan bir kutup olarak ayağa kalkmak için güçlü ancak bağımsız bir savunma sanayiine dayanmak zorundadır. Nitekim Başkan Erdoğan’ın ekonomi politikalarındaki zaafına rağmen ülkeyi savunma sanayii alanında dünyanın sayılı güçlerinden biri hâline getirmesi takdire şayandır. 


Türkiye henüz bölgesel bir güçtür. Bu yüzden de tam bir kutup devlet değildir. Ancak ülkenin küresel oyunları bozan ve yarı küresel oyunlar kuran bir güç olarak öne çıkması, onun gelecek çeyrek asırda Rusya’dan daha güçlü ve çekim gücü yüksek bir kutup olmasını teşvik ediyor. Türkiye’nin bir kutup olarak ortaya çıkarken mevcut kutup ABD ve diğer kutup adaylarıyla doğal olarak birleşen ve çatışan çıkarları vardır. Şimdi bu risk ve işbirliklerine daha yakından bakalım. 


Türkiye’nin ABD ile ilişkileri artık eski bağımlılık ilişkisinden çıkarak rekabet ve çıkar çatışmasına kadar yükselen bir seyir izlemektedir. Türkiye potansiyel olarak İslâm ülkelerinin lideri olduğu için, gerek küreselci gerekse Siyonist Yahudilerin hedef tahtasındadır. Türkiye’nin hedefe oturtulması, sanıldığının aksine Trump döneminde Biden döneminden daha ağır seyredecektir. Nedenine gelince, Trump’ın Evanjelist oluşu onu Siyonist İsrail ile doğal bir müttefik hâline getirmektedir. İsrail, kurulduğu 1948 yılından itibaren büyük bir hırs ve gözü dönmüşlükle arz-ı mevud topraklarına doğru genişlemek iştahıyla yanıp tutuşmaktadır. Bunun için kendine tehdit saydığını tarumar etti. Tunus, Libya ve Mısır’ı BOP projesinin sonucu olan “Arap Baharı” kumpasıyla tarumar edip Suriye’yi iç savaşa sürükledi.  


İsrail, en çekindiği rejim olan Saddam rejimini ise ABD’ye iki kez ezdirerek onu bir tehdit olmaktan çıkarmıştı. İsrail’in bu hedefinin önünde iki ülke kaldı: Türkiye ve İran… İran da ambargolar ve vekil güçlerinin budanmasıyla denklemden çıkmış gibi görünüyor. Geride bir hedef ülke kaldı: Türkiye…  İsrail’in doğrudan kendi gücüyle Türkiye’yi tasfiye etmesi mümkün değildir. Bu durumda Türkiye’yi, gücünü kendi içinde harcayacağı bir vekil örgütle meşgul etmek lazımdır ki bu örgütün de PKK olduğu açıktır. 


İsrail bu örgütü ve FETÖ’yü 40 yıldır Türkiye’yi kırılgan hâle düşürmek için kullanıyordu. Ancak Türkiye’nin FETÖ’yü 2016 işgal teşebbüsünden sonra tasfiye etmesi ve PKK’yı da ülke dışına çıkararak orada baskılaması, İsrail’in bölgedeki oyununu büyük ölçüde bozdu. Türkiye’nin mevcut konjonktürden yaralanarak Suriye rejimini, desteklediği unsurlar eliyle devirmesi ve rejimin arakasında duran İran ile Rusya’yı Suriye’den çıkarıp birer etkisiz elemana dönüştürmesi, hem Küreselcileri hem de Siyonistleri huzursuz etti. 


Şu an İsrail’in elinde Türkiye’ye karşı kullanacağı tek maşa, PKK’nın Suriye kolu YPG kuklasıdır. İsrail bu kukla yapıyı ABD’yi kullanarak ayakta tutmaya çalışmakta ve bunun için her türlü girişimde bulunmaktan kaçınmamaktadır. ABD ise Ortadoğu’da kaybedeceği altın zaman dilimleri içinde, Çin’in yerin 600 metre altında kurduğu silah sistemlerini yeryüzüne çıkararak karşısına dikileceğini çok iyi bilmektedir. Üstelik ekonomisi ve imajı bu coğrafyada beyhude yıpranmakta ve elde edeceği somut bir şey de bulunmamaktadır. 


ABD an itibarıyla bir yanda kendi şımarık çocuğu olan İsrail ve bir yanda da kâğıt üstünde müttefiki olan Türkiye arasında kalmıştır. Duyguları Suriye’de kalmasını, aklı ise oradan hemen çıkmasını gerektirmektedir. Zira artık Suriye’de kalma gerekçesi bitmiş, DEAŞ masalı inandırıcılığını yitirmiş, İsrail’in Filistin’de yaptığı zulme müzahir olması ise küresel çapta bir itibar kaybına uğramasına yol açmıştır. Trump’ın gelir gelmez desteklediği Ukrayna’yı satması ve Avrupalı müttefiklerini aşağılayarak kendinden uzaklaştırması, ABD’yi hızla bir yalnızlık kuyusuna doğru itmektedir. Yakında İngiltere ile yapacağı görüşmenin Avrupa’dan kopuşu hızlandırması, ABD’nin uzun vadede yapacağı en büyük hata olacaktır. 


ABD’nin AB ve İngiltere’yi hedef tahtasına koyması ve onları Rus tehdidi karşısında yalnız bırakması, Avrupa’nın Türkiye’ye duyacağı ihtiyacı artırıcı bir unsurdur. Şartlar artık Avrupa’nın Türkiye’yi dışlayan klasik yaklaşımını bitirmiştir. Bu yeni gerçeklik, Avrupa’yı Türkiye ile işbirliği yaptıracak bir pozisyon almaya itmektedir. Çünkü ellerinde Rusların karşısına çıkacak bir ordu yoktur. Avrupa’da savaş deneyimi olan tek ordu, Türk ordusudur. Türkiye artık kendi ordusunu, yüksek teknolojiye dayanan bir savunma sanayii ile destekleyecek bir kapasiteye ulaşmıştır.


Nitekim bu gerçeği ilk gören ülke olan İtalya, Baykar üzerinden Türkiye ile somut işbirliğine giren ilk AB üyesi ülke oldu. İngiltere AB’den ayrıldığından beri Türkiye ile özel anlamda çalışmanın hesaplarını yapmaktadır. Almanya’nın yeni şansölye adayı Merz, Türkiye’nin AB’ye girmesini önceleyen bir yaklaşım içinde görülüyor. Bu demektir ki AB yakın zamanda Türkiye’nin kapısını farklı ve özel tekliflerle çalacaktır. 


ABD ile Rusya’nın Riyad’da Ukrayna’nın geleceği üzerinde Ukraynasız bir zirve yapması üzerine, Ukrayna Devlet Başkanı’nın Türkiye’nin tuttuğu şemsiye altında görüntü vermesi, sıradan bir gelişme değildir. Mevcut dünya konjonktürü, Türkiye’nin bir kutup olması için bütün şartları cömertçe hazırlamış görünmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin, Türk Devletleri Teşkilatı’nı “Türk Birliği”ne dönüştürmesi elzemdir. Türkmen gazının 27 yıl aradan sonra yeniden Türkiye üzerinden Avrupa ile buluşturulması, Türkmenistan’ın yeniden bu teşkilatta asil üye olarak yer almasını sağlayacak önemli bir adımdır.


Türkiye’nin gerek Zengezor yolunu açmak ve gerekse kalkınma yolunu gerçekleştirmek niyetinde olması, Çin ile işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Türkiye’nin BRICS ile flörtü, bazı yatırımlar için buradan ucuz kredi ile bulması ile alakalıdır. Ancak Çin’in satarak değil de yutarak gelmesi, bu ilişkide bir açmaz olarak görünüyor. Çin’in yuttuğu Doğu Türkistan’ın yanına Kazakistan ve Kırgızistan’ı da ekleme tehlikesi asla gözden uzak tutulmamalıdır. 


Başkan Erdoğan’ın yakında yaptığı Malezya, Endonezya ve Pakistan ziyaretleri, Türkiye’nin bir kutup olarak nasıl şekilleneceğini çok iyi göstermektedir. Muhtemeldir ki yakın gelecekte dünyayı yönetecek dört kutup içinde en çok bileşeni olacak olan ülke Türkiye olacaktır.  Türkiye, Asya’daki Türk ve İslâm devletlerinin desteğini alacak, AB içinde kendisini destekleyen ülkeler grubu ile özel ilişkiler geliştirecek ve Afrika ile Güney Amerika’da yeni nüfuz alanları ve ekonomik işbirliği imkânları bulacaktır.


Türkiye’nin saygın bir kutup olmasının önünde bir engel olarak duran iki kronik sorun vardır: Sermaye ve enerji… Ancak bu engeller, yeni gerçekliğin kaçınılmaz bir sonucu olarak kısa zamanda ortadan kalkacaktır. Çok uzak olmayan bir zamanda Türkiye’yi cari fazla veren bir ülke olarak göreceğiz. 


Günün sonunda Türkiye, güçlü ordusu, göz kamaştırıcı savunma sanayisi ve dört kıtada etkin nüfuzu ile en hızlı yükselen kutuplardan biri olacaktır…