“ÖYLE bir şah çek ki” der Mevlânâ, “yedi asır sonra mat sesi gelsin”.
Evet, Aziz Okurlar… Yazıma bu muhteşem vecizeyle girmemin çok haklı ve derin bir sebebi var: Suriye…
Bundan on beş yıl önce Suriye iç savaşı başladığında, akl-ı selim sahibi birkaç kişi dışında bir Allah’ın kulu yoktu ki ağzı hayra açılsın. Bu ülke, Suriye bağlamında, dışarısı yangın yeriyken saçını tarayan çapsız muhalifler mi görmedi? Bir nebbaş gibi ceddinin türbesini koltuğunun altına alıp tabana kuvvet kaçmayı zafer sanan algı cambazı başvekiller mi görmedi? Sırtını o topraklardaki sırtlanlara dayayarak aslanlara meydan okuyan esrik mebuseler mi görmedi? “PKK Fırat’ın doğusuna geçecek, siz de mal mal bakacaksınız”diyen idrak fukarası mallar mı görmedi? İktidar partisine sızıp “Ne işimiz var Suriye bataklığında?” diyen kuzu postuna bürünmüş çakallar mı görmedi? ABD ve AB tarafından fonlanan sözüm ona gazetecilerin, “Karşınızdaki yüz bin kişilik bir ordu sizi ezmek için bekliyor” diyen o sinsi algılarını mı görmedi?
Ama bu kadar goygoycu arasında olaylara coğrafyanın tarihi aklıyla bakan birileri de vardı. Bunlar, “Suriye’deki hadiseler bizim beka meselemizdir” diyen siyâsî irade ve devlet gemisinin isimleri meçhul tayfalarıydı. Bu iradenin dayandığı asıl kuvvet ise sessiz bir irfan kitlesi gibi sabit duran asil Türk milletiydi. Öyle bir millet ki, olayları büyük ferasetle süzen, işler iyi giderken ortada pek görünmeyen ama işler sarpa sardığında bila-tereddüt cepheye koşan ve mevzilere giren bir millet… Algının bini bin para iken bu millet, engin ferasetiyle iktidar gemisini daima ehil süvarilere teslim ederek bekasına sahip çıktı. Büyük hırslarına mukabil küçük akıllarıyla onun bunun kayığına binenlerin cazip vaatlerine kanmayarak o gafilleri tasfiye etti.
Aziz Okurlar… Bu aziz millet, ne zaman kendisiyle aynı rüyayı gören ve aynı hayâli paylaşan liderlere denk geldiyse, ölümüne onların arkasında durmuş bir millettir. Şimdi gelin, Suriye iç savaşının başlamasından bugüne kadar geçen sürece topyekûn bir göz atalım…
Sürecin anatomisi
2011 Mart ayında Suriye’nin güneyindeki Dera kentinde başlayan sivil protestolar, ilk bakışta “Arap Baharı”nın bir halkası olarak değerlendirilmişti. Ancak çok kısa bir süre içinde bu protestoların, yalnızca BAAS rejiminin otoriter yapısına değil, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Sykes–Picot düzeniyle tesis edilen Orta Doğu jeopolitiğine meydan okuyan bir kırılma sürecini tetiklediği görüldü. Suriye İç Savaşı, zamanla etnik, mezhepsel, ideolojik ve jeostratejik fay hatlarının kesiştiği ve bundan dolayı olayın içine bir düzine oyuncunun dahil olduğu çok katmanlı bir çatışma alanına dönüştü.
On beş yılı aşan süreçte çatışma, yerel bir ayaklanmadan küresel güçlerin doğrudan ve dolaylı müdahil olduğu uluslararası nitelikler taşıyan bir iç savaş modeline doğru savruldu. ABD ve Rusya gibi büyük güçler, İran ve Türkiye gibi bölgesel oyuncular, devlet dışı silahlı gruplar ve terör örgütleri aynı zeminde sahada eş zamanlı olarak yer aldı.
1. ABD: Aptallıkla ihanet arasında
ABD’nin Suriye politikası, “Arap Baharı”nın ilk evresinde bildik; demokrasi, insan hakları ve halk iradesi gibi dışı süslü, içi boş telkinlerle kendi amacına göre şekil verip açılan demokrasi gediklerinden içeriye sızacağı bir seyir izliyordu. ABD’nin Esad rejimine yönelik sert tutumunun ideolojik zeminini bu tavır oluşturuyordu. Ancak sahadaki gerçeklik, kısa sürede bu yaklaşımın son derece kof olduğunu bütün çıplaklığıyla haykırdı.
ABD’nin kendi emperyal amaçları için özel laboratuvarlarında ürettiği DEAŞ’ın, 2014 yılında Musul ve Rakka’yı ele geçirmesi ABD açısından tam bir stratejik hüsran oldu. DEAŞ’tan sahada bariz bir gol yiyen ABD, kısa zamanda rejim değişikliği teranelerini bir tarafa bırakarak “terörle mücadele” dediği bir aşamaya geçti. ABD, bu aşamada vereceği kayıpların büyük olacağını gördüğü için sahada doğrudan kara gücü kullanmaktan kaçınarak kendisine kukla bir vekil güç oluşturma stratejisini benimsedi. Kukla deyince zaten bölge devletlerine, ancak özellikle Türkiye’ye karşı kullandığı “kullanışlı aptallardan” oluşan bir PKK sürüsünü, inkâr etse de eğitip donatıyordu.
ABD, sahte bir hamle ile PKK’yı yasa dışı ilan edip onun Suriye türevini SDG adıyla sahaya vekil güç olarak sürüp bir terör örgütünü başka bir terör örgütü ile yok etmek gibi akıllara ziyan bir aptal strateji üretti. Bu aptal stratejinin arkasındaki mimarın İsrail olduğu aşikârdı. İsrail, Suriye’yi bölerek bir devlet oluşumuna gidecek kukla bir yapının tesisi için can atıyordu. Evet, ABD, SDG algısıyla bütün cihanı uyuttu ama bir devleti asla ikna edemedi: Türkiye… Bu tercih, Türkiye ile ABD ilişkilerinde derin ve kalıcı bir güven krizine yol açtı.
2024 sonunda Şam’daki rejimin çökmesi, ABD’nin Suriye’deki bu aptal politikasını temelden çökertti. ABD, Arap sosyolojisi üzerine oturttuğu kukla yapıyı artık bu durumda fazla taşıyamazdı. Ancak sömürgeci zihniyeti bu gerçeklikle yüzleşmesini geciktiriyordu. ABD, bu yeni dönemde kendisine temel hedef olarak Suriye’nin doğusundaki enerji kaynakları üzerindeki kontrolü sağlamayı ve İran’ın Akdeniz’e uzanan kara koridorunu kesmeyi belirledi.
Türkiye için o dönemde ABD’nin bu hedefleri bir mahzur teşkil etmiyordu; ancak ABD’nin asıl gizli ajandası, SDG üzerinden federal veya özerk bir yapı dayatma üzerine kuruluydu. ABD’nin kendi piçini komşu evine bırakarak o evi sahiplenme uyanıklığı her defasında Türkiye duvarına çarptı. Ayrıca yeni Şam yönetimi ve bu yönetimin ortaya çıkmasıyla yeniden şekillenen Arap kamuoyu da bu plana direnç gösterdi. Bu süreçte Trump’ın iktidara gelmesiyle birlikte ABD’nin öncelikleri de değiştiği için her zaman başvurduğu “satma” dinamiği harekete geçti. Eski kuklasına anında sırt dönen ABD, Şam yönetimi ve Türkiye ile anlaşarak Suriye’deki aptal stratejiden vazgeçti. Artık yeni gerçeklikte Suriye’de sembolik bir varlıkla yetinmek zorunda kalarak etkin oyuncu rolünü sonlandırması kaçınılmaz gözükmektedir.
2. Rusya: Zulmün kumarı
Rusya açısından Suriye, soğuk savaş sonrası dönemde küresel ölçekte yeniden sahneye çıkışın simgesi olarak görüldü. 2015’te başlayan askerî müdahale, Rusya’nın sadece Esad rejimini kurtarmaya yönelik değil, aynı zamanda tek kutuplu uluslararası düzene meydan okuyan bir hamlesiydi. Tartus Deniz Üssü ve Hımeymim Hava Üssü, Rusya’ya Doğu Akdeniz’de asırlardır özlemini çektiği kalıcı bir askerî varlık sağlamış ve Moskova’yı bölgesel krizlerin vazgeçilmez aktörlerinden biri hâline getirmişti.
Rusya, sahada zalimce kullandığı askerî gücünü Astana Süreci gibi diplomatik platformlarla destekleyerek çatışma yönetiminde ilave bir garantörlük rolü edinmişti. Özellikle bu süreçte Türkiye’ye yönelik agresif bir tavır içinde olan Rusya, Türkiye’nin otuz altı askerinin şehit edilmesi gibi bir hıyanete de imza atmış, Türkiye bu hıyanet üzerine, onun desteklediği rejimi büyük ölçüde sarsan Bahar Kalkanı Harekâtı’nı icra etmek zorunda kalmıştı.
2024’te rejimin çökmesi ilk etapta Rusya için stratejik bir kayıp gibi görünse de, 2026 başı itibarıyla Moskova’nın yeni yönetimle kurduğu pragmatik ilişkiler bu algıyı şimdilik değiştirmiştir. Rusya, askerî üslerini ve diplomatik nüfuzunu koruyarak Suriye’den tamamen tasfiye edilmemiştir, ancak diken üstünde olduğu da bir gerçektir.
Yeni yönetim, içerideki millî birliğini sağladıktan sonra on binlerce evladını hunharca katleden Rusya’ya rahmet okumayacaktır. Türkiye ve yeni rejim şimdilik “bekle ve gör” politikası uygulamaktadır. Ancak Rusya’nın ilk dönemde Suriye’de bir “Çeçenistan zalimliği” uygulayarak gösterdiği göreceli başarı, onu bir güç zehirlenmesine itmiş ve bu özgüvenle depreşen emperyalist arzular onu Ukrayna bataklığına çekmiştir. Böylece Suriye sahasında elde ettiği bütün itibar ve gücü Ukrayna’da berhava etmiş; Libya, Afrika ve Suriye’de kabuğuna çekilerek hatasının bedelini ödemiş, üstelik Wagner gibi kilit konumdaki bir aparatını kaybetmiştir.

Türkiye artık Suriye’nin kuzeyine operasyon yapan bir devlet değil, Libya’da, Somali’de, Sudan’da ve icap eden diğer ülkelerde gözünü kırpmadan operasyon yapacak bir devlet hâline gelecektir. Türk’ün kudretli “Devlet Sancağı” tarihin tozlu sandığından çıkarılmıştır. Muktedir bir devlet görmek isteyenin gözü bu sancakta olsun…
3. İran ve fitnenin yapısal çöküşü
İran için Suriye krizi, yalnızca bölgesel bir güç mücadelesi değil, doğrudan ulusal güvenlik meselesi olarak algılanmıştır. Tahran, Suriye’yi Lübnan Hizbullah’ına ve kontrolündeki Filistinli gruplara uzanan lojistik hatların kilit noktası olarak görmüş, bu nedenle rejimin ayakta kalmasını varoluşsal bir zorunluluk olarak değerlendirmiştir.
Devrim Muhafızları Kudüs Gücü aracılığıyla sahaya sürülen Şii milisler, İran’ın boyundan büyük “Şii Hilali” anlayışının somut tezahürü olmuştur. Ancak İran’ın, Rusya’yı bile gölgede bırakacak bir zalimlikle giriştiği Sünni Müslüman katliamı, Suriye’nin demografik yapısında ciddi tahribat yaratmış ve bunun doğal bir sonucu olarak yerel toplumsal direnci artırmıştır.
2026 yılına gelindiğinde, Şam’daki yönetimin el değiştirmesi ve Sünni eksenli bir hükûmetin kurulması, İran’ın “Şii Hilali” projesini fiilen işlemez hâle getirmiştir. İsrail’in yoğun hava saldırıları ve yerel unsurların direnci, İran’ın Suriye’deki varlığını görünmez bir düzeye çekmiştir. Bu gelişme, Tahran’ın fitne ekerek içeriden çökertmeyi umduğu Suriye’yi diriltmiş, Suriye’ye uzanan kolları budanarak umduğunun aksine İran’ın bizzat kendisi içeriden çökmeye başlamıştır.
4. İsrail: Çöken “Arz-ı Mevut” hayâlleri
İsrail, Suriye İç Savaşı’nı başından itibaren doğrudan taraf olmadan ancak son derece yakından izlemiştir. Tel Aviv için temel tehdit, İran’ın Suriye üzerinden Hizbullah’a gelişmiş silah sistemleri aktarmasıydı. Bu nedenle İsrail, “ara dönem doktrini” çerçevesinde Suriye rejimine ve ona destek veren İran güçlerine yüzlerce hava operasyonu gerçekleştirmiştir. Tuhaftır ki bu hareketler en çok Türkiye ve Suriye muhaliflerine yaramıştır.
2024 sonrası ortaya çıkan otorite boşluğu, İsrail’in güvenlik anlayışını daha da sertleştirmiştir. 2025–2026 döneminde Cevlan Tepeleri çevresinde fiilî bir tampon bölge oluşturulmuştur. İsrail’in mevcut yaklaşımı, yeni Şam yönetimiyle doğrudan çatışmadan kaçınmak, ancak Suriye’nin bütünleşik hâle gelmesini engelleyecek arayışlara girmektir. Suriye’nin güneyindeki Dürziler ve kuzeyindeki PKK/ YPG unsurlarına verdiği, başarısızlığa mahkûm olan destekler bu amacın tezahürüdür. İsrail’in yeni rejimin otoriteyi ele almasının ardından gelen en büyük kaybı, “Arz-ı Mevut” planlarının büyük ölçüde çöp olmasıdır. Suriye güçlendikçe İsrail’in sınırlandığı daha da açık görülecektir.
5. Kukla terör yapıları
Suriye İç Savaşı, terör örgütlerinin evrimine dair adeta bir laboratuvar işlevi görmüştür. DEAŞ, 2014–2019 arasında kurduğu sözde devlet yapısıyla klasik terör anlayışını aşarak bir devlet olma yolunda ilerlemiş, yenilgi sonrası dönemde ise çöl gerillası kimliğine bürünerek hücre yapılanmalarına yönelmiştir. 2026 itibarıyla DEAŞ, toprak hâkimiyetinden yoksun olsa da ideolojik bir tehdit olarak varlığını sürdürmektedir.
PKK/ YPG öncülüğündeki SDG ise ABD desteğiyle kuzey Suriye’de fiilî bir yönetim kurmuş, “demokratik konfederalizm” palavraları altında etnik ayrılıkçılığa dayalı bir yöntem izlemiştir. ABD ve AB’nin algılarıyla “özgürlük savaşçıları” olarak soslanan bu cellatlar, Türkiye’nin askerî operasyonları ile kan kaybederek hedefledikleri Akdeniz’e inme amaçlarından ebediyen kopmuşlardır. 2024 yılında Esad rejiminin düşmesi, PKK’nın Suriye kolu için sonun başlangıcı olmuştur. Geçen yıl imzaladıkları 10 Mart Mutabakatı’nı sürüncemede bırakarak zaman kazanmaya çalışan bu örgüt, dünyadaki gelişmeleri iyi okuyamadığı için bu yılın 8 Ocak’ından itibaren bir haftada Halep’ten Haseke–Kamışlı arasına süpürülmüş ve eski alışkanlıklarının bir tezahürü olarak dünya kamuoyuna “mağduru” oynamak peşine düşmüştür. Ancak Suriye ordusu, aşiretler ve Türkiye arasında tost olarak tarihin çöplüğüne atılmaktan kaçamayacaktır.
Hizbullah ve Haşdi Şabi gibi İran bağlantılı gruplar ise rejimin düşmesiyle birlikte Suriye’deki operasyonel derinliklerini büyük ölçüde kaybetmiştir. Bu durum, bağlı bulundukları terör ağlarının bölgesel kapasitesinde ciddi bir daralmaya yol açmış ve onları Suriye denkleminden düşürmüştür.
6. Türkiye: Oyun kurucu irade
Türkiye, Suriye krizinden en fazla etkilenen ülkelerin başında gelmektedir. Milyonlarca mülteciye ev sahipliği yaparak iç istikrarında ve ekonomisinde müthiş darbeler alan Türkiye, sınır güvenliği tehditleri ve terör saldırıları ile adeta bir gerilim tünelinden geçmiştir. Olayları önce uzaktan izlemek zorunda kalan Türkiye, süreç içerisinde aktif savunmaya geçmek zorunda kalmıştır.
Herkesin bir çıkar peşinde koşarak onu elde etmek için çabaladığı dönemde, Türkiye, büyük bedeller ödeyerek bir beka sorunu gerçeği ile yüz yüze kalmıştır. Türkiye’den, millî bütünlüğünü ve ekonomik gelişmesini sekteye uğratan Suriye sorununa dıştan bakması beklenemezdi. Nitekim Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Bahar Kalkanı harekâtları ile edilgen konumdan çıkarak eski savaşçı kimliğine dönmüş ve Batı emperyalizminin kukla örgütleri DEAŞ ve PKK/ YPG’yi eze eze kendi sınır hattından uzaklaştırmıştır. Bu operasyonlar, Türkiye’nin alışıldık savunmacı rolünü bir anda sınır ötesinde inisiyatif alan bir aktör hâline yükseltmiştir.
Türkiye’nin Suriye sahasında kazandığı operasyonel bilgi birikimi ve geliştirdiği yeni usul savaş konsepti, ona yeni inisiyatifler almanın yolunu açmış, önce Libya’da, ardından Karabağ’da Libya rejimi ve Azerbaycan devleti ile zafere yürümüştür. Tuhaftır ki Rusya, Suriye’de kazandığı deneyimi Ukrayna’da batırırken, Türkiye, burada kazandığı deneyimle hem kendisi kazanmış hem de dostlarına kazandırmıştır. Türk savunma sanayiinin bir dev hâline gelmesi de Suriye sürecinde ivme kazanmıştır.
2026 itibarıyla Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde kurduğu idarî ve askerî yapılarla yeni geçici hükûmetin en önemli destekçisidir. Ankara’nın temel hedefleri, PKK’nın tamamen tasfiye edilmesi, mültecilerin gönüllü ve güvenli dönüşünün sağlanması ve Suriye ile ekonomik entegrasyonun yeniden tesis edilmesidir.
7. Suriye: İktidar sınavı ve gelecek
Suriye muhalefeti, uzun yıllar boyunca parçalı ve ideolojik olarak tutarsız bir yapı sergilemiştir. Radikal unsurların gölgesinde kalan muhalefet, 2024 sonundaki “Büyük Taarruz” ile yeni bir evreye girmiştir. Özellikle HTŞ’nin geçirdiği pragmatik dönüşüm ve kurulan ittifaklar, sahadaki güç dengesini köklü biçimde değiştirmiştir. 2026 başı itibarıyla Şara liderliğindeki geçici hükûmet, uluslararası meşruiyet arayışındadır. Muhalefetin “yıkıcı” bir güçten “kurucu” bir aktöre evrilmesindeki başarının ardında Türk Devlet Aklı yatmaktadır. Bu akıl, Suriye’yi önümüzdeki on yıl içinde kudretli bir devlet hâline getirecektir. Bu kudretten en çok yarar sağlayacak ülke de doğal olarak Türkiye olacaktır.
Aziz Okurlar… Suriye İç Savaşı, on beş yılın sonunda yalnızca bir rejimin değişmesiyle sonuçlanmamış, Orta Doğu’daki tüm aktörlerin güvenlik ve dış politika doktrinlerini de yeniden şekillendirmiştir. 2026 yılı, Suriye’nin üniter mi yoksa federal bir yapıyla mı yoluna devam edeceğinin belirlendiği kritik bir eşiktir. ABD ve Rusya’nın askerî varlığı, Türkiye’nin sınır güvenliği hassasiyeti ve İran’ın kayıplarını telafi etme çabası, Suriye’yi uzun yıllar boyunca küresel siyasetin merkezinde tutacaktır. Suriye’nin geleceği, yalnızca bu ülkenin değil, yeni Orta Doğu düzeninin de nasıl şekilleneceğinin en önemli göstergelerinden biri olmaya devam edecektir.
Sevgili Okurlar… Suriye, Türkiye’nin en yumuşak karnı ve beka hattının en nazik noktasıydı. Suriye sorununda on beş yıl boyunca tek başına doğru bildiğinden şaşmayan Türkiye ve onun dirayetli liderliği, artık ödediği bedelleri ödeteceği bir safhaya geçmiştir. Bölgede oluşan yeni duruma eski alışkanlığı icabı burnunu sokmaya çalışan Fransa’nın görüşme talebi, bırakın bizi, Suriye liderliği tarafından bile kabul görmemektedir. Artık bölge, emperyalizmden yakasını kurtarmıştır. Bölgede istikrar bozucu bir devletçik olarak kalan İsrail’in süreç içinde kabuğuna çekilmesi ve iç bölünme riskiyle yüzleşmesi kaçınılmazdır. Artık rüzgâr hak ve hakikat yönünden esecek ve Türkiye yeniden tarihî kodlarına dönerek orta kuşakta bir kutup olacaktır.
Aziz Okurlar… Türkiye artık Suriye’nin kuzeyine operasyon yapan bir devlet değil, Libya’da, Somali’de, Sudan’da ve icap eden diğer ülkelerde gözünü kırpmadan operasyon yapacak bir devlet hâline gelecektir. Türk’ün kudretli “Devlet Sancağı” tarihin tozlu sandığından çıkarılmıştır. Muktedir bir devlet görmek isteyenin gözü bu sancakta olsun…



