Ye’cüc, Me’cüc ve Zülkarneyn Seddi’nin bulunuşu

Zülkarneyn kimdi? Nerede ve ne zaman yaşadı? Çağdaşı olan peygamberler kimlerdi ve devletler hangileriydi? Yolculuklarında vardığı yerler nerelerdi? Ye’cüc ve Me’cüc kimlerdi ve nerede yaşadılar? Kehf suresi 93. âyette geçen “La yefgahun” kısmının meali tam olarak neydi? Seddin yapımı için yardım isteyen kavim kimdi? Seddin yapıldığı andaki yaşanan olayın anlatıldığı bir destan var mıydı?

Zülkarneyn Seddi gün yüzüne çıkınca                                                                           

BİR gün hiç beklemediğim bir anda karşıma çıkıveren bir YouTube videosu beni bu araştırmanın içine çekti. 2017 yılında yüklenmiş, Zülkarneyn Seddi’nin bulunuşunu gösteren bir video… Kırgızistan ve Özbekistan sınır bölgesinde Seyhun ırmağının kuzeye doğru kıvrıldığı yeri işaret ediyordu. Çok etkileyiciydi. Herkesin yüzyıllardır aradığı set, sanki karşımda bir tek bana görünmüş gibiydi. 


Seddin koordinatları 41 derece 55’ 19,2 N 70 derece 48’ 24,7 E. Bu seddin sağ önünde Demir dağı, sol önünde ise Bakır dağı var. 


Çok sonra Demir dağa ateşler yakarak ısıtıp soğuk sirke dökerek kütleler çıkardıklarını öğrendim. O güne kadar kıyametle ilgili öğrendiğim her şeyin doğru yönde devamı olduğunu fark etmiştim. Küçük alamet olarak bildiklerimi zaten yaşıyoruz ama elbette sıra büyüklere de gelecekti. Eğer bu bilgi doğrulanırsa, bütün dünyayı bekleyen bambaşka bir zaman dilimine giriyoruz demekti. 


Artık durup dinlenmeden araştırmalarıma başlamıştım. İlahiyattan mezun olduktan sonra 25 yıldır devam eden derin araştırmalarıma bir yenisi eklenmişti ama önceki birikimlerim de oldukça fayda sağladı diyebilirim.


Zülkarneyn olayını anlatan Kehf suresinin mealini ve tefsirlerini okumakla işe başladım ve uzun bir tefekkür dönemine girdim. 


Bulabildiğim ne kadar yüksek lisans ve doktora tezi varsa okudum. Bu tezlerde gösterilen kaynaklar yavaş yavaş aynı göle dökülen nehirler gibi sadeleşip aynı isimler etrafında toplanmaya başladı. Böylece temel kaynaklar netleşti. Bir yandan tarih atlası, bir yandan her kilit kelimenin kökenini araştırdığım etimoloji kaynağı fener gibi elimden düşmedi. Her şey beni tarihin tozlu sayfalarına çekip götürdü ve aklımdan hiç çıkmayan o bilmecenin cevabına kilitlendim. Okudukça ve düşündükçe olay çok daha derinleşiyordu ama yakın dönem müfessirleri için bile karanlıkta kalan bir konuydu.  Bilgisayar ve internet sayesinde muazzam bir bilgi deryasına ulaştım ve dronla çekilen videoları inceledim. Sürekli notlar aldım ve bilgileri karşılaştırdım. Kur’ân’a hayranlığım kat be kat arttı bu süreçte. Zülkarneyn’le ilgili ayetlerdeki her bir kelime, tarihî bir karanlığı aydınlatıyordu. Sadece çok detaylı ve tarafsız düşünmek gerekiyordu. 


Beni heyecanlandıran keşfettiğim yeni bilgilerden birkaçını yazmak istiyorum… 




Meşhur Çin Seddi’nin inşâsı, Mete Han’ın 20’li yaşlarının başındayken başlanıp 10 yıl kadar sürmüştür. Çinliler bu seddi bölümler hâlinde inşâ edip sonradan birleştirmişlerdir. Yani Zülkarneyn’in amansız gücüne karşı savunma hattı çekmişlerdir. 


Norveç tarihini okuyup Odin ve Oğuz’un aynı kişi olduğunu öğrendiğim an muhteşemdi


Zülkarneyn’in batı seferini, en son Tuna ırmağı olarak belirlemiştim ve çok uç olacak ama sıralı adalar ve en son okyanus kıyıları yani Norveç olabilir mi diye not alıp uyuduğum ve ertesi gün Norveç tarihini okuyup Odin ve Oğuz’un aynı kişi olduğunu öğrendiğim an muhteşemdi. Ve tabii destanların birbiriyle benzerliği ve aslında Manas Destanı’nın resmen Oğuzname’yle ve Bozkurt Destanı’yla aynı destan oluşunu anlamak da öyle... Dünyanın en büyük destanının yazılma sebebi olan kişi, Kur’ân’da geçiyordu. Önce Fergana’da tarihî ve coğrafî çalışmalarımı başlatmıştım ki Wusunlar’ı buldum, derken Yüeçiler’in Çin kaynaklarındaki Yüeh-chich şeklinde yazılışı nabzımı çok yükseltmişti. Sonunda emin oldum ki Yüeçiler benim aradığım Ye’cüc ve Me’cüc kavmi. Tahmini yorumlarımın yani ön kabullerimin arkasından sağlam delillere ulaşmam, beni bu noktaya taşıdı. Hepsini yazmak yerine okuma keyfinizi bozmamak için şimdilik noktayı koyuyorum…


Ye’cüc ve Me’cüc kavmini kendi ırkına yakıştıramayınca kabul etmemek ve Zülkarneyn’i sahiplenmek, insanın nefsine daha hoş geliyor. Ama hakikat neyse onu aramak boynumuzun borcu olsa gerek. Bu keşif yolculuğunda hep hayret ve yüksek heyecan duygusuyla dolup taştım. Araştırmamı seddin bulunduğu noktadan başlattım. Olay, Peygamberimize sorulduğuna göre daha önce gerçekleşmişti. İbni Abbas rivayeti olan Yeryüzünde bugüne kadar dört kişi dünya hâkimiyeti kurdu ve bunların ikisi mümin, ikisi kâfirdiMümin olan ikisi Zülkarneyn ve Süleyman Aleyhisselam idi, kâfir olan ikisi de Nemrut ve Buhtunnasr idi…” hadis-i şerifi de bir ayraç olarak aklımda yerini aldı. Nemrut ve Buhtunnasr zalim olarak elenince geriye Hz. Süleyman ve Zülkarneyn kalıyordu. 


Zülkarneyn ihtimali olanlar 


Öyleyse o, Hz. Süleyman’dan başka biri olmalıydı. O zaman tefsirlerde geçen Makedonyalı Büyük İskender ismi üzerinde durmam gerekirdi. Çünkü tefsirlerin çoğunluğu ona işaret ediyordu. Benim ön kabul olarak çıkış noktam, izlediğim YouTube videosu olduğu için olayların oraya uzanıp uzanmadığına baktım. En sonunda bütün veriler videonun doğruluğunu ispatladığı için rahatlıkla buraya aktarıyorum. Büyük İskender Hocand denilen bugünkü Seyhun Irmağı’nın büküldüğü noktaya ulaşmış mı diye baktım. Evet, haritada hâkimiyeti tam da o sınıra ulaşmış. Ama sadece sedde Kırgızistan-Özbekistan sınırında bulunan seddin aşağısına kadar ulaştığını fark ettim. Kur’ân-ı Kerîm’de Kehf suresinde anlatılan en doğu ve en batı tariflerine kesinlikle uymuyordu. Bilgi kirliliğinin bu kadar fazla olduğu bir dönemde Büyük İskender için söylenen sözlerin asılsız olduğunu biliyorum. Sokrates’in hak dini anlatan bir peygamber, Platon’un da ona iman etmiş bir mümin olduğunu ve Aristo’yu da muvahhid olarak yetiştirdiğine inanıyorum. Bu inancım rastgele oluşmadı elbette, buraya sığmayacak kadar detaylı çalışmadan sonra emin olabildim. 


Hâl böyle olunca Büyük İskender de hocası Aristo’dan hak dini öğrenmiş bir muvahhid idi. Zülkarneyn olması muhtemeldi ama sonra konu derinleştikçe Oğuz Kağan’ın bu sıfatla birebir uyumlu olduğuna hiç şüphem kalmadı. Büyük İskender’in dünya tarihine büyük katkısı oldu elbette ama Şu Destanı’ndaki anlatılan olaylar onun dönemine ışık tutuyor ve Oğuz Kağan’ın torunuyla karşı karşıya geliyor, önce savaşıp sonra da barış yapıyorlar. 


Önce batıya sonra doğuya seferler yapan ve sonra da Seyhun nehrine ulaşan bir isim daha var. Ahameniş İmparatoru Büyük Kyros da üzerinde kafa yorulması gereken bir isim... Ahameniş İmparatorluğu M.Ö. 6. yüzyılda kurulmuş ve Hz. Süleyman, başkent Pasargadai’yi cinlere inşâ ettirmiştir. Pers İmparatorluğu, Kenaniler’in, yani Fenikeliler’in yerine kurulmuştur. İmparatorları ise sırayla Kyros (M.Ö. 558-529), 2. Kambiz ve 3. Darius’tur (Büyük İskender’in kayın babası).


İlk olarak tarih atlasında Büyük Kyros’un hâkimiyet sınırlarına baktım ve Seyhun nehrine ulaştığını gördüm. Bu bile durup düşünmeye layık bir bilgidir. 




Zülkarneyn’in tarihteki adı, Mete Han’dır. Doğduğunda konulan ismi Manas, Alp Er Tunga, Bugu Kağan, Kapgan Kağan, Oğuz Kağan ve Bilge Kağan’dır. Hepsi aynı şahsa ait isimlerdir. Zaman, Oğuz Kağan’ın/ Zülkarneyn’in hayatının geçtiği yıllar M.Ö. 740-624 yılları arasıdır, özellikle M.Ö. 600 yılları seddin örüldüğü tarihe çok yakın. Hz. Süleyman ise M.Ö. 1000-500 yılları arasında yaşamıştır.


Oğuz Kağan da dikkat çeken bir isimdi


Kyros Silindiri’nde geçen bilgiye göre “Tanrı Marduk, Medleri ve Babilleri yenilgiye uğratması için Büyük Kyros’a yardım etmiştir”. Tevrat ve Zebur’da ise Yahveh (Yehova), Büyük Kyros’u mesih olarak seçer ve ona bütün halkları boyun eğdirir. Ayrıca Babil’deki Yahudileri sürgünden kurtarmak için Kudüs Tapınağı’nı (Hz. Süleyman’ın inşâ ettirdiği ve yıkılmış durumda olan Süleyman Mabedi) yeniden inşâ etmekle görevlendirir. Bunun üzerine Kyros, Yahveh’in bu emirlerini başarıyla yerine getirir. Yahveh (Yahova) elbetteki Yüce Yaratıcıyı tanımlar ve Kyros da Yaratıcıya boyun eğmiş bir hükümdardır. Tıpkı kendisinden önce Kudüs Tapınağı’nı inşâ eden Hz. Süleyman gibi o da inananlardandır. Ama Hz. Süleyman’dan sonra yaşadığı için onunla çağdaş değildir. Çünkü Süleyman Mabedi yıkıldıktan çok sonra onu yeniden yaptırdı. Zülkarneyn olayında demir, bakır ve Kur’ân-ı Kerîm’de de belirtilen “aynu-l kıtr” (Bakır ırmağı) Hz. Süleyman’a verilmiş bir mucizeydi. Çok kuvvetli deliller beni Hz. Süleyman dönemine götürdü.  Taberi’de Oğuz Kağan/ Afrasiyab’ın Hz. Süleyman’la çağdaş olduğunu ve görüştüklerini okudum. Bu bilgi bile Zülkarneyn’in yaşadığı döneme ışık tutmaya yeter aslında. Büyük Kyros, yaşadığı dönem bakımından tıpkı Büyük İskender gibi Oğuz Kağan’dan birkaç nesil sonra yaşadı. Ayrıca Kehf suresindeki yolculuklara bakınca onların hâkimiyet sınırları çok daha küçük kalıyor. Bu durumda Zülkarneyn, Süleyman Aleyhisselam’la aynı dönemde olması gerektiği için bu isimler zihnimde geri planda kaldılar. 


Üçüncü olarak, Orhun Yazıtları’nın bulunup Türkçe’ye çevrilmesiyle daha iyi tanıma fırsatı bulduğumuz Oğuz Kağan da dikkat çeken bir isimdi. Zülkarneyn’in zamanını ve kimliğini bulma çabalarım esnasında hangi konularda derinleştiğimi belirtmek isterim. 


Müfessirlerin görüşleri, Altay ve Tanrı dağları civarındaki göçebe halklar, Sakalar, Büyük Hun İmparatorluğu, İskitler, Kimmerler, Çinliler, Moğollar, Tuva İmparatorluğu, Turan ülkesi, İran ülkesi, Tarım Havzası, Taklamakan çölü, Gobi çölü, Yüeçiler, Wusunlar, Kırgızlar, Hexi Koridoru, Magoa mağaraları, Fergana, Yeşim Taşı ve İpek yolu ile ilgili detaylı araştırmalar yaptım. Oğuz Kağan, Alp Er Tunga, Mete Han, Manas, Bilge Kağan, Bugu Kağan, Kapgan Kağan ve Afrasiyab arasındaki bağlantıları araştırdım ve hepsinin aynı kişi olduğundan emin oldum. Kenaniler’in/ Fenike Krallığı’nın yerini Medlere ve onların da Perslere bıraktıklarını fark ettim. En ilginç anlardan biri de Fenike/ Kenan Kralı Hz. Süleyman’ın Oğuz Kağan’la aynı dönemde dünyaya hâkim olup tanışmalarıydı. Hz. Davud’un kayınbabası olan Talut’un Seul ve Calut’un da Golyat olduğunu öğrendim. Mezopotamya ve Anadolu medeniyetlerinin kuruluş ve yıkılışlarını ve birbirleriyle etkileşimlerini, coğrafî ve etimolojik incelemelerini yaptım. Hızkıl Peygamber ve Hızır (as)’ın, Hz. Musa, Şemvil (İşa) Peygamberin hayatlarını inceledim. Hz. Nuh’un hayatı ve tufan sonrası Ham, Sam ve Yafes’in dağıldığı coğrafyaları, dünya haritasında Tufan sonrası köy ve şehirlerin isimlerini inceledim, tabii ki eski hâlleriyle... Tevrat’taki Hezekiel kısmını okuyup Kehf suresiyle karşılaştırdım, Zülkarneyn’le ilgili hadis taraması yaptım, Gılgamış Şu (Saka), Oğuz Kağan, Ergenekon, Bozkurt ve Manas destanlarını detaylı inceledim. Zerdüştlük, Budizm, Şamanizm ve Gök Tanrı inancının çıkış noktalarını inceledim. Süleymanname’nin, Firdevsi’ye ait Şehname’nin, Taberi Tarihi’nin, Mearici’n-nübüvve’nin ve İbni Kesir’e ait Peygamberler Tarihi’nin incelemesini tamamladım. Norveç ve İsveç tarihini araştırdım, konu ile ilgili bulabildiğim YouTube videolarının hepsini izledim ve karşıt görüşleri hem okudum hem de videolarını izledim. 


Her bilginin titizlikle yerini bulması gerektiğini idrak ettiğim için hayatımın, sağlığımın, ailemin, sevdiklerimin, ilmimin ve aklımın zekâtını yani kulluk borcumu, talimi cihat yaparak ödemek istedim. İşte bu nedenle yukarda ifade ettiğim bütün alanlarda çok geniş bir araştırma çalışması yapmayı nasip eden Allah’a hesapsız şükürler olsun. Son iki yıldır her anımı kaplayan bu gizemli olayın peşini bırakmayı bir an bile düşünmedim. “Düşünmez misiniz, akletmez misiniz?” sorusunu kendime sorarken, her şeyi bir düşünme sebebi kılan Allah’a olan engin muhabbetim arttı. Yüce Rabbim bana tefekkür zevkini tattırdı. Ama ilmin sonu ve sınırı yok, hakikat namına bir adım atabildiysem ne mutlu bana. Şimdi de cevabını aradığım soruları yazıyorum.


Sorularım ve…


Zülkarneyn kimdi? Nerede ve ne zaman yaşadı? Çağdaşı olan peygamberler kimlerdi ve devletler hangileriydi? Yolculuklarında vardığı yerler nerelerdi? Ye’cüc ve Me’cüc kimlerdi ve nerede yaşadılar? Kehf suresi 93. âyette geçen “La yefgahun” kısmının meali tam olarak neydi? Seddin yapımı için yardım isteyen kavim kimdi? Seddin yapıldığı andaki yaşanan olayın anlatıldığı bir destan var mıydı? 




Günümüzde “Armegedon” ya da “Melhame-i Kübra” denilen 3. Dünya Savaşı’na uzanan küresel bir gerilim yaşanıyor. Biz bu sürecin canlı tanıklarıyız. Ye’cüc Me’cüc güçlenip tekrar saldırabilir. Seddin yıkılışı ve kıyamet savaşları, Hz. İsa’nın inişiyle ilgili hadisler de işin içine girince manzara netleşiyor.


Bulduğum cevaplar 


Zülkarneyn’in tarihteki adı, Mete Han’dır. Doğduğunda konulan ismi Manas, Alp Er Tunga, Bugu Kağan, Kapgan Kağan, Oğuz Kağan ve Bilge Kağan’dır. Hepsi aynı şahsa ait isimlerdir.


Seddin yapıldığı yer, Ötüken’den başlayıp Tanrı dağlarının kuzeyinde Issık gölü kenarında devam eden merkezi “Tarım Havzası” denilen, Taklamakan çölünün batısındaki Kaşgar’dır. Olayların sonrasında seddin yapıldığı bölge, Seyhun nehri ile Ceyhun nehri arasındaki bölge yani bugünkü Kırgızistan-Özbekistan sınır bölgesidir.


Zaman, Oğuz Kağan’ın/ Zülkarneyn’in hayatının geçtiği yıllar M.Ö. 740-624 yılları arasıdır, özellikle M.Ö. 600 yılları seddin örüldüğü tarihe çok yakın. Hz. Süleyman ise M.Ö. 1000-500 yılları arasında yaşamıştır.


La yefgahun: Barış sağlanamamış birbirleriyle savaş hâlinde olan iki derebeylik Yüeçiler/ Kalmuklar/ Moğollar ve Antik Çin yani Tabgaçlar/ Kıtaylar/ Mançulardır. Seddin yapımı, Çin İmparatoru Li’den/ Wu Zetian ve sonraki Wen-ti döneminde gerçekleşmiştir.   “La yefgahun”un yorumu netleşiyor. Bizde “Laf anlamaz, söz dinlemez” deyimi vardır. Âyetin bu kısmı, Yüeçiler’in/ Ye’cüc’ün Çin ile sınır ihlalleri nedeniyle sürekli anlaşmazlık yaşamalarını ifade ediyor. Ye’cüc kavmi, Türk asıllı Moğolların kurduğu Yüeçi İmparatorluğu’dur. Her iki kavim de tarihteki Orta Asya ve Doğu Asya derebeylikleridir. Asianlar’ın/ Yüeçiler’in ataları Sümerlerdir.


Yardım isteyen ve vergi teklif eden kavim: Kıtaylar/ Mançular/ Tabgaçlar/ Kalmuklar diye de söylenen Hanlar yani bildiğimiz şekliyle Çinlilerdir. 


Tarihin bu bilinmezlik dönemi aslında bulmaca gibi serpiştirilmiş


Bu bilgileri en özet olarak sunmak istedim çünkü temeller ve direkler buralardan yükseliyor. Detayları aşağıda yazmaya devam edeceğim ama bu sadece dergi makalesi olacağı için maalesef kısıtlı olacak, asıl detayları hazırladığım kitapta yazıyorum. Allah lütfederse kitap yayınlandığında oradan okununca ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Bir iddia ve tez aşaması benim açımdan çoktan gerilerde kaldı çünkü aşamalı olarak titiz bir inceleme dönemi geçirdim. Emin olduktan sonra yazım aşaması başladı. Hiçbir şey gizli kalmıyor, tarihin bu bilinmezlik dönemi aslında bulmaca gibi serpiştirilmiş. Olayı dikkatle çözümleyip çok etraflı düşününce o dönemde neler yaşandığını yine o döneme ait kaynaklardan bulup bütünlemek mümkün. Bu araştırmayı yaparken yüzlerce kaynağı inceleme imkânını internet ve bilgisayar sayesinde buldum. O yüzden önceki dönem müfessirlerini hürmetle anıyorum. Onlar da kendi dönemlerinde bulabildikleri bütün verileri eminim ki titizlikle değerlendirmişlerdir. 




Günümüzde “Armegedon” ya da “Melhame-i Kübra” denilen 3. Dünya Savaşı’na uzanan küresel bir gerilim yaşanıyor. Biz bu sürecin canlı tanıklarıyız. Ye’cüc Me’cüc güçlenip tekrar saldırabilir. Seddin yıkılışı ve kıyamet savaşları, Hz. İsa’nın inişiyle ilgili hadisler de işin içine girince manzara netleşiyor.


Kehf suresi, 83-99


83- وَيَسْأَلُونَكَ عَن ذِي الْقَرْنَيْنِ “Bir de sana Zülkarneyn’den soruyorlar.”

قُلْ سَأَتْلُو عَلَيْكُم مِّنْهُ ذِكْرًا “De ki: Size ondan bir hatıra anlatacağım.”


84- إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْأَرْضِ “Şüphesiz biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık.” وَآتَيْنَاهُ مِن كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا “Ve kendisine her şeyden bir sebep verdik.”


85- فَأَتْبَعَ سَبَبًا “O da bir sebebe tabi oldu.”


86- حَتَّى إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ “Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman, onu (sanki) kara balçıklı bir su gözesinde batıyor buldu.” وَوَجَدَ عِندَهَا قَوْمًا “Bir de bunun yanında bir kavim buldu.”

قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِمَّا أَن تُعَذِّبَ وَإِمَّا أَن تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا “Ona dedik: Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandırırsın veya onlar hakkında iyi davranırsın.”


87- قَالَ أَمَّا مَن ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ “O da dedi: Kim zulmederse, onu cezalandıracağız.” ثُمَّ يُرَدُّ إِلَى رَبِّهِ فَيُعَذِّبُهُ عَذَابًا نُّكْرًا “Sonra Rabbine döndürülür, O da onu görülmemiş bir azapla cezalandırır.”


88- وَأَمَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُ جَزَاء الْحُسْنَى “Ama her kim de iman edip salih bir iş yaparsa, kendisine en güzel mükâfat vardır.”

وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ أَمْرِنَا يُسْرًا “Ve biz ona emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.”


89- ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا “Sonra bir sebebe tabi oldu.”


90- حَتَّى إِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلَى قَوْمٍ لَّمْ نَجْعَل لَّهُم مِّن دُونِهَا سِتْرًا “Güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu kendileriyle güneş arasına örtü koymadığımız bir halk üzerine doğar buldu.”


91- كَذَلِكَ “İşte böyle.” وَقَدْ أَحَطْنَا بِمَا لَدَيْهِ خُبْرًا “Ve biz onun yanında olan her şeyi kuşatmıştık.”


92- ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا “Sonra bir sebebe tabi oldu.”


93- “حَتَّى إِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِن دُونِهِمَا قَوْمًا لَّا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا” Nihayet iki sed arasına ulaştığında, onların önünde neredeyse hiç söz anlamayan bir kavim buldu.”


94- قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ “Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc arzda fesat çıkarıyorlar.”

فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجًا عَلَى أَن تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدًّا “Bu durumda, bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi versek olur mu?”


95- قَالَ مَا مَكَّنِّي فِيهِ رَبِّي خَيْرٌ “Dedi ki: Rabbimin bana verdikleri daha hayırlıdır.” فَأَعِينُونِي بِقُوَّةٍ “Ama bana kuvvet yönünden yardım edin de…” أَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْمًا “Sizinle onların arasına sağlam bir sed yapayım.”


 96- آتُونِي زُبَرَ الْحَدِيدِ “Bana, demir kütleleri getirin.” 

حَتَّى إِذَا سَاوَى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انفُخُوا “Nihayet dağın iki ucunu denkleştirdiği vakit, ‘Ateş yakıp körükleyin’ dedi.”

حَتَّى إِذَا جَعَلَهُ نَارًا قَالَ آتُونِي أُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْرًا “Demiri bir ateş koru hâline getirince, ‘Bana erimiş bakır getirin, üzerine dökeyim’ dedi.”


97- فَمَا اسْطَاعُوا أَن يَظْهَرُوهُ “Böylece bu seti aşamadılar.”

وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْبًا “Ve de delemediler.”

98- قَالَ هَذَا رَحْمَةٌ مِّن رَّبِّي “Dedi ki: Bu Rabbimden bir rahmettir.”

فَإِذَا جَاء وَعْدُ رَبِّي جَعَلَهُ دَكَّاء “Rabbimin vaadi geldiği vakit onu dümdüz yapacaktır.” وَكَانَ وَعْدُ رَبِّي حَقًّا “Rabbimin vaadi haktır.”


99- وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ فِي بَعْضٍ “O gün biz onları bırakırız, dalga dalga birbirlerine karışırlar.” وَنُفِخَ فِي الصُّورِ “Sûr’a da üfürülmüştür.”

فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعًا “Böylece onların hepsini bir araya toplamışızdır.”




12. yüzyılda Moğol istilası olarak dünyayı kasıp kavuran o saldırılar Ye’cüc ve Me’cüc’ün ilk saldırısıydı ve ikinci saldırı kıyamet savaşında gerçekleşecektir. Tarihî akış, âyet ve hadisler bu noktada birleşiyorlar. 


Zülkarneyn Mete Han (Oğuz Kağan) ne zaman yaşadı?

M.Ö. 740-624 yılları arasında Fenikeliler (Kenanlılar) zamanında Hz. Süleyman’la aynı dönemde yaşamış olan Manas, bir Burut Beyi olan Cakıp Han’ın oğludur. Hz. Süleyman M.Ö. 1000 yılına yakın bir zamanda doğup 500 yıla yakın yaşadığı için Manas’la çağdaştır. Dört peygamberin ad verildiği Manas, olağanüstü olaylarla birlikte doğmuştur. O dönemde göçebe yaşayan Burutlar/ Wusunlar (Çinliler’in deyimiyle) düşmanları olan Moğol kabilesi Yüeçiler/ Ye’cüc tarafından büyük bir baskınla darmadağın olurlar. Aslında Türk kabilesi olan Yüeçiler, inanç farklılıklarından dolayı Mugal/ Moğol adını almıştır. Bakay, Manas’ı, bataklık ve otluk bir yere kaçırır. Bir yaşındaki bebeği orada bırakıp döner. Sonra tekrar geldiğinde karganın et yedirdiğini, kurdun süt içirdiğini görür. Zaten doğduğunda süt içmeyip annesinin rüyasında onu hak dine çağırmıştır. Küçük yaşta büyük kahramanlıklar gösterir ve bir Sibirya gergedanını öldürüp halkı kurtarır. Yanına kırk yiğit genci alır ve onlarla kahramanlıklar gösterir. Zaten Hz. Hızır korumasında olan Manas’ın kırk çorosu, kırklar diye bildiğimiz evliyaullahtır. Burutlar, kırklar anlamında Kırgız adını alırlar. Alp Manas, Kırgızları, Hunları ve birçok boyu tek bayrak altında toplar. Oğuz (Türk boyları)’u toplayıp Kağanları olduğu için Oğuz Kağan olarak nam salar. Babası Karahan/ Yakup Han’la da mücadele eder. Çünkü Çinli olan üvey annesi kendi oğlunu bey yapmak ister. Bu yüzden kendilerinden daha güçlü olan Ye’cüc kavmine Manas’ı rehin olarak verir. Manas birkaç yıl orada kalır ve onlar hakkında çok bilgi ve tecrübe kazanır. Üvey annesinin kışkırtmasıyla Karahan Ye’cüc kabilesine savaş açar ama Manas ata binerek hızla oradan kaçar. Babası onunla gurur duyar ve Burutlar’ın başına on bin atlı askerle birlikte bey yapar. 


Manas, bir başka söylenişle “Alp Er Tunga”dır. Alp, kahraman, Tunga ise, pars demektir ve ona lakap olarak verilmiştir. Manas’ın askerî disiplini olağanüstüdür. Islıklı ok ve onlu, yüzlü, binli ve on binli ordu sistemini kurar. Çinliler ona Mo-tun/ Çorların/ kırk yiğidin beyi derler. Zamanla Mete’ye dönüşmüştür. Karargâhı Kaşgar şehrindeki demir sütunlu bir mağaradır. Ama göçebe olarak ömür sürmüştür.


Manas, ilk olarak doğusundaki Moğollarla/ Yüeçilerle savaşır ve İli-çü’ye sürer, onlara göz dağı verdikten sonra Çin İmparatoru/ Hanı Kao-tzu’yu Paiteng savaşında yener ve ilk kez Çin prensesiyle resmî evlilik yapar. İkinci evliliği böyledir. Onlarla barış yapar, vergiye bağlar ve akrabalık bağı kurar. Hem güçlenmek için zemin hazırlamıştır, hem de vergi ve ganimetlerle maddî çıkar elde etmiştir. Tabii güçlenen rakibine karşı Çin de bu durumdan çıkar sağlamıştır. 


Bu arada tam da yeri gelmişken ilginç bir konuya da açıklık getireyim… 


Meşhur Çin Seddi’nin inşâsı, Mete Han’ın 20’li yaşlarının başındayken başlanıp 10 yıl kadar sürmüştür. Çinliler bu seddi bölümler hâlinde inşâ edip sonradan birleştirmişlerdir. Yani Zülkarneyn’in amansız gücüne karşı savunma hattı çekmişlerdir. Ama aynı Çinliler, 60 yıl sonra da Ye’cüc/ Yüeçiler’e karşı Mete Han’dan yardım istemek zorunda kalacaklardır. Asıl konu odağımız olan Zülkarneyn Seddi böylece kendilerinin de işgücü yardımıyla yapılacaktır. 


Yine konumuza devam edelim… 


Artık Yüeçiler’i ve Han/ Çin’i kontrolü altına aldıktan sonra Mete Han ilk büyük seferini batıya doğru yapar. Bu yolculuk yıllarca sürer. Ordusuyla ve halkıyla Antakya’ya kadar gelip orayı geçici başkent yapmış ve Anadolu’ya halkının bir kısmını yerleştirmiştir. Karadeniz ve Tuna nehrini de aşarak o dönemdeki göçebe Cermen halkını da Gök Tanrı inancına davet etmiştir. Manas bu yolculuklarını gençlik döneminde kendisine Çin Hükümdarının oğlu olan Almambet/ Tonyukuk’u vezir atadıktan sonra, onun desteğiyle yapmıştır. Ve tabii ki Hz. Hızır daima zor anlarında ortaya çıkarak yardımına yetişmiş ve ona rehberlik etmiştir. Bu batı yolculuğu esnasında gök bir kurt onlara yol göstermiş ve onun izini takip ederek ilerlemişlerdir. Doğu seferinde de bu kurt/ börü onlara rehberlik etmiştir. Kurdun durduğu yerde çadır kurup o yürüyünce ardından gitmişlerdir. Hızır ve kırk evliya yiğitle Vezir Almambet “Yada taşı/ Yeşim taşı”nı kullandığı için yolculuğun zorluklarıyla baş etmişlerdir. Hz. Nuh oğlu Yafes’ten bu yana kullandıkları dualı ve ismi azam yazılı bu taş, gerektiğinde yağmur yağdırmış, gerektiğinde bulut şeklinde gölgelik olmuş, gerektiğinde fırtınaya sebep olmuştur. Manas’ın bir yüzüğü vardır, bu yüzüğü de ilginç güçlere sahiptir.


Türk töresi denilen kavram aslında Tanrı/ Gök Tengri’nin buyruklarıdır


Manas, Hz. Süleyman’la tanışır. Bu, Firdevsi’nin 81 ciltlik eserinde genişçe yer alır. Ama eserde Oğuz Kağan/ Manas’ın adı Afrasiyab olarak geçer. Hz. Süleyman’la da savaşmış olarak ve Perslerin/ İran’ın düşmanı olarak anlatılır. Hz. Süleyman, Allah’tan görülmemiş bir saltanat istemiş ve buna kavuşmuştur. Rüzgârlar ve cinler emrine verilmiştir ve “Davut Yıldızı” desenli bir yüzüğü vardır, cennetten gönderilen bu yüzüğü kullanır. Yüzük, tıpkı Manas’ın yüzüğü gibi mucizevî bir güce sahiptir. Manas’ın peygamberliğine şüpheli bakılsa da derin araştırmalarım sonucu onun peygamber olduğuna emin oldum. Dünyanın dört yanına fermanlar ve elçiler gönderip Gök Tanrı’ya imanı emretmiştir. Türk töresi denilen kavram aslında Tanrı/ Gök Tengri’nin buyruklarıdır. Manas, beyaz ve siyah sancağını çeker ve dilediğinde her yeri karanlığa dönüştürebilir. Bu onun mucizesidir. Dört farklı renkte atları vardır, savaşlarda düzenli olarak sıraya koyar. Günde 450 km yol koşabilen bir ata sahiptir. Hz. Davud (as) savaşların şiddeti için zırh üretmiş ve demiri avuçlarında şekillendirmiştir. Alp Manas’ın da demirden zırh giydiğini Firdevsi eserinde yazmıştır. Manas destanında onun ilk ağır yaralanmasında kayınbabası Temir Han’ın iyileştirdiği yazılıdır. Temir/ Demir Han, Hz. Davud’un diğer adıdır. Şifalı otları da tanır. Kanaatim çok güçlüdür ki Manas’ın ilk eşi Fenikeliler/ Kenanlılar’ın 3. Kralı olan kendisine Zebur indirilen Hz. Davud Peygamber’in kızı yani Hz. Süleyman’ın kız kardeşiydi.


Sad suresi 35, 36, 37 ve 38. âyetler: “‘Rabbim dedi, ‘Beni bağışla; benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver bana, Lütfu sınırsız olan yalnız Sensin.’ Bunun üzerine, emriyle dilediği yöne doğru tatlı tatlı esen rüzgârı, bina kuran ve dalgıçlık yapan bütün şeytanları ve zincirlerle bağlanmış diğer yaratıkları buyruğuna verdik.”


39. “‘Bu bizim bağışımızdır; hiçbir hesap kaygısı tanımadan ister başkalarına ver, ister elinde tut’ (dedik).”


40. “Kuşkusuz onun katımızda yüksek bir yakınlık derecesi ve güzel bir geleceği vardır.”


39. âyet çok önemli çünkü Süleyman Peygamber, imkânlarını ve mucizelerini ister kendisinin kullanabileceği, isterse de paylaşabileceği konusunda özgürdü. Zülkarneyn, Oğuz Kağan’la birçok imkânını paylaştığını da tarih doğruluyor. 12 mil uzunluğundaki “ıydü’l-kıtr/ akar tunç” ve Bakır ırmağı da Hz. Süleyman’ın emrine verildi. Hz. Süleyman cinleri rüzgârını ve diğer imkânlarını Oğuz Kağan’la paylaşmıştır, bu çok net gözüküyor. Kehf suresindeki sebep olarak belirtilen şeyleri de bu ayetler açıklıyor.


Zülkarneyn’in ismini kullanırken teke indirmek, diğer isimleri de artık netleştiği için Mete Han olarak devam etmek istiyorum...   


Gök Tanrı’nın yani Allah’ın yardım ettiği dev bir orduyla Avrupa’yı geçerek Atlas Okyanusu’nun kıyılarına Vikingler’in yaşadığı yere gelirler. Mete Han onlara hak dini anlatır ve onlara devlet düzeni kurar. Kehf suresindeki kendi ifadesiyle emrinden kolay olanları anlatır. Orada henüz buzul çağının etkisi sürdüğü için bataklık bölgeler mevcuttur. Adalar bataklık şeklinde olduğu için “Güneşin kara balçıklı göze de batıyor olması” tam olarak budur. Mete Han bataklık hâlindeki adada gün batımını seyretmiştir. Batının en batısı olması da karaların bittiği ve artık insan için gidilebilecek son nokta olmasındandır. Hatta oğullarından ikisini oralarda hükümdarlık vererek bırakır. Cermen ve İskandinav mitleri ve tanrıları Odin, Frigg, Manas ve eşi Kanıkey’dir. Thor ise torunudur. Odin, karganın beslediği anlamında Çinlilerin verdiği Wusun/ Wudun isminin değişmiş hâlidir. Bütün bunların sadece kaynakları sayfalar süreceği için detaylardan kaçınıp en özet çıkarımlarımı yazıyorum. Allah nasip ederse kitap olarak yazım aşamasındayım, orada ayrıntıları ve delil olacak kaynakları yeteri kadar belittim.


Batıya yaptığı yolculuk, yirmi yıldan fazla zaman almıştır. Çin’i vergiye bağladıktan sonra uzun yıllar hiç ortaya çıkmayan ve mektup bile yazmayan Mete’den Çin yıllıklarında bahsedilir. Doğuya yöneldiğinde ise Sibirya çöllerinde yeraltını kazarak evler yapan bozkır kabilelerine de Gök Tanrı buyruklarını ve törelerini anlatmıştır. Okyanus’a yaklaştığı Orhun Kitabeleri’nde şöyle yazılıdır: “Doğuda Şandong Ovası’na kadar sefer ettim. Büyük okyanusa ulaşmama az kaldı.” Yani burası doğunun en doğusu ve Japonya’ya yakın bir yerdir. Bunlar içinde çoğunluğu Türk kabileleridir. 


Ayrıca Hz. Hızır’la karanlıklar ülkesine gitmesi olayı da Bilge Kağan Yazıtları’nda Doğuda gündoğusuna, batıda günbatısına, kuzeyde gece ortasına kadar olan yerler içinde yaşayan milletler hep bana bağlıdır. Bunca milleti, bunca ülkeyi düzene soktum. Oralarda artık kötülük yoktur, kargaşalık yoktur. Türk Kağanı Ötüken ormanında oturursa, ilde sıkıntı, bunalım olmayacaktır…” şeklinde anlatılır.


Bilge Kağan Yazıtları’nın M.Ö. 700 ve 600 yılları arasında yazıldığını düşünüyorum. Çünkü tarihlendirmelerde çok sıkıntı var. İsimlerin tek kişiye ait olmasına ve olayların da aynı olay olmasına rağmen farklı dönemler ve kişiler gibi aktarılmıştır. Mezar kalıntıları ve kitabelere göre tarihî araştırmalar yapıldığı için bu çelişkiler ortaya çıkmıştır. Çin yıllıklarında da tarihlendirmede büyük karışıklıklar var. Yukarda belirttiğim gibi Alp Er Tunga Destanı, aynı kişi olan Mete’nin yani Zülkarneyn’in şehit edilmesi üzerine ağıt/ sagu olarak söylenmiştir. M.Ö. 624 yılı olan vefat tarihi, gerçeğe en yakın olanıdır. Bu konu da başka bir tez konusu olduğu için sadece fikrimi belirtip noktayı koyuyorum…




İsa Aleyhisselam hakkında Resulullah’tan (sav) varid olan hadisten anlaşıldığına göre, kıyamet saati yaklaşıp Deccal ortaya çıktığı esnada İsa Aleyhisselam bir sabah vakti adaletli bir hakem olarak Şam’ın doğusundaki beyaz bir minarenin yanına, ellerini iki meleğin kanatlarına koyarak inecektir.


Ye’cüc İmparatorluğu’na karşı seddin yapılmasını isteyen Çin İmparatorluğu’na Zülkarneyn’in yardımı

       

Zülkarneyn’in yolculuğunun sonuncusu olan iki seddin arasına geldiği kısma bakalım… Aynı olayı birkaç kez farklı şekillerde ifade etmek istiyorum. 


Ye’cüc kavmi ilk önce Kansu bölgesindeydi. Sonra Mete Han onları batıya sürdüğünde İlisu/ İli-çu bölgesine geldiler ama yine de Hexi/ Kansu Koridoru’nda kısmen de olsa varlıkları sürüyordu. Mete Han, 90 yaşının üzerindeyken Ye’cüc kavmini İlisu’dan da çıkarıp Fergana’ya sürdü. Yani Yüeçiler’in ikiye ayrıldığı, Küçük Yüeçiler’in Çin halkıyla asimile olduğu, Büyük Yüeçiler’in de Fergana’ya gelip Sogdiana halkıyla karıştığı savaş çok kanlıydı. 


Olayları biraz daha geriden alalım… Çin’de Gaozi/ Kao-tzu Painteg savaşından sonra ölünce karısı Wu-Zetian, Hanlığı yönetmeye başlamıştı. 40 yıl kadar İmparatoriçe olarak görev yaptı ve artık 80 yaşına yaklaşmıştı. Mete Han, Çin’i topraklarına katmak için İmparatoriçeye evlenme teklifinde bulunduğunda o çok zayıf durumdaydı, yine de onurlu davranıp teklifi kibarca reddetti. Ama Kansu bölgesinde Çin sınırlarında yaşayan Ye’cüc/ Yüeçiler sınır ihlallerine devam ediyordu. İmparatoriçe bu konuda yardım isteğini yazıp elçisiyle Mete Han’a gönderdi. Mete Han da ondan bazı isteklerde bulundu. Bu şekilde başka bir mektubu sonraki İmparator Wen-ti yazmıştı. Mete Han’ın cevabî mektubu Wenti’ye ulaştıktan kısa süre sonra Mete Han vefat etmişti. Ama mektuptan anlıyoruz ki Yüeçiler’i etkisiz hâle getirmiştir. 


Zülkarneyn Seddi’nin yapıldığı dönem ve Kur’ân’da Ye’cüc ve Me’cüc’e karşı yardım isteyen ve vergi teklif eden kavim, Çin’dir. Çin/ Kıtan İmparatoriçesi Lü/ Wu Zetian’dır. Bu dönem Oğuz Kağan’ın 90’lı yaşlarıdır. İşte bu, tam olarak Zülkarneyn Seddi’nin inşâ edildiği zaman dilimidir. Zaten İmparatoriçe Lü ile Mete Han’ın mektuplaşmalarından anlıyoruz ki, Çin’de kraliçe yaşlandığı için otorite konusunda zorluklar yaşanıyor. Sonraki İmparator Wenti, hanedanının 3’üncü yılında Mete Han’ın Sağ Bilge Beyi’nin Çin topraklarına saldırdığını, mektupla Mete Han’a bildiriyor. Hediyeler gönderip yardım istiyor. 8’inci yılında ise Ye’cüc Me’cüc/ Yüeçiler’in Çin sınırlarına saldırıları devam ediyor. Mete Han, Wenti’ye mektubunda Sağ Bilge Beyi komutasında Ye’cüc ve Me’cüc’ü kılıçtan geçirip etkisiz hâle getirip sürdüğünü ağır bir yenilgiye uğrattığını yazıyor. Bu sırada Oğuz Kağan 110 yaşını geçmiştir. 


Aynı olayla ilgili başka bir tarihî yıllığa bakalım… “Çin’in kuzeydoğusundaki Moğol asıllı Ch’i-tan’lar/ Ye’cüc kavmi, tabi oldukları T’ang/ Çin hanedanına karşı isyan ettiler. Askerî barakaları yakıp yıktılar. Vali Chao Wen-kui’i öldürdüler. Bu isyanı bastırmakta güçlük çeken Çin ordusu, en nihayet aciz kalınca vaziyeti çok yakından takip eden Kapgan Kağan/ Mete Han devreye girdi. Çin için fedakârlık yaparak, Ch’i-tan’ları sindireceğini, ancak karşılığında bazı istekleri olduğunu İmparatoriçe’ye bildirdi.” Bahsedilen kavim, Ye’cüc kavmidir. 20’li yaşlarında Kağan olup 95 yılını savaşlarda geçiren Mete Han’ın 90’lı yaşlarındayken İmparatoriçe’nin yardım talebiyle Çinliler ve Türk kavimleriyle beraber seddi inşâ etmiş olduğu oldukça net anlaşılıyor. 


Bu set, bugünkü Kırgızistan-Özbekistan sınırında Fergana’nın kuzeyinde bir yerdedir. Orada hem Manas dağı hem de Süleyman dağı var. Tam olarak âyetteki gibi tarif edilen set, 2017 yılında bulunmuştur. Mete Han onları hapsetmemiş, Hexi koridoru denilen ipek yolunun ağzını (Kıtaylarla/ Çinle bağlantısı olan tek geçit yerini) kapatmak suretiyle Sogdiana’ya sürmüştür. Bu toplumda her türlü haram ve yağmacılık vardır. Kızıl saçlı, mavi gözlüdürler ve sakallarının hiç çıkmaması için dağlarlar. (Mete Han’ı biraz da Manas adıyla anmak istiyorum.) Aslında onlar da Manas’ın amca oğullarıdır ama inançları olmadığı için kötü ve zalimdirler. Yeşim taşını (chash) çıkarıp satarlar, altından daha değerli olduğu için çok zengindirler. Ama Kıtaylarla (Çinliler) da savaş hâlindedirler. Aralarında hem savaş hem ticarî ilişki devam eder. Kıtaylar (Çinliler) sonunda Alp Manas’tan ücret karşılığı yardım isterler. Manas bunu kabul etmez ve insan gücüyle yardım ister. Birlikte set yaparlar. Hz. Süleyman da kendisine verilen ilmi ve imkânı Manas’la paylaşmıştır “akar tunç ırmağı” gibi. Demir’i kullanmayı da Hz. Davut’tan öğrendiği için seddi yapabilmiştir. Sad 37. âyette bu durum çok net ifade edilmiş. Arkıl Koca olarak destanda geçen Hızkıl Peygamberdir. Hz. Hızır’la aynı kişi olduğunu düşünüyorum. Her zor anında Mete Han’ı korumuş ve ona hocalık etmiştir.


Hz. Davud’un ilk kez mucize olarak zırh yaptığını âyetten biliyoruz. Alp Manas, seferlerinde demir halkalı zırh giymiştir. Alalı siyah beyaz bayrağıyla başında boynuzlu şapkası vardır. Beyaz bayrağı açınca ortalık gündüz olurdu, kara bayrağı açınca da gündüz de olsa ortalık karanlığa bürünürdü. Türk töresi denilen ibadetleri yani Tengri buyruğunu herkese ulaştırmak için Tanrı’ya söz vermiştir.




Allah onun zamanında İslâm dışındaki tüm dinleri ortadan kaldıracak ve İslâm yeryüzündeki tek din olacaktır. İsa Aleyhisselam, Ye’cüc ve Me’cüc kavimlerine karşı Müslümanları bir kaleye sığındıracak ve Allah-u Teâlâ, onun duasının bereketiyle o iki kavmi bir gecede helak edecektir.


Seddin yıkılışı


Kehf suresi 98. âyette de “Bu seddin yapılışı Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi geldiğinde onu dümdüz eder. Şüphesiz ki Rabbimin vaadi haktır” buyrulmuştur. 


Söz konusu vaad, kıyametin iyiden iyiye yaklaştığı bir zamanda gerçekleşecektir. Ergenekon destanı da Kehf suresiyle oldukça bağlantılı bir destan. Aslında Moğol tarihçisi Reşidüddin onu toparlayıp yazıya geçirmiş. Oradaki anlatımında Moğol destanıdır. Sonradan Göktürkler’inmiş gibi tanıtılsa da aslı budur. Alp Manas, kırk yiğidi ve ordusuyla Budist Kalmuklarla yani Yüeçiler (Ye’cüc ve Me’cüc)’le yıllarca savaşmış ama en kanlı savaş bu olmuştur. Kurtulan Nüküz ve Kıyan ve 9 oğuzla eşi dik bir dağ kemerinden içeri kaçtıkları sırada henüz savaşın yapıldığı zamandır. Onlar dar bir geçitten içeri 7 gün boyunca yürürler, bir süre sonra tek geçidin de kapandığını anlarlar. 400 yıl sonra 30 bin kişi olarak dağı eritirler. İşte o erittikleri dağ, seddin çok yakınında bir yerde olmalıdır. Yüklü bir deve geçecek kadar eritirler ve akın akın çıkarlar, sonra daha çok güçlenirler ve Moğol istilası olarak bildiğimiz istilalarla her yeri kılıçtan geçirirler. Bu, Peygamberimizin gördüğü rüyadır. Ye’cüc kavminin seddi deldiklerini anlattığı rüya 600 yıl kadar sonra gerçekleşmiştir. Yazılı kaynaklar arkeolojik bulgular ve sikkelerden anlaşılmaktadır ki Fergana Kralı unvanıyla yaşamış bir hükümdar vardır, Mug/ Mog dağı üzerindeki kalede olduğu Soğd belgelerinde vardır. Sogdiana, Ye’cüc kavminin son sürgün yeridir. 


Önemli bir bilgiyi de paylaşmadan geçemedim… Magao mağaraları yani Bin Buda mağaraları/ Dunhuang Çin’in Gansu eyaletinin Dunhuang şehrinin 25 km güneydoğusundadır ve orada 492 tapınak vardır. Duvar resimlerinde Mete’nin alıkoyduğu Çin casus elçinin resimleri mevcuttur. Ye’cüc kavminin eski yurtları orasıdır.


2017’de bulunan bu set, bilim adamlarının akınına uğramış durumda. 300 metre yükseklikte 150 metre genişlikte olan bu set ne zaman yıkılır bilmiyorum ama teknolojik imkânlarla içini tarayınca 20 km genişlikte bir tünel ağzı olduğu anlaşıldı. Tünelin bir mağara ağzıyla İpek yolunun devamı olarak Kansu koridoruna çıktığını düşünüyorum, çünkü bu tünel ipek yolunun kuzey hattının bağlandığı tek geçit. Oradan ikiye ayrılarak kuzey ve güneyden Taklamakan çölünün doğu tarafından Çin’e (Kıtaylar’a) ulaşıyor.


Âyette seddin yerle bir edilmesi kanaatimce dışardan müdahale sonucu olacak gibi görünüyor. (Doğrusunu Allah bilir elbette!) Enbiya suresinin 95-97. ayetlerine bakalım:


Şüphesiz ki helâk ettiğimiz (yıkıma uğrattığımız) bir kavme (şehir halkına) Ye’cüc ve Me’cüc açılıp (fırsat verilip) her bir tepeden hücum ettikleri zamana kadar ve hak olan vaad (kıyamet) yaklaşana kadar dünyaya geri dönmeleri haramdır. İşte o zaman (hak olan vaad gerçekleştiğinde) inkâr edenlerin gözleri belerir (korkudan ve şaşkınlıktan kocaman olur).”


Bu âyetlerin mealleri konusunda çok kafa yordum. Bunca araştırmadan sonra ulaştığım bilgiler ışığında yeniden değerlendirdiğimde eksik bir şeylerin kaldığını fark ettim. 


Yukardaki meal, naçizane kendi çalışmamdır. 95. âyette helak olmuş bir kavmin dünyaya dönüşünün haramlığı muhakkak derin bir anlam içeriyor. Hemen arkasından Ye’cuc ve Me’cuc’un salınıvermelerinden bahsediyor ama ortada set kelimesi yok. Bütün bunlar çok ilgimi çekti. Kanaatimce âyet, Ye’cüc ve Me’cüc’ün tekrar güç kazanıp dünyaya hâkimiyet kurma teşebbüsleri olacağını anlatıyor.  Yukarda yorumladığım gibi seddin yerle bir olmasının dışarıdan bir müdahale ile gerçekleşeceği fikrimi yineliyorum. Ye’cüc ve Me’cüc’ün her tepeden saldırması olayının kıyamete çok yakın bir zamanda olacağı apaçık anlaşılıyor. Bu kavim zaten günümüzde de Asya’da güçlü bir devlet olarak varlığını sürdürüyor. Yüeçiler bölününce Büyük Yüeçiler Kuşan İmparatorluğu’nu yeniden kurdular. Zaman içinde Türgişler, Avarlar, Juan Juanlar, Cürcenler, Cücenler olarak varlıklarını devam ettirdiler. Aslında ilk yurtlarında Çin Hanlığı’nın yönetimini de ellerinde bulundurdukları uzunca bir dönem oldu. Yüeçiler Mete Han tarafından yenilgiye uğrayınca Küçük Yüeçiler olarak Çin ve Tibet’e kaçıp orada asimile oldular. Moğolistan ve Çin içerisinde devletleşmiş olarak hayatlarına devam ediyorlar. Sadece o dönemde Çin’le bağlantıları kopmuş oldu yoksa tarih sahnesinden silinmediler. “Melhame-i Kübra” denilen kıyamet savaşını başlatıp saldırıya geçmeleri kastedilmiş gibi geliyor. Helâk olan bir kavmin dünyaya dönüşünün imkânsızlığının ardından geçmişte ağır bir yenilgiyle helâk olmuş Ye’cüc’ün tekrar gündeme getirilmesi normalde olmayan bir şeyin de olağanüstü olarak olmasını akla getiriyor. Seddin yerle bir olması da bu savaşla bağlantılıdır tabii. “Fe iza hiye” kısmı ise hak olan vaadin yani kıyametin kopuş anından bahsediyor. İnkârcıların bu derece korkması ise olağanüstü bir zaman diliminin belirtilerinin fazlasıyla görülmesidir. Artık inkârı mümkün olmadığı için kalplerini pişmanlık sarmıştır. Çünkü kıyametin kopuş süreci başlamıştır. 12. yüzyılda Moğol istilası olarak dünyayı kasıp kavuran o saldırılar Ye’cüc ve Me’cüc’ün ilk saldırısıydı ve ikinci saldırı kıyamet savaşında gerçekleşecektir. Tarihî akış, âyet ve hadisler bu noktada birleşiyorlar. Başka bir açıdan bakarsak da Moğol istilası, kıyametin yaklaştığını işaret eden tek ve son saldırı gibi görünüyor. Ama bu görüş için hadislerin mevzu/ uydurma olması gerek. Sahih olduklarını düşündüğüm için bu görüşü rafa kaldırıyorum. Kehf suresinde “Rabbimin vaadi geldiğinde dümdüz olacaktır” ifadesindeki “vaad” sözcüğü kıyameti doğrudan hatırlatıyor. Seddin yıkılışı, kıyamete çok daha yakın bir zamanda olacaktır diye düşünüyorum. Bu kısmı Enbiya 96-97’den anlayabiliyoruz zaten. Bu ayetlerde de hem Ye’cüç ve Me’cüc’ün güçlenip istila edişi hem de kıyamet tasviri peş peşe gelmiştir. 


Buraya kadar her şey açık ve net, sadece hadislerde Ye’cüc ve Me’cüc’ün anlatımında Hz. İsa’nın inişiyle ilgili bilgiler de var. Bunu şöyle anlıyorum: Günümüzde “Armegedon” ya da “Melhame-i Kübra” denilen 3. Dünya Savaşı’na uzanan küresel bir gerilim yaşanıyor. Biz bu sürecin canlı tanıklarıyız. Ye’cüc Me’cüc güçlenip tekrar saldırabilir. Neden olmasın!? Seddin yıkılışı ve kıyamet savaşları, Hz. İsa’nın inişiyle ilgili hadisler de işin içine girince manzara netleşiyor.


“Biz Allah’ın Resulü olan Meryem oğlu İsa’yı öldürdük demelerinden dolayı Yahudileri yıldırım çarptı. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat o öldürdükleri kendilerine İsa’ya benzetildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, ondan yana kuşku içindedirler. Bu hususta tam bir bilgileri yoktur, sadece zanna uyuyorlar. Onu yakînen öldürmediler. Bilakis Allah onu kendisine yükseltti. Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.” (Nisa, 157, 158)


Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: “Muhakkak ki, o (İsa), kıyamet saati için bir bilgidir.(Zuhruf, 61)


İsa Aleyhisselam hakkında Resulullah’tan (sav) varid olan hadisten anlaşıldığına göre, kıyamet saati yaklaşıp Deccal ortaya çıktığı esnada İsa Aleyhisselam bir sabah vakti adaletli bir hakem olarak Şam’ın doğusundaki beyaz bir minarenin yanına, ellerini iki meleğin kanatlarına koyarak inecektir.


Müslümanlar imamının arkasında sabah namazını kılacak, Mesih, Deccal’i öldürecek ve Müslümanlar onun taraftarı olan Yahudilerin köklerini büyük bir savaş neticesinde yeryüzünden sileceklerdir.

İsa Aleyhisselam, yeryüzünde Hz. Muhammed’in (sav) şeriatı ile hükmederek Hıristiyanların tazim ettikleri haçı kıracak, aslen yenmesi haram olan ve Hıristiyanlarca etinin yenmesi helâl sayılan domuzu öldürecek ve cizyeyi kaldıracaktır. Çünkü Ehli Kitabı İslâm dinine zorlayacak, aksi takdirde cizyeyi kabul etmeyip onlarla İslâm üzere savaşacaktır.


Allah onun zamanında İslâm dışındaki tüm dinleri ortadan kaldıracak ve İslâm yeryüzündeki tek din olacaktır. İsa Aleyhisselam, Ye’cüc ve Me’cüc kavimlerine karşı Müslümanları bir kaleye sığındıracak ve Allah-u Teâlâ, onun duasının bereketiyle o iki kavmi bir gecede helak edecektir.


İsa Aleyhisselam, yeryüzünde toplam kırk sene kalacak, bu dönemde dünya bolluk ve bereketle, huzur ve asayişle dolacak, kimse kabul etmeyecek derecede mal çoğalacak, vahşi hayvanlarla evcil hayvanlar ve insanlar bir arada yaşayacak, kimse kimseye rahatsızlık ve zarar vermeyecektir.


İsa Aleyhisselam, umre ve hac ibadetlerini yerine getirmek için telbiye getirecektir. Eceli geldiğinde de vefat edecek ve Müslümanlar ona cenaze namazı kılacaklardır.


(Buhari 3263, 3264, Müslim 155/242, 246, 156/247, 2897/34, 2937/110, Ebu Davud 4324, Ahmed bin Hanbel Müsned 2/406, 9259, 9630, 9632)


Al-i İmran 55. âyette Allah buyurmuştur ki: “Ey Îsâ! Ben seni vefat ettireceğim, seni katıma yükselteceğim, seni o inkârcılardan arındıracağım ve sana tâbi olanları kıyamet gününe kadar inkâr edenlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz bana olacak. İşte, ayrılığa düşüp durduğunuz hususlarda aranızda hükmü o zaman ben vereceğim.”


Buradaki vefat ettirme ifadesinin ölüm anlamına gelmediği, ayetlerin bütünlüğüne ve terim anlamına bakınca anlaşılıyor. Âlimlerin çoğunluğunun görüşü bu yöndedir. 


Kıyametin kopmasıyla ilgili bilgiler ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Adem’den bu yana İlâhî sayfalar ve kitaplarda anlatılmıştır. İnsanlık tarihi başı ve sonu İlâhî programa dahil bilinçli bir seyirdir. Bütün peygamberler geçmiş ve gelecek çizgisinde birbirlerini çok iyi bilirler. Hadislerden anlıyoruz ki dünyamıza 124 bin peygamber teşrif etmiş ve bunlardan 313’ü kitaplı olarak elçilik yapmıştır. Kıyametin yaklaştığının en büyük delili, Hz. Muhammed’in dünyaya gelişidir şüphesiz ki… Adım adım yaşanacakları bize aktarmıştır. Küçük işaretlerin hepsini yaşıyoruz. Ama en hızlı şekli teknolojinin yavaş yavaş hayatımıza girdiği son yüzyılda yaşandı diyebilirim. Bu hızın muazzam bir seviyeye ulaşması ise internetle birlikte başladı. Küresel kültür ve ahlak karışıklığını, hadislerde geçen fitne yani karmaşa ve güvensizlik ortamını şu an yaşıyoruz. Tabii büyük sonun büyük çatırtıları olacaktır. Kitapların çoğalması bile kıyamet alametlerindendir. Demek ki küçük ve dağınık bilgiler bütünleşecek ve dev bir veri tabanı oluşacak. Böylece dünyanın her yeri mercek altına alınıp bütün coğrafyaların değişimi ve tarihi bir tek romanmış gibi okunacak ve olaylar daha gerçekçi ve net olarak görülebilecek. 



Şimdi düşünüyorum da… Kıyameti yeniden anlamlandırmanın zamanı gelmedi mi?! Allah inananların ve tevekkül edenlerin daima yanında olsun. Ama inanmak, gayretle ispatlanır, gayretin zamanı gelmedi mi?


Kendimden yola çıkarak diyorum ki, kendi ülkemden dışarı çıkmamış biri olarak dünyanın ne kadarını tanıyabildim? Ama iş öyle değil, bir YouTube videosuyla nereden nereye yol aldım! Dron çekimlerinin, jeologların, arkeologların, dil bilimcilerin, tarihçilerin, coğrafyacıların, edebiyatçıların ve diğer âlimlerin sayesinde çok geniş bir sahada tarama yapma imkânım oldu. Kopuk kopuk zamanlarda ve eserlerde isimleri duyuyoruz. Ama birçok isim ve olay aslında aynı. Destanlar da geçmişin tarihî kayıtları olarak değerlidir, mutlaka kendilerini sarsan, etkileyen büyük olayları insanlık destanlaştırmıştır. Bir Orhun Kitabesi, Yenisey Yazıtları, Oğuzname, Süleymanname ya da Nart, Cermen, İskandinav destanları, tanrıları ya da masalları bize çok şey anlatır. Böylece bütün delilleri birleştirerek gerçeğe ulaşabiliriz. 


Tabii çok önemli bir nokta da şu: Tarihe bakarken egomuzdan, ırkımızdan ve ön yargılarımızdan arınıp tam bir tarafsızlıkla donanmış olmamız gerekir. En büyük şaheser kâinat ve bizler o şaheserin hem kendisi hem de seyircileriyiz. Bu muhteşem eserin, adına “kıyamet” dedikleri büyük değişimden sonra da sergilenmeye devam edeceğini biliyoruz. İşte o büyük değişim, İsrafil Aleyhisselam’ın sura üflemesi ile başlayacak. Her şey doğal akışında devam ederken ve biz buna olağan adını verirken olaylar olağanın üstüne tırmanacak. Lütfen şaşırmayalım, büyük patlama ve fiziğin başlangıcı da tam bir mucizedir ve henüz olağan diye bir şey bile yoktur. Kıyamet alametleri de kopuşu da uçuk kaçık hayali senaryolar değil. Hak olan Allah’ın vaadi yaklaştığı zaman Ye’cüc ve Me’cüc seddinin dümdüz olacağı âyette belirtilmiştir. Bu seddin Kırgızistan-Özbekistan sınırında bulunması çok şey ifade ediyor. Bütün insanlığı yakından ilgilendiren bu buluş, bir şekilde unutturulurdu. Çünkü YouTube’da yeni videolar gelmedi. Nuh Aleyhisselam’ın gemisinin Ağrı dağında bulunuşu da sessizliğe büründürüldü. Ye’cüc Me’cüc kavmi, korkunç suretlerle animasyon ve resimlerle anlatılıyor. Halbuki onlar bizim kadar normal insanlar. Ye’cüc kavmi, derebeylikle başlayan yüzyıllara damga vuran bir imparatorluktu. Hun/ Oğuz Kağan İmparatorluğu ve Çin/ Han İmparatorlukları ve Hz. Süleyman’ın görülmemiş saltanatını yönettiği Fenikeliler de öyle… Zülkarneyn /Oğuz Kağan Yüeçilerle sadece savaştı, çoğunu kılıçtan geçirdi ama kalanlar kaçtılar ve Çin’de asimile olmayanlar Kuşan İmparatorluğu’nu kurarak Sogdiana’da, Fergana’da çoğaldılar. Greklerle, Hintlilerle kaynaştılar, savaştılar, sonrasında dünyaya yayıldılar. Moğol istilasıyla Peygamber Efendimizin rüyası gerçeğe döndü. Evet, o set sadece Çin ve Yüeçiler arasındaki Kansu koridoru bağlantısını kesmek üzere yapılmıştı. Öyle de oldu. Kızıl ötesi ışınla taramalar yapılınca seddin sadece bir tünel ağzı olduğu anlaşıldı. 20 km’lik bir genişlikle başlayarak uzayıp giden ve Çin sınırlarına doğru yol alan dev bir tünel… Yani içine hapsolmuş korkunç bir Ye’cüc topluluğu hayalinden sıyrılmanın zamanı geldi. Set dışardan bir müdahaleyle yine Allah’ın izni dahilinde yıkılacağa benziyor. Ye’cüc Me’cüc ise zaten serbest bir şekilde dünya ticaretini, siyasetini güç olarak elinde bulunduruyor. Biraz düşününce bulmak zor değil.


Sona bıraksam bile eklemek isterim ki… Saf, tertemiz bir ehli sünnet inancına sahibim. Hanefi fıkhıyla ibadetlerimi yaparım. Bilimsel verileri Allah’ın sünneti ve yaratmadaki sistematiği olarak görürüm. Olaylara bu pencereden yaklaşarak makalemi tamamlıyorum. İçimde ümit, hüzün, korku, heyecan ve huzur gibi bir duygu seli ile hamdolsun yararlandığım kaynaklar kısmına geldim. 


Şimdi düşünüyorum da… Kıyameti yeniden anlamlandırmanın zamanı gelmedi mi?! Allah inananların ve tevekkül edenlerin daima yanında olsun. Ama inanmak, gayretle ispatlanır, gayretin zamanı gelmedi mi?

----------------------------

 

KAYNAKLAR

 

1) Mearici’n-nübüvve (Peygamberler Tarihi) Altıparmak, Muinüd-din Muhammed Emin Hirevi

2-Taberi Tarihi, Ebu Cafer Taberi

3-İbn-i Kesir-Peygamberler Tarihi

4-Zeki Velidi Togan, Oğuz Destanı, Reşideddin Oğuznamesi Tercüme ve Tahlili

5-Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş

6-Nihat Sami Banarlı, Türk Edebiyatı Tarihi

7-Reşidüddin Hamedani, El-camiu’t-tevarih

8-Chou/Choushu, Çin Tarihi (İsenbike Tercümesi 1995, Cilt: 3 Sh. 997)

9-Ebulgazi Bahadır Han (1603-1664), Şecere-i Terakime

10-Hüseyin Nihal Adsız, Türk Edebiyatı Tarihi

11-Yazıcıoğlu Ali, Tevarih-i Al-i Selçuk

12-Mehmet Fuat Köprülü, Türk Tarihinin Ana Hatları

13-Seyfeddin Akhsikendi, Mecmuatü’t-tevarih

14-Michel le Syrien (1127-1200), Vakayiname

15-Prof. İsa Kozkan, Ergenekon Destanı Hakkında (Türk Yurdu Dergisi, Cilt: 29, Sayı: 265, Sh: 43-47, Ankara 2009)

16-Ahmet Vefik Paşa, Tasvir-i Efkâr 1864

17-Vasili Vasilyeviç, Wilhelm Radloff’un Yaratılış Destanı)

18-Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lugat-it-Türk

19-Ahmet Taşağıl, Eski Türk Tarihi, Gökbörü’nün İzinde

20-İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü

21-Yavuz Tellioğlu, Marifetname

22-Vani Mehmet Efendi, Araisü’l-Kur’ân

23-Buhari ve Müslim, El-Camiu’s-sahih

24-Çinli Ekonomist Guan Zhang, Guanzi Metni

25-Oktan Keleş, Deruni Devlet/ Odin-Oğuz Kağan

26-Rüstem Paşa, Tevarih-i Al-i Osman

27-İsveçli Tarihçi Prof. Suen Lagerbring

28- Kur’ân-ı Kerîm, Seyyid Kutup ve Diyanet mealleri

29- Bakır, Abdulhalik ve Umut Badakoğlu, Yüeçiler ve Kökenleri Üzerine Düşünceler, Orta Çağ Araştırmaları Dergisi, C. 2, S. 2, Aralık 2019, SS. 123-144.

30- S. Şimşek, Alıntılanma Sayısı: 4, Avrasya Uluslararası Araştırmalar Dergisi, Bir Epik Kahraman: Manas’ın Yoldaşı Almambet

31-Türk Kültür Tarihi bakımından Oğuz Kağan Destanı ve Önemi, Yıl: 2013, Cilt: 171, Sayı: 171, 29- 44

32-Necdet Sakaoğlu, Türklerin Atası Hz. Nuh’un Oğlu Yafes

33-Orhun ve Bilge Kağan Yazıtları’nın tercümeleri, 100’e yakın yüksek lisans ve doktora tezi ve wikipedi kaynağı araştırmaları