KIYMETLİ bir söyleşiyle bu ay da karşınızdayız. Kültür Ajanda dergimizin değerli yazarlarından Nurullah Deveci ile araştırmaları, fikriyatı, yazdıkları ve Solmaz Ahmadzâdeh ile kaleme aldıkları “Fars ve Türk Edebiyatında Dil/Gönül Kavramı” adlı eseri üzerinden “gönül” kavramı hakkında konuştuk. Buyurunuz…
***
“Gönül o kadar uçsuz bucaksız bir yapıya sahip ki…”
· Nurullah Bey hoş geldiniz. Ekim 2023’te Fars dili ile Türk dili arasında klasik dönem metinleri ve klasik metinlerden örneklerle “Fars ve Türk Edebiyatında Dil/Gönül Kavramı” isminde hacimli bir kitap hazırladınız Solmaz Ahmadzâdeh ile birlikte. Karşılaştırmalı edebiyat bağlamında ele aldığınız bu eseri yayınlama fikri nereden doğdu?
Hoş bulduk efendim, teşekkür ederim. Kitabı Solmaz Ahmadzâdeh Hanımefendi ile birlikte kaleme aldık. Kendisi Fars dili ve edebiyatı emektarıdır. Uzun zamandır Türkiye’de yaşamaktadır. Aynı zamanda bir eğitimcidir. Bir gün kendisiyle edebiyat sohbeti yapıyorduk, konu bilvesile “gönül” kavramına gelmişti. Devamında mukayeseli çalışma konusu gündeme geldi. Malûmdur ki, “dil/gönül”, iki edebiyatın da odağında yer alır. Denilebilir ki, iki edebiyatın da en ortak kavramıdır. Bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Diğer bütün ortak konular bunun etrafında şekillenmektedir.
Solmaz Hanım zaten bir altyapı çalışması yapmıştı. Konuyla ilgimiz dolayısıyla da çalışmayı birlikte yürütebileceğimizi söyledi. Fikir bize de her anlamda uygun düştü. Her açıdan mutabık kaldık. Ancak gündemin doluluğu ve diğer sebeplerle uzadı. Bir müddet rafta kaldı. Ara ara görüştüğümüzde konuyu tekrar gündeme getiriyorduk. Nihayet az da olsa bir gayret ile başladık. Daha ziyade son iki yılda yoğunlaştık. Bazen sancılı, bazen daha keyifli süreçler yaşadık. Ancak sona yaklaştıkça zorluklar daha da arttı. Ekim 2023 itibariyle de sonlandırmaya güç yetirebildik. Bugünümüzü gösteren Yüce Mevlâ’ya şükürler olsun. Tabiî ki bitince zorluklar arkada, akıldaysa sadece güzel şeyler kalıyor. Çok keyifli ve istifadeli bir süreç oldu. Şükür ki pes etmemişiz. Solmaz Hanım’a kalbî teşekkürlerimi sunuyorum. Desteklerini her vesileyle hissettiren kıymetli dostlarımıza kalbî şükranlarımı arz ediyorum. İnşallah kabul buyursunlar.
· Gönül, klasik edebiyatımızda çocuk, Hazreti Yûsuf, Hallâc-ı Mansûr, kırmızı lâle, hırsız, divane, garipler gibi birçok şeyi çağrıştırmaktadır. Nef’î “gam-har” yani “gam yiyen, tasalı” olarak tanımlamaktadır. Gönül âşık gibi ağlar. O, kanlı gözyaşı döken bir yaralı gibidir. Onu aşkın ve gamın merkezi olarak biliriz. Siz gönlü neye benzetirsiniz, nasıl tanımlarsınız?
Bu güzel soru için teşekkür ederim. Aynı zamanda cevaplaması zor olan bir soru…
Gönül o kadar uçsuz bucaksız bir yapıya sahiptir ki ne desek yarım, ne desek kusurlu kalır. Farklı zamanlarda bunu sorsak farklı cevaplar alırız. Gönül bir derya gibidir. Sınırları bulunamayan bir derya... Herkesin o deryadan istifadesi farklıdır. Niyeti, nasibi ve gayreti ölçüsünde istifadesi değişir. Belki buna cesareti de eklemek doğru olacaktır. Bu deryadan nasipse inci gibidir. İncinin de kalitesi yine kişiye göre değişir. Bir diğer benzetme “kuyu” olabilir. Gönül ile münasebet de kuyu kazmak. Kazdıkça suya ulaşır ve içersiniz. İçtikçe susar, kazmaya devam edersiniz. Ama en güzel benzetme galiba aynadır.
Ayna, klasik edebiyatta da çok kullanılır. Parlattıkça hakikatine (hakikat-ı ilâhiye) ulaşılır. Pasını sildikçe gönül ilmi kesp edilir. İlmini kesp ettikçe de âleminin kapıları açılır. İnsanın âlem-i kübra oluşuna idrak de böylece artar. Nihayette ne diyelim, gönül kapısından içeri girene de aşk olsun, gir(e)meyene de.
Gönül, en az bildiğimiz yerdir. Zira gönül, hayatın merkezidir. O bir dünyadır. Biz ise onun bir mahallesindeyiz. Ve oradan hiç çıkmamışız. İçinde miyiz? Evet, içindeyiz. Ama küçük bir mahalleden dünyaya ferman okumaktayız.
“Gönül, en az bildiğimiz yer”
· Dilcilere göre birçok dilde “gönül” kelimesinin karşılığı yoktur. Oysa bizim edebiyatımızda gönlün yeri apayrıdır. Medeniyetimizin bir “gönül medeniyeti” olduğunu söyleyenler çoğunluktadır. Gönül, aşkın dostudur. Gönül ukbâ, beden dünyadır. Nefis bedenin yoldaşı, bir taraftan da düşmanıdır. Gönül ise bir kaledir. Gönül, irfanın kaynağıdır. “Gönül ehli olanlara fazla söz gerekmez” gibi birçok tanımlama yapılmaktadır. Klasik Türk şiirinde aşkın yaşandığı yer gönüldür. Güzel ise gönlün sevdiğidir. Bunun gibi tespitleri çoğaltabiliriz. Sizin de kitaba ilişkin paylaşımınızda geçen “En az bildiğimiz, en çok yenildiğimiz, en çok düştüğümüz yere, gönle dair” ifadesini biraz açar mısınız?
Gönül, en az bildiğimiz yerdir. Zira gönül, hayatın merkezidir. O bir dünyadır. Biz ise onun bir mahallesindeyiz. Ve oradan hiç çıkmamışız. İçinde miyiz? Evet, içindeyiz. Ama küçük bir mahalleden dünyaya ferman okumaktayız.
Haydi ifadeyi biraz yumuşatalım; bilmediğimiz diyarları görmüş gibi anlatmadayız. Kavramlar üzerinden, tahminler üzerinden, varsayarak okuyoruz. İşte o nedenle de “en çok yenildiğimiz” yerdir gönül. Diğer açıdan “yenilmek”, onun sınırlarını bilememekle ilgili. Daha doğrusu, onun gücünü bilememekle… O güç karşısında yenilmek bu açıdan değerleniyor. O güç ki, en bildik tecessümünü aşkta yüceltiyor. Bu noktadan uzaklaşınca da el-hak, yeniliyor.
Aşkın kıldan ince çizgisinde yürümek zordur. O nedenle de nihayet oradan düşüyor; en çok düştüğümüz yer oluveriyor. Tekrar kalkıp yürüyebilir miyiz? Elbette. Zira gönül ve onun Sahibi affedicidir. Merhametlidir. Dahası var; kolumuzdan tutup tekrar yola koyulmamıza yardımcı olur. Hem gönül, hem de Sahibi burada hiç yorulmaz.
· Nef’î’nin çok bilinen güzel bir beyti var: “Etse Nef‘î n’ola ger gönlüyle dâim bezm-i hâs/ Hem kadeh hem bâde hem bir şûh sâkîdir gönül.” Yunus ise gönül hakkında şunları söylüyor: “Gönül çalabın tahtı/ Çalap gönüle baktı/ İki cihan bedbahtı/ Kim gönül yıkarise…” Bunlar gibi, gönül üzerine yazılmış çokça beyit, şiir ve metin vardır kültürümüzde. Klasik, kadim edebiyatımızda geçen en güzel örnekleri sizin vermenizi istesek?
Çok teşekkür ederim, ancak seçmek o kadar zor ki... Yine de sınırımızı çizerek birkaçını zikredelim. İlk beyit, Şeyhülislâm Yahya’ya ait. Şairin gönülle ilgili beyitleri özellikle dikkate değerdir. Onlardan biri şöyle: “Baglandı dilüm kalmadı şekvâya mecâlüm/ Gör neyledi Yahyâ beni efsûn-ı mahabbet.” (Gönlüm öyle tutuldu ki şikâyete mecalim kalmadı/ Ey Yahya gör ki muhabbetin efsûnu beni neyledi.)
Bir diğeri ise Osman Nevres’e aittir. Âşıkları incitmekten sakınmak gerektiğini şöyle vurgular: “‘Uşşâkı kırma hâtır-ı meksûrdan sakın/ Rencûr eder seni dil-i rencûrdan sakın.” (Âşıkları kırma, kırılmış gönülden sakın!/ Seni incitir ki çile çekmiş gönülden sakın!)
“Gönül” deyince, Yunus’u anmamak olmaz, değil mi? Çokça beytinden birine yer verebiliyoruz. Beyit şu şekildedir: “Haber eylen ‘âşıklara ‘ışka gönül viren benem/ ‘Işka bahâ kim yitüre ‘ışk ma’denin bulan benem.” (Âşıklara haber verin, aşka gönül veren benim/ Aşka kim değer biçebilir, aşk madenini bulan benim.)
“Gönül, aşk ve ıstırap” deyince, elbette akla Fuzûlî gelmektedir. Onun da çok fazla şiirinden şu meşhur beytini zikredebiliriz: “Sînemi çâk eyle gör dil ıztırâbın aşktan/ Revzen aç her dem hevâdan mevc uran deryâya bah!” (Göğsümü ikiye ayır ve oradaki aşk ıstırabını gör/ Pencereyi aç da her vakit havadan dalgalanan denize bak.)
Son olarak bir de Baki’den bir beyit zikredelim: “Mir’ât-ı gülde hüsn-i dil-efrûz-ı yâri gör/ Ruhsâre-i hakîkate âyînedârı gör.” (Gülün aynasında yârin gönül aydınlatan güzelliğini gör/ Hakikatin cemaline ayna tutan -o sevgiliyi- gör.)
“İnsan alışmakla malul”
· Kadim edebiyat geleneğimizden, Osmanlı Türkçesi, Dîvan ve Fars şiiri gibi mirasımızdan ne oranda besleniyorsunuz? Bunun içerisine ilgi alanınız olan mûsikîyi de dâhil ederek cevaplandırabilir misiniz? Bu büyük mirastan daha çok faydalanmak için neler yapılmasını önerirsiniz?
“Beslenme” tabiri için teşekkür ederim. Zira beslenme yoksa hariçten gazel okumak vardır. Bu da insanı sadece zayıflatır. Sofraya oturmadan sofrayı tasvir etmeye götürür. Hâlbuki asıl amaç tatmaktır, değil mi? Bizim bahtımıza bu kadim mirastan düşeni bilemeyiz. Dileyelim ki, nasibimiz bol olsun, inşallah. Ama önemli olan, nasibinizi içselleştirmektir efendim. Kuru ekmek de olsa o zaman atmosfer değişir. O büyük mirastan soframıza aldıklarımız lezzetlenir. İnşallah o lezzeti tadanlardan oluruz. Şiir, mûsikî ve diğer güzel sanatlar için de geçerlidir. Bizim için de öyledir. Özetle hissiyatımızı celp eden her şey kıymetlidir. Yeter ki çoğaltmak yerine az da olsa derinleşmeye çalışalım.
Bu kadim mirastan faydalanma konusu biraz yaradır. Zira kültürümüzün en önemli özelliği yaşamakta gizlidir. Oysa biz okuldaki gibi yapmaya çalışıyoruz. Kültür, okul gibi yerlerde sadece tanıtılabilir. Oysa biz yaşamadan bilmeyi, okumayı alışkanlık edinmişiz. Her fırsatta demeye çalışıyoruz. İnsan alışmakla maluldür. Önce bunu aşmalıyız. Daha sonra sadece ve sadece sevdirmeye çalışmak... Bu, olmazsa olmaz.
Sevdirmeye çalışırken öğretmeye çalışırsak olmuyor. Sevdirince, doğrusu, tadınca insan istemese de peşine düşecektir. O zaman öğreneceği şey kıymetli olacak. Ve o zaman faydalanacaktır. O zaman yukarıda bahsettiğimiz o sofraya oturacaktır. O zaman beslenme ve faydalanma gerçekleşecektir.
· Şehriyâr, Fuzûlî, Nef’î gibi birçok değer Farsça ve Türkçe şiirler yazmışlar, böylece her iki toplumda da sevilmişler. Bunun gibi, iki toplumun da sevdiği, okuduğu değerler hakkında neler söylemek istersiniz?
Şark’ın ve Müslümanların kültürel unsurları temelde ortaktır. Evvelâ inanç temelinde ortaktır. Ancak her devirde buna zarar verilmek istenmiştir, özellikle İran ile ilişkilerimiz de böyledir. İnanç ortaklığına rağmen bu ortaklık zarar görmüştür. İtidâlli şekilde İran’la ilişkimiz hep olmuştur. Farsça ile ilişkimizse buna nazaran daha iyidir. Osmanlı döneminde de Farsçanın önemi az değildir. Ancak Selçuklu dönemine baktığımızda bu daha barizdir. Saray çevresinde ve edebiyatta bunu özellikle görüyoruz.
Burada milât olarak Moğol saldırılarından bahsetmek gerekir. Saldırıların tesiriyle İranlı şairlerin Anadolu’ya göçünü görüyoruz. Bazıları mutasavvıf da olan bu isimlerin önemi büyüktür. En önemli örneği Hazreti Mevlânâ’dır. Mevlânâ ve tasavvuf dolayısıyla da Farsçanın halk arasında kabulü artmıştır. Hazreti Mevlânâ’nın şiirleri bunun en güzel örneğidir. Zira sadece Farsça yazmıştır. Buna rağmen şiirleri konusunda da anlaşılmazlık sorunu yaşamamıştır.
İki kültürün ortak çok fazla değeri vardır. Şairler üzerinden devam edebiliriz: Sultan Veled, Ulu Ârif Çelebî, Ahmed-i Dâî, Mevlânâ Hamîdî, Seyyid Nesîmî, Adnî Mahmut Paşa, Molla İlahî, Gülşen-i Saruhanî, Selîmî (Yavuz Sultan Selim), Muhibbî (Kanuni Sultan Süleyman), Muradi (Üçüncü Murad), Şâhi (Şehzade Bayezid), İbrahim Gülşenî, Basîrî, Nâbî, Fasih Ahmet Dede, Abdullah Nidâi Kaşgarî, Nevres-i Kadîm, Sünbülzade Vehbî ve Ayıntablı Aynî… Bu isimleri ve nicelerini saydığınız isimlere ekleyebiliriz. Bu isimler, aynı zamanda Farsça dîvanı olan şairlerdir. Buna mukabil Türk asıllı İranlı şairler de vardır. Bunların bir kısmı büyük bir şöhret yakalamıştır. Bu konuda Sâib-i Tebrîzî, Nizâmî-i Gencevi, Hâkâni Şirvâni, Zâhir, Hüsrev gibi isimler öne çıkmaktadır. Ortak değer olarak Hekîm-i Heydecî’yi de unutmamak gerekir. O da aslen İranlıdır. Ancak Türkçe şiirleri oldukça meşhurdur. Bunlar elbette Klasik Şiir’in ortak değerleridir.
Bugüne yaklaştıkça karşılıklı etkileşimin devam ettiğini görüyoruz. Bugün Türk edebiyatının da mesafe kat ettiğini söyleyebiliriz. Birçok şair ve yazarın eseri Farsçaya çevrilmektedir. Fars şair ve yazarlarının da aynı minvalde okunduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada Ahmed Şamlu, Nimâ Yuşic, Fürûğ Ferruhzâd, Sohrap Sepehrî ve Sadık Hidayet gibi akla ilk gelen isimleri anabiliriz.
Arapça bilim dili olarak tesir etmiştir. Farsça da sanat dili olarak kıymet görmüştür. Her üç dilin ve edebiyatın birbirine tesiri muhakkak olmuştur. Ancak Türkçe yeniliklere daha açık olmuştur. Türk Edebiyatı bu bağlamda her üç dilin de güzelliklerini verdiği eserlerle göstermeyi başarmıştır.
“Her şey özde başlayıp özde bitiyor”
· Farsçayı derûn; Arapçayı kalb, hâtır dili; Türkçeyi de yürek dili olarak tanımlayabiliriz. “Dil” kelimesinin mânâ karşılığı olan gönül, kalp arasındaki mukayeseyi öz olarak nasıl karşılaştırırsınız? Bu üç dilin de grametik, fonetik ve sentaks anlamında ortak bir etkileşimde olduğu çok noktaları biliyoruz. Türkçemizin bin yıllık Dîvan edebiyatı geleneği ve terminolojisi, Arap ve Fars edebiyatıyla etkileşimi hakkında neler söylersiniz? Mukayeseli edebiyat bağlamında bu üç edebiyatı kıyaslamanızı istesek?
Burada dilbilimsel bir gerçeklik elbette söz konusu, doğrudur. Ancak her şey özde başlayıp özde bitiyor. Diğer unsurlar bizim ifade gücümüzle yakından ilgili. Özü söze aktarabildiğimiz ölçüde edebiyat zenginleşiyor. Gramer, fonetik ve sentaks da elbette önemli. Bunlar mânânın cisimleşmiş hâli. Ancak bu kısımda vakit kaybedersek mânâyı kaçırabiliyoruz. Mânâyı tamamen hâl diline de tahvil edemeyiz.
Birlikte yaşıyorsak, birlikteliğin güzelliklerini idrake gayret etmeliyiz. Mahalleler olarak, şehirler olarak, ülkeler olarak... Arapça, Farsça ve Türkçe birbirinden çok farklı diller. Ancak birleştiren değerler ortaklaştıkça farklılık zenginliğe dönüşüyor. Bu noktada din unsuru elbette çok önemli. Coğrafya yanında dinî değerler bu kültürleri yakınlaştırmıştır. Bu yakınlığın izlerini ilk Türk İslâm devletlerine götürebiliriz. Karahanlılar, Gazneliler ve daha sonra Selçuklular… Karahanlıların Fars ve Arap şairleri himayesi bilinmektedir. Bunu Gazneliler artırmışlardır. Öyle ki, Farsça bu dönemde resmî dil olmuştur. Yine Arapça da bu dönemde ilim dili hâline gelmiştir. Özellikle Gazneli Mahmut dönemi önemli bir milâttır. Bu devrin devamında da bu sürmüştür. Âlim, şair ve sanatçılar saray tarafından hep desteklenmişlerdir.
Türkler Arapçayı İslâmiyet’le yakından tanımaya başlamıştır. Öncelikle ibadet gerekçesiyle tanışma derinleşmiştir. Devamında Arap alfabesine geçişle de keskin bir çizgiye ulaşmıştır. Bu da Arapçanın etkisini dilimiz üzerinde pekâlâ artırmıştır. İslâmiyet’le Arapça, İranlıların da etkilenme alanı olmuştur. İranlılar da, Türkler de Arapçadan tercümeler yapmışlardır. Türcümeler birçok alanda ve her dönemde olmuştur. Ancak etkisi farklı olmuştur. Başlangıçta çoğunlukla Kur’ân-ı Kerim, hadis ve tarihe yoğunlaşma gerçekleşmiştir.
Arapçanın Türk Klasik edebiyatında şekil tesiri de yüksektir. Şekil bakımından aruzun kullanımı başlı başına önemlidir. Yine kaside ve na’tların da çokça etkisi olmuştur. Günümüzde üç edebiyatı incelemek biraz daha zordur. Ancak Klasik Türk, Arap ve Fars edebiyatlarının bir derece daha düzenli olduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada Sadık Armutlu Hoca’nın “Klasik Arap, Fars ve Türk Edebiyatı İncelemeleri Şahsiyetler, Türler, Gelenekler” (iki cilt) kitabını incelemenin çok faydalı olacağını düşünüyorum.
Nihaî olarak vurgulanabilir ki, Arapça bilim dili olarak tesir etmiştir. Farsça da sanat dili olarak kıymet görmüştür. Her üç dilin ve edebiyatın birbirine tesiri muhakkak olmuştur. Ancak Türkçe yeniliklere daha açık olmuştur. Türk Edebiyatı bu bağlamda her üç dilin de güzelliklerini verdiği eserlerle göstermeyi başarmıştır.
· Fars edebiyatı tarihsel geçmişi ve zengin şiir dağarcığı ile dünya edebiyatlarına derin etkiler bırakmıştır. Bildiğimiz gibi 18 Eylül İran’da Şehriyâr’ı Anma, Fars Dili ve Edebiyatı Günü’dür. Bizde de her 13 Mayıs “Türk Dil Bayramı” olarak kutlanmaktadır. Fars edebiyatı ile ilgili yorumunuz nedir? Fars edebiyatının Türk edebiyatına etkisi ve Türk edebiyatının Fars edebiyatına etkisi neler olmuştur?
Fars edebiyatı hakikaten zengin bir edebiyata sahiptir. Fars dili de aynı minvalde mûsikî gücü yüksek bir dildir. O nedenle Türk edebiyatı bakımından coğrafya itibariyle şanslı durumdayız diyebiliriz. Zira söz konusu zenginlikten istifade imkânına yakından sahibiz. Bu da kendi edebiyatımızın inşâsını daha sağlam zemine oturtmuştur diyebiliriz.
Türkçe, Farsçadan elbette etkilenmiştir. Doğru ifadeyle istifade etmiş ve kendini daha iyi keşfetmiştir. Lâkin bu istifadeyi tek boyutlu da değerlendirmemek gerekir. Ve bu etkinin yanlış adrese yönlendirilmesi de doğru değildir. Ekseriyetle bu beslenme, taklitçilik olarak ifade edilmiştir. Kaldı ki, doğru yere evrildikçe taklitçilik de yanlış değildir. Tahkike varmak büyük çoğunlukla taklitle başlar. Bu da önemli bir hakikattir. Her iki edebiyatın da birbirine tesiri elbette çok boyutludur. Bu çok boyutluluğu da iyi analiz etmek gerekir. Zira bu, yüzyıllara sari bir meseledir. Olaylardan ziyade olgulara bağlıdır.
Daha derine inebiliriz: Bakıldığında Türkler edebiyat bakımından Farsların gerisinde idi. Zira karakter bakımından farklı idik. Biz göçebeydik. Onlar yüzyıllardır aynı bölgede yaşıyordu. Bu da onları dil ve edebiyat bakımından bizden ileriye götürmüştü. Biz bu hazineden istifade ederek kendi edebiyatımızı inşâ etmeyi başardık. Bu çok kıymetli bir başarıdır. Bunun en büyük göstergesi de verilen özgün ve kadim eserlerdir. Ve yetişen büyük şairlerdir. Türk asıllı Fars şair ve yazarlar ile Fars asıllı Türk şair ve yazarların varlığından yukarıda bahsetmiştik. O nedenle bu alana girmek tekrar olacaktır. Nihaî olarak her iki edebiyatın halen birbirinden öğreneceği/etkileneceği çok fazla unsur olduğunu söylemek gerekir.

“Önemli olan üslûp”
· Hayatın değerini yazmayla ortaya koyarken ne tür kaygılar taşırsınız? Bir edebiyat ürünü hangi beklentilerinizi karşılar ki beğeni ve duygularınızda değer bulur? Gönül perspektifinizden bir açılım yapar mısınız?
Kaygı konusu burada iki boyutludur. Bunların biri muhtevaya, diğeri ise biçime veya üslûba dairdir. Bu noktada çokça senaryoya muhatap olabiliriz. Öncelikle kaygının yeri ve zamanı öne çıkar. Diğer yandan karakteri tezahür eder. Muhteva tarafında ne yazdığımız çok önemlidir. Başlığı atarız, konu kendini inşâ eder. Bazen de kaygı yükselir. Doğrusu, bir kırılmışlık ve birikimle yükselir. Söze dair alan, size kapılarını açar. Bu defa da üslûbun kaygısını çekeriz. Zira biriken şey sözün kabından taşabilir. Doğrusu, söze sığmayabilir. Onun için seyreltmek gerekir. Sizi daraltan ne ise, okuyucuyu da daraltabilir. Onun için üslûp çok önemlidir. Suyu üfleyerek içmeniz gerekir.
Eksiklik veya fazlalık konusu da elbette önemlidir. Ancak konu tam olarak bu da değildir. Olabildiği kadar mesajı doğru ve etkileyici vermek, ancak sunilikten de uzak olmak… Konusu içimizde yükseldiği için boyu uzayan kaygı mı, başlığı atılmış konunun kabını doldurma kaygısı mı, ikisinde de acele etmeden hakikati doğru ifade etmemiz gerekir. Yazarken bu kaygıların hepsiyle elbette yüzleşebiliyoruz.
Bunların dışında farklı kaygılar da olmuyor değil. Meselâ, zamanı gelmemiş yazıyı tamamlamaya zorlamak… Bu daha çok şiir yazarken karşılaştığımız durumdur. Örneğin, kısa vakitte derin bir konuyu bitirebilmek… Doğrusu, bitirmeye zorlamak… Zaman çokça önemlidir. Zamanın darlığı bazen kaygıyı yükseltir. Bu da konuyu açımlamaya yardımcı olur. Bazen de fazla kaygı konuyu perdeleyebiliyor. Konusuna ve etkisine göre bu değişir. Bir diğer örnek de doğal akışı bozma endişesidir. Yerinde yapılmayan her müdahale buna neden olabiliyor.
Beğenimize ve duygumuza hitap eden şeyse çok boyutludur. Ancak en önemli ögesi galiba özgünlüktür. Özgün olmayan çoğu anlatı ötelenme riskiyle karşılaşabilir. Çok iyi bir hikâye kolayca sıradanlaşabilir. Veya alelâde bir olay özgünlüğüyle öne çıkabilir. Dolayısıyla bu noktada en kısa cevap, üslûptur. Yine yapaylık, moda ve öykünmeden uzak olmasıdır. Sahici olmasıdır. Konuyla üslûbun birbirini kabul etmiş olmasıdır. Yine konuyla üslûbun birbirini sevmesidir. Bunun dışında hissiyatınızı celp etmesidir. Müzikte de öyledir. Çok iyi icra edilmekten ziyade duygusunu verebilmek… İyi bir eserin iyi icra edilmesi de yetmez, ona gönlü de eklemek gerekir. Belki daha doğrusu, gönülden taşması gerekir. Ne eksik, ne fazla…
“Dergicilik yola çıkmaktır”
· Dergilerin önemi hakkında özellikle Kültür Ajanda dergimiz bağlamında neler söylersiniz? Başka bir taraftan dergiciliğin edebiyata ve özel anlamda sizin edebiyatınız anlayışınıza katkıları nelerdir? Dergide aktif faaliyetler yazı dünyasına karşı nasıl bir katkı sağlamaktadır?
Dergiler birer atölye gibidir. Kelimeler, duygular ve düşünceler bu atölyede şekillenir. Bakıldığında, kitapların da daha çok buralardan çıktığını görebiliriz. Bu bakımdan dergilerin en önemli yanı, dinamizmi barındırmasıdır. Dergicilik yola çıkmaktır. Yola çıkmadan yol hakkında konuşmamaktır. Bu bakımdan dergicilik büyük ölçüde sahiciliktir. Bu sahici yaklaşım etrafına ışık tutar.
Diğer taraftan dergiciliğin en önemli yanı sürdürülmesidir. Yazarına da devamlılık sağlar, okuruna da. Yazar-okur etkileşimini karşılıklı sağlaması da ayrı bir güzelliktir. Kültür Ajanda bu misyon ve vizyona sahip bir dergidir.
Aslında naçizane, bizde şiir, düzyazıdan bir adım öndeydi. Doğrusu hayatımızda önce şiir vardı. Ancak dergicilik sayesinde nesir alanını yeniden keşfettik. Bu sayede hayatla edebiyat daha sahici zeminde birleşmiş oldu. Sınırlarını bilmediğimiz bir alanı yakından tanımış olduk. Nihaî olarak şunu diyebiliriz: Dergiler herkesin kendi yemeğini pişirdiği büyük bir mutfak gibidir. Sofra kurulduğunda okur, yazar, editör ve yayıncı aynı sofraya oturur. Burada sıhhat ve içtenlik bulur.
· Filistin’de yaşanan vahşet bağlamında dünyanın yaşadığı açmazlara karşı biz Müslümanların gönül perspektifinden neler sunabiliriz? Başka bir ifadeyle, Filistin-Gazze üzerinde oynanan oyunlara, İsrail’in, Amerika’nın saldırısı hakkında gönül diliyle neler söylersiniz? İslâm toplumlarının dün olduğu gibi bugün de yaşadığı çıkmazları göz önüne alırsak geleceği nasıl okuyorsunuz?
Doğrusu şu ki, gönül perspektifinden bakmakta zorlanıyoruz. Öncelikle insan olarak zorlanıyoruz. Ancak insan olarak en çok Müslümanlar zorlanıyor. Müslümanlığın kardeşlik hukukundan kaynaklanan acımız ise bambaşka. Görünenden çok öte bir tablo olduğunu söylemeliyiz. Gönül perspektifinden sağlıklı bakmak ise çok zor. Oradan dünyaya bir mesaj vermek daha zor. Gönül penceresinden örnek olmak kesinlikle birikimle alâkalı. Birikim de yaşantıyla yakından ilgili, içselleştirmek ile ilgili. Bunu yapabilirsek ilâve bir gayrete de gerek kalmayacak. Zira hakikî olan zaten etkileyiciliği bürünebilecek. Elbette muhatabının nasibi ölçüsünde…
Elbette meseleyi girift hâle getirmek değil amacım. Yeterince derin bir konu. Ancak içimize sinmeyen hangi yaklaşımla mesaj verebiliriz? Üzülerek, Müslüman kimliğimizle maalesef en yakınımıza uzakta kalabiliyoruz. Bunun yanında uzağa da yakınlık kesp etmeye çalışıyoruz. Bu olmamalı mı? Elbette olmalı. Peki, bu ne demek? Fazlaca canı tez tutumlarla gündemi yaşıyoruz. Gündem ise kendiliğinden veya bilinçli olarak arkaya itilebiliyor. O vakit biz de meseleleri kolayca arkaya itiyoruz. Bu bize normal gelebiliyor. Bir hakikat olarak şunu söylemek gerekir: Yapılan güzel işler devam etmeli. Örnek olma gayreti de herkes için devam etmeli. Ancak mevcut tablo hakkaniyetle şöyle: Gündem avcılığımız ayağımıza ziyadesiyle dolanıyor. O nedenle mesafe kat edemiyoruz. Gündem ile gönül arasında zaman uyuşmazlığımız var, perdelerce engelimiz var, doku uyuşmazlığımız var. Söylüyorsak dostane söylememiz gerekir; öncelikle bu doku uyuşmazlığını onarmamız gerekiyor.
· Son olarak, yazmaya dair projeleriniz nelerdir?
Yazmaya dair projeler elbette insanın kafasında belirebiliyor. Proje bir işin adını belirlemek açısından önemlidir. Plânlama da öyledir. Ne var ki, hayatın ritmi başkaca şekillenebiliyor. Buradan bakınca, her şey yerini nasibince buluyor.
Bugünden bakınca, şiire dair bir proje görünüyor. Şu ana kadar yazılanların derlenmesi gibi… Belki de düzyazıların derlemesinden oluşan bir kitap... Ama kitap yazmak için olmamalı. Beliren bir şey zaten kendi yerini buluyor. Ve nihayet vaktini bekliyor. Belki bir yerde demleniyor. Ahengine müdahale edince dem zarar görüyor. Bazen de müdahale edilmediği için zarar görüyor. Orta yolu ahvaline göre bulup uygulamak gerekiyor. Ahengiyle beraber bir yolunu bulmak lâzım geliyor.
· Kültür Ajanda dergimiz için yaptığımız bu güzel söyleşi dolayısıyla size çok teşekkür ediyorum. Uzun soluklu olmasını temenni ettiğim yazarlık yolculuğunuzda başarılar dilerim…
Rica ederim efendim. Hem size, hem kıymetli editörümüz ile yayın ekibine, hem de emeği geçen herkese kalbî teşekkürlerimi sunuyorum
bize bu imkânı verdiğiniz için, emeğiniz için, gönüldaşlığınız için.
Nurullah Deveci hakkında
2007 yılında, Fırat Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. 2010 yılında Bozok Üniversitesi Eski Türk Edebiyatı alanında yüksek lisans derecesi aldı. Akabinde Ankara Üniversitesi Fars Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalını başarıyla tamamladı.
Uzun yıllar şiir ve düzyazı çalışmalarına devam etti. Bu alandaki çalışmalarını çeşitli dergilerde yayımlamaya devam etmektedir. Ayrıca mûsîkî ile ilgisini de çeşitli vesilelerle sürdürmüştür. Bu mecrada daha ziyade icra tarafında yer almaktadır. Diğer yandan derleme ve araştırma faaliyetlerini de yürütmektedir.
2007 yılından itibaren memuriyet hayatına devam eden Deveci, diğer yandan editörlük ve yayına hazırlık çalışmalarında da bulunmuştur. Buna binaen Osmanlı Türkçesi, Dîvan şiiri, Fars şiiri ve nesri bağlamında inceleme ve değerlendirme faaliyetlerini de farklı vesilelerle sürdürmektedir. Bu çerçevede yazar, Ekim 2023’te Solmaz Ahmadzâdeh ile birlikte “Fars ve Türk Edebiyatında Dil/Gönül Kavramı (Klasik Metinlerden Örneklerle)” başlıklı kitabı yayımlamıştır. Adı geçen kitap, mukayeseli edebiyat bağlamında kapsamlı ve özgün bir inceleme-değerlendirmeyi içermektedir.



