YAS, genellikle, insanın kaybı olduktan sonra bu durumu kabullenmesi ve hayatına devam edebilmesini sağlayan adaptasyon süreci olarak tanımlanıyor.
İnsanın dünyası evvela evinde başlıyor. İnsan dış dünyaya karşı kendini koruduğu güvenli alanından, evinden, biri bir daha gelmemek üzere gidince ev sessizleşiyor, sessizliğin çığlığında insan mânen boğuluyor.
İnsanın dünyada tanıdığı, ona dünyayı tanıtan ilk varlığı anne ve babası…
Dünya hayatını bir yolculuk olarak düşünürsek, insanın yolda en çok ihtiyaç duyacağı iki şey, pusula ve rehber… İşte insanın bu hayattaki pusula ve rehberi babası ve annesi. Pusula olmayınca rehber de ne yapacağını şaşırabiliyor. Bu tanımlamadan biri eksilince insan, dünyasının tanımını da aniden değiştirmek, dönüştürmek, çok iyi bildiğini sandığı dünyayı yeniden tanımak ve tanımlamak mecburiyetinde kalıyor.
İnsan parçası olduğu canı âniden kaybedince evvela inkâr ediyor, gidişini kabullenemiyor, bu durumla nasıl baş edeceğini bilemiyor, acıyı en derinde hissediyor, sonrasında sevdiği insan bir yerlerden çıkıp gelecek zannediyor… Öyle olmasını temenni ediyor fakat belirli bir süre sonra pek kabul etmek istemese de artık gidenin gelemeyeceğini anlıyor. Derken, sevdiği insanın yokluğuyla yaşamaya alışmaya çalışıyor.
Yitip gidenin ardından insanlar, kolayca, “Hayat devam ediyor” diyor. Bana göre, kaybı olana en son söylenecek hatta hiç söylenmemesi gereken cümle, “Hayat devam ediyor”cümlesi… İnsan sevdiğini kaybettiğinde ilk zamanlar zaten o olmamasına rağmen hayatın devam etmesini kabullenemiyor. Hayatı sorguluyor, gerçeklik algısı zedeleniyor ve bu insana hayat, aynı şekilde devam etmiyor.
Yıllarca varlığına alıştığınız, varlığını benimsediğiniz birinin olmayışı öyle pek kolay kabullenilen bir olgu olmuyor. Dünyadaki karadelik misali insanın kalbinde yitip gidenin olmayışının boşluğu oluşuyor, o boşluğun içinde yıllardır büyüttüğü sevgisi hasrete dönüşüyor.
İnsanın yıllardır içinde büyüttüğü sevgi dolu alan, madden birden boşalıyor. Uçsuz bucaksız çok derin bir kuyuya çok sevdiğiniz bir şeyi düşürdüğünüzü düşünün, o şeyi orada kaybediyorsunuz ve artık nerede olduğunu göremiyorsunuz ve hissedemiyorsunuz. Yardım istiyor, sesleniyorsunuz ama karşılığında size bir ses cevap vermiyor. Kopkoyu karanlık gibi bir şey kalıyor içinizde. O şeyin bir yerlerde var olduğunu biliyorsunuz ancak beş duyuyla algıladığınız dünyanızda artık hiçbir duyu o şeyi algılamaya yetemiyor.
Bir kız çocuğu için babasının ehemmiyeti çok başkadır. Hele bizim için babamızın kıymeti daha da başka. İnsanın babası, dünyada yaslanacağı en görkemli dayanağı, arkasındaki dağı. İnsanın babası gidince sırtınız boşlukta kalıyor; yaslanacak bir şey bulamayınca size derin bir yas kalıyor. İnsanın yası sadece gidene değil, gidenin ardında kalanlara da… Gidenle geçirdiği dünlere de yas ediyor ve geçirmek istediği güzel günlerin de yasını saklıyor içinde.
İnsan, gidenin ardından maddî anlamda her şeyin yerli yerinde olmasına rağmen mânâyı kaybetmiş olmanın da yasını saklıyor. İnsanin çok sevdiği gidince ona kavuşamadığı her gün, bir mızrak gibi saplanıyor yüreğine. Mutlu anlarında, üzüntülü anlarında gideni arıyor hatta her hüznünü onun gidişine bağlıyor, “Babam bir dağdı” diyor, dağ nasıl yıkılır? Yas zamanla geçmiyor, sadece zamanla o yasla yaşamayı öğreniyorsunuz. Kalbinizin en güzel köşesi sızlıyor, bir zaman sonra kalbiniz bir sızıdan ibaret kalıyor. Babamı kaybedeli 5 koca sene oldu, oysa daha dün… Filhakika, yas biten bir süreç değil, ömür boyunca devam edecek olan bir süreç…



