Yaşlandıkça

Çocuklara ve büyüklerimize mutlu bir hayat ve verimli bir dünya hazırlamak hepimizin sorumluluğu. Bir yandan kendimizi geliştirecek ve içimizdeki çocuğa sahip çıkacağız, diğer taraftan güzellik ve sorumlulukları paylaşacak, daha iyi bir dünya için daha çok çalışacağız.

YAŞLANMA, kişinin fiziksel ve ruhsal yönden değişime uğraması ile birlikte çocukluk, gençlik ve orta yaş döneminin ardından girdiği son dönemin adıdır. Bu süreç sadece ruhsal ve biyolojik bir dönem değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir hâdisedir.

Toplumda “yaşlı” denilince çoğumuzda önyargılar hızla ön plâna çıkıyor. Bunun en büyük nedenlerinden biri, çevremizdeki yaşlılara ait gözlemlerimiz. Bu gözlemler sonucunda yaşlılığı genellikle bakıma muhtaç, yürüme güçlükleri çeken, değişime kapalı, mutsuz, yalnız ve sosyal ilişkileri zayıflamış bireylerin içinde bulunduğu durum olarak değerlendirmekteyiz.

Önyargılarımızın doğru çıkması yani gerçekten de ellisinde altmışında yaşam enerjisini hızla kaybetmeye başlayan, hareketleri ve sosyalliği azalan insanlar görsek de bunu bir yaşlılık tanımı olarak asla kabul edemeyiz. Kişi gördüğünü değil, görmek istediğini düşünmeli ve kalbinde bunu yaşatmalıdır.

Yaşlı bireylerin toplumun kendilerine yansıttığı olumsuz değerleri benimsemeleri, bağımsızlıklarını kaybetmelerine ve hayatlarının olumsuz yönde etkilenmesine neden olmaktadır. Herkesin yaşlılığı elbette çok sağlıklı ve verimli geçmeyecek; bu kesim için de yeterli hazırlığı ve donanımı sağlamayı ihmal etmemeliyiz. Biyolojik değişimlerin başlı başına zor süreçler doğurması ve bunun üstüne bir de ruhsal bir savaşa girilmesi, gerçekten farklı ve üzücü senaryoların ortaya çıktığı sonuçlara sebep olabiliyor. Bu bir Alzheimer hastalığı da olabilir, düşme sonucu huy ve davranış değişikliklerindeki üzücü değişimler de olabilir. Bunları yaşayan insanlar var aramızda. Her türlü senaryo için hazırlık yapmak sonucun yükünü hafifletecektir.

Sağlıklı bir biçimde yaşlanmak yalnızca bireysel özellikleriyle değil, toplumsal açıdan sağlanacak psiko-sosyal, ekonomik ve fizyolojik yönde sunulacak destek hizmetleriyle de yakından ilişkilidir. Yaşlanmaya bakış açısı, yaşlıya bakım sağlamanın ötesinde, toplumla bütünleşme, kaybolan statü ve rollerin yeniden kazanımı, işlevlerin artırılması ve boş zamanların etkili değerlendirilmesi gibi, ilişkilerin zenginleştirilmesi ve sürecin en etkin şekilde sürdürülmesi ile dengelenebilir.

Diğer bir faktör, bu dönemin olumlu ve önemli yönlerini ön plâna çıkararak bu dönemin en iyi şekilde değerlendirilmesini sağlamaktır. Bilge insanlarımızı daha iyi nasıl ağırlayıp kendilerinden daha fazla nasıl istifade edebileceğimizin yollarını arayabilir ve geliştirebiliriz. Bu konuda yapılan çalışmaları da araştırıp katkı sağlayabiliriz. Bu kapsamda dünya hayatını uğurlamaya hazırlanılan bu döneme “tecrübe ve bilgelik dönemi” diyerek ilk olarak bir isim değişikliği yapabiliriz meselâ.

 

Bilgi ve deneyim sahibi insanlar, onların gözünün içine bakarak yardım istendiğinde ya da istemeye çalışır gibi bir durum sergilediğinde bunu görebilmeli, anlayabilmelidir.

 

Tecrübe ve bilgelik dönemi

Tecrübe ve bilgelik dönemine girişin ölçütlerini yaşam süresinin uzunluğu, biyolojik ve zihinsel sağlık, bilişsel, sosyal yeterlilik ve üretkenlik, kişisel kontrol ve yaşamdan zevk alma ve sağlık olarak sıralayabiliriz.

Sadece bu dönemin değil, yaşamımızın her döneminin en iyi şekilde geçmesinin başlıca unsuru sağlıktır. Sadece diğer dönemlerden farklı olarak biyolojik ve ruhsal süreçteki değişime destek olması bakımından yaşlılık dönemi için sağlık politikalarının daha üst düzeyde sunulmasının önemli ve değerli olacağını düşünüyorum.

Yaşlılık, Allah’ın uzun ömür verdiği herkesin geleceğidir. Bireylerin ve toplumun kendi geleceğine nasıl baktığı ve nasıl hazırlandığı önemli bir husustur. Eğitimden savunma sanayiine, sağlıktan ekonomiye ülke gündemini oluşturan birçok etken var. Bu etkenler üzerinde güdülen hassasiyet, bilge insanlarımız üzerine de güdülmelidir. Zira insana yapılan her yatırım, bir ülkenin geleceğine yapılan yatırımdır. O nedenle yaşlılık konusu daha detaylı olarak ele alınmalıdır.

Kamu ve özel sektör kendilerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye çalışıyor gibi görünse de diğer süreçlerde olduğu gibi (örneğin eğitim sisteminde olduğu gibi) hem yavaş ilerlenmekte, hem de koordinasyon ve bütünleşme eksikliğinden kaynaklanan çatışmalar yüzünden verimli sonuçlar alınamamaktadır. Dolayısıyla tüm paydaşlar bir arada ve beraber hareket etmeli, uygulamaya yönelik kalıcı ve hızlı adımlar atmalıdırlar.

Tecrübe ve bilgelik dönemine giren her insanımızın kendi üstüne düşen görevler vardır. Beraberce tecrübe ettiğimiz bir durum var çünkü: Bazı davranış ve düşünce alışkanlıklarının nesilden nesle aktarılması... Olumlu aktarımlar için elbette sözümüz yok, sonuç itibariyle kültürümüzün en sağlıklı şekilde yaşatılması ve aktarılması gerekiyor. Ama bunun dışında toplum ve birey için bir anlamı ve faydası olmayan alışkanlıklara hiç gerek yok bence. Bunların başında da emeklilik veya yaşlılık dönemi yahut da adına ne derseniz deyin, rehavetin başladığı, “dinlenme dönemi” adı altında tembelliğin arttığı, muhabbet adına saatlerin ve de günlerin aynı ve gereksiz konuşmalarla doldurulduğu, kaygı ve endişe duygularının hâkim olduğu ve kuşak çatışmalarının arttığı algısı ve bu algıya teslim olmak gerçekliğinin değiştirilmesi gerekmektedir.

Bu kapsamda büyüklerimizin neye inandıkları çok önemli. Birlikte aşamayacağımız ve çözemeyeceğimiz hiçbir şey olamayacağına göre, geriye kalan, yolculuğun hazırlığını yapmaktır. Bu kapsamda herkes birbirinin elinden tutacak, hoşgörü ve sevgi ile birbirimizi kucaklayacağız. Kimilerine göre zor geçen ve geçecek olan, kimilerine göre ise hayatın en verimli çağı olacak dönemin kriterlerini neler belirlemektedir?

 

Yaşlılığın bir kriteri var mı?

Örneğin etrafındaki yaşlıların kahvehaneye gittiği, parklarda akşama kadar sohbet ettiği, yollarda amaçsızca yürüdüğü bir kesimde yaşıyorsa kişinin, emekliliği gelmiş de çalışma hayatı sona ermişken, boşluğa düştüğü o anda nefsi/iradesi onu ne yana doğru çekecektir sizce? Kahvehanenin ya da arkadaşlarının oturduğu parkın önünden üstünde eşofmanı ve altında spor ayakkabısı ile koşarak geçebilecek midir meselâ? İçindeki yaşama sıkı sıkı tutunmaya çalışan çocuğu mu dinleyecek, koşup sanatsal aktivitelere mi katılacak, tiyatroya, müzelere, gezilere mi gidecek, yoksa arkadaşlarını kıramayıp kendini ve hayatını kendi elleriyle mi teslim edecek?

Sanmıyorum ama bir de sigara içmeye devam edecek yaşlılarımız varsa onlara ayrıca seslenmek isterim: Bu kadarı mantık dışı olmaz mı? Beden emanetini harcamakta gençler biraz tutarsız ve cömerttir lâkin hayatın son deminde hâlâ durumu kavrayamamış olmak acı bir şey olmaz mı? Yaşamı ve bedeni o kadar basit görmek, yaratılışı basit görmek değil midir?

Sigara içmek çok basit bir davranış kalıbıdır, altında hangi sebep olursa olsun, haklılık sağlamaz. Sağlıksız bir uygulamayı haklı sebeplerimiz üstüne giydirip yaşlılık dönemine taşıma suretiyle yaşamın son dönemini dumana boğmak vicdansızlıktır, kötü örnek olmaktır, yaratılışa yakışmaz.

Biz zor olana talip olmalıyız. Zor olan kısım, kişinin kendini kazanmasıdır. Neden zor? Çünkü hem kendi içindeki içsel kazanılmış davranış kalıpları ile mücadele edecek, hem de toplumun dayatma alışkanlıklarına karşı mücadele edecek.

Bilgelik ve tecrübe sahibi insanlarımızın toplumdan ve idarecilerden beklentileri çoktur; ancak bizim de onlardan beklentilerimiz vardır. Onlar saygı, sevgi, ilgi ve değer görmek, kendileri için bir şeylerin yapılmaya çalışıldığını bilmek isterlerken, biz de onlardan hayattan çıkardıkları derslerle bize yol göstermelerini bekliyoruz.

Sene 2012 idi, işçilik dönemi bitmiş ve engelli memur sınavı ile bir kamu kurumuna atanmıştım. Takdir edersiniz ki, işçilik ve memuriyet birbirinden çok farklı alanlar olduğu için memuriyete ilk zamanlar yabancılık çekmiştim.  Çalıştığım yerde yaşça ve davranışça olgun insanlara danışarak yol almaya niyetlenmiştim. Yol gösterip yordam öğretirler ve memuriyette dikkat etmem gereken hususlar konusunda yardımcı olurlar umudu ile birkaç ismin kapısını çaldım. Bu davranışım olumlu karşılanmakla birlikte biraz garipsendi ve istediğim geri bildirimleri alamadım. Çünkü pek sık rastlanan bir durum değildi akıl fikir desteği istemek. Ki konular yüzeysel geçilmiş ve misafirlikler kısa sürmüştü. Boynum bükük, bu fikirden vazgeçmek ve kendi kendime tecrübe edinerek gelişmeye ve memuriyete alışmaya çalışmıştım.

Bu açıdan diyorum ki, kuşaklar arası iletişim iyileştirilmeli. Toplumun kendi içinde kopuk yaşamasının hiçbirimize katkısı yok. İnsanın hamuru sevgiyle yoğrulmuşken, insandan sevgiyi mahrum bırakmak insanın çatlamasına sebep oluyor. İnsan da her zaman kendi kendini sevemeyeceğine göre, bu ilacı, bu yaşam kaynağını birbirimize uygun dozda ve arayı açmadan vermemiz şart. İşin en zor kısmı ise, bu kaynağın sahtesi hiçbir işimize yaramıyor. Yani sözde değil özde, kalpten bir sevgi iletmemiz gerekiyor çevremize.

Benim durumumda olduğu gibi, bilgi ve deneyim sahibi insanlar, onların gözünün içine bakarak yardım istendiğinde ya da istemeye çalışır gibi bir durum sergilediğinde bunu görebilmeli, anlayabilmelidir. Yaşlılarımız, bilgi ve tecrübe sahibi insanlarımız bu konuda topluma rehberlik etmeli, birleştirici rol almalıdırlar. Sadece bu dönem için değil, her yaş ve dönem, kimin elinde ne tür bir imkân ve güzel şeyler varsa, akla gelen ilk şey, bunu sağlıklı bir şekilde paylaşmanın yolunu aramak olmalıdır. Matematiği çok basit ve kârlı bir alışveriştir bu. Güzellikler paylaştıkça çoğalır.

Son söz

Şu an 49 yaşındayım. Açıkçası elli yaş sendromu miras düşünceler bilincimi yoklamıyor değil. “Şimdi farklı şeyler mi hissedeceğim, çocukça davranışlarda bulunmam artık çok garip mi olur, biyolojik olarak yavaşlayacak mıyım?” gibi sorular üşüşüyor kafama. Ellinin üstüne kaç sene yaşarım bilmiyorum ama evin bir köşesinde televizyon karşısında ya da parkın bir bankında ömür tüketmeyi hiç düşünmüyorum. Tam tersi, hayatımın en deli dolu, en verimli, en aktif çağını geçirmek için hazırlanıyorum. Çok büyük hayâllerim var ve kendim için hayâl ettiğimi tüm toplum için de hayâl ediyorum.

Hayatın en güzel manzaralarından bazılarını dede-ebe, büyükanne-büyükbaba ve torun birlikteliğine ait neşe dolu kareler oluşturur. Neşeli bir çocuğun yanına somurtkan ya da boynu bükük bir yaşlı iyi gitmez sanırım. Bu cihetle, çocuklara ve büyüklerimize mutlu bir hayat ve verimli bir dünya hazırlamak hepimizin sorumluluğu. Bir yandan kendimizi geliştirecek ve içimizdeki çocuğa sahip çıkacağız, diğer taraftan güzellik ve sorumlulukları paylaşacak, daha iyi bir dünya için daha çok çalışacağız.

İdarecilerimiz sorumluluklarının elbette farkında ama hassasiyetlerimizi hatırlatmak da bizim sorumluluğumuz. İnsan için yapıldığı belirtilen ne varsa, ekonomi, çalışma hayatı, adalet, eğitim, sağlık, yönetim ve pek çok alanda insana yer verilmiyor. Hizmetin adı var, insan yok ortada. Bunu ne zaman aşacağız, hiç bilemiyorum. Çünkü bu konuda fazla umudum yok. Bunu görmek zor değil, etrafınıza bakın. Komşu komşuya, doktor hastasına uzak. Öğretmen ile öğrencisi arasında çok az yerde bağ var. Evin içinde aile fertleri birbirinin yüzünü görmez oldu, yaşlılar köşelere terk edildi. Otobüslerde, metrolarda, dolmuşlarda ve vapurlarda yüzü ışıl ışıl, çevresine ışık saçan yaşlı neredeyse göremez olduk. Sokaklarda çocuk kalmadı, parklar boşaldı, AVM’ler doldu, konuşma ve okuma kültürü azaldı. Hâl böyleyken her şey insan içinse insan nerede?

İdarecilerimiz politikalarını biraz daha insan odaklı yaparsa çok iyi olacak. Bilgelik ve tecrübe çağı olan dönem için kendi adıma beklentim, sosyalliğin arttırılması. Biyolojik sürece uygun istihdam imkânlarından tutun da spor, sanat ve gezi bakımından ne olursa olsun, bu döneme uygun, zengin ortam ve fırsatlar sunmak yaşamımızı ve geleceğimizi inanılmaz derecede aydınlatacak ve güçlendirecektir.

Sevgiyle, ele ele bir gelecek için sevelim, sevilelim; dünya kimseye kalmaz.