Yaşasın zalimler için cehennem!

Batı denince sömürü ve soykırım akla gelmelidir. Bugün Batı’nın müreffeh görüntüsünün altında milyonlarca mağdur insanın kanı ve gözyaşı vardır. Batı ikiyüzlülüğü kendi kanlı ve kirli tarihini unutturmak için sürekli gündeme kandırdığı, birbirine düşman ettiği ve ellerine silahlar vererek birbirini kırdırttığı Müslümanları getirerek hedef saptırıyor. Madem Batı insan hakları savunucusu ise en azından İsrail’in yaptığı soy kırıma neden ses çıkaramıyor? Hatta ses çıkarmayı bırakın destek bile oluyor.

HER Cuma namazında imam efendi hutbenin sonunda Nahl Suresi 90. ayeti ve sonra da bu ayetin mealini okur: “İnnallahe ye’muru bil adli …” Meali âlisi: “Muhakkak ki Allah adaleti emreder…” Dinler geçeriz, değil mi? Hâlbuki Cenâb-ı Hak, bir şeyi emrediyorsa, bu emir, müminler için bir farizadır ve gereğini yerine getirmek bir kulluk vecibesidir.


Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Kur’ân Yolu Tefsiri”nde ayetin bu kısmı için yapılan tefsirde şu ifadeler yer alır:


“Sözlükte adalet, “Doğru hareket etmek, hakka ve hakikate göre hüküm vermek, eşit olmak, eşit kılmak” gibi mânâlara gelen bir isim olup ahlâk ve hukuk terimi olarak, “Bireysel ve sosyal yapıda dirlik ve düzenliği, hakkaniyet ve eşitlik esaslarına uygun şekilde davranmayı sağlayan bir erdem veya hukuk ilkesi” anlamında kullanılır. Aynı kökten bir masdar-isim olan adl kelimesi, “adaletli” anlamında Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri olarak da kullanılmaktadır. Adalet Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerde genellikle “düzen, denge, denklik, eşitlik, gerçeğe uygun hüküm verme, doğru yolu izleme, takvâya yönelme, dürüstlük, tarafsızlık” gibi mânâlarda kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de kıst kelimesi de yer yer adaletin eş anlamlısı olarak geçmektedir. Bununla birlikte “adalet” daha soyut bir kavram olarak kullanılırken “kıst” genellikle uygulamada hakkaniyeti ifade eder.”[1]


Adâlet hakkında sözlüklerde şu tanımlamalar yapılmıştır: 


1. Şeylerin yerli yerine konması. Her şeyin olması gerektiği yerde bulunması… 


2. Haklı ile haksızın ayırt edilmesi; haklıya hakkının verilmesi, kişilerin hak ettikleri şeye sahip olabilmeleri… 


3. Kendine ait olan alanda, kendi mülkünde tasarrufta bulunmak; başkasının hakkına tecavüz etmemek…[2]


Allah’ın muradı yeryüzünde hakkın egemen kılınmasıdır


İslâm düşünürleri, kâinatın her alanında var olduğunu kabul ettikleri ve zaman zaman adl (adalet) kavramıyla da ifade ettikleri mükemmel nizamı, gerek her bir bireyin ahlâkî kişiliğinde, gerekse tabiatı gereği medenî varlıklar sayılan insanların birbirleri arasındaki münasebetlerinde yani toplumsal ve siyasal hayatta da bulunması zorunlu bir ilke olarak görmüşlerdir. Ahlâk kitaplarında bireyin ahlâkî kişiliğinin gelişmesi için gerekli görülen dört temel erdemin sonuncusu adalettir; hatta adalet erdemi, hikmet, şecaat ve iffet şeklinde sıralanan diğer erdemleri de kuşatan bir fazilet olarak kabul edilir. Öte yandan, sosyal hayat, zorunlu olarak fertler arasında ortak münasebetler kurulmasıyla gerçekleşir. Ancak bu ilişkilerin hem Allah’ın iradesine ve rızasına hem de insanların iyiliğine uygun olarak sürdürülebilmesi için öngörülen şartların başında adalet gelir. Bu sebeple adalet, yalnız ahlâkî bir erdem değil, aynı zamanda hukukun da en temel ilkesi ve bütün yasalarda gözetilmesi gereken amaçtır.[3]


Adâletin zıttı zulümdür. Çünkü adâlet bir düzenin ifadesidir. Düzen ya vardır veya yoktur; ikisinin ortası olamaz. Düzenin varlığı adâleti, yokluğu ise zulmü ifade eder.[4]

Zulüm, gerek inanç gerek ahlâk bakımından her türlü haksızlık ve yermeyi içine almaktadır.[5] Kur’ân’a göre zulüm kavramı, Allah’ın ulûhiyet hakkına haksızlık etmek anlamında şirk, bir işe hakkını vermeme, olması gerektiği yerden başka yere koyma anlamında amel, birisine haksızlık ve adaletsizlik etme anlamında ahlâk mefhumlarını içermektedir.[6]


“Zulm” kelimesinin iki mânâsından birincisi, ziya ve nurun zıddı (karanlık), dolayısıyla yoldan sağa sola sapmak, diğeri de geçişli fiil olarak, “bir şeyi kendi yerinden başka yere koymak”tır. İşkence ve haddi tecavüz anlamına da kullanılır. İşin başına o işe uygun/ ehil olmayanı getirmek zulümdür. Bu duruma “Kurdu, koyunlara çoban yapan zulmetmiştir”sözü misal kullanılır.[7]


Her durumda zulüm, bir hakka tecavüzdür. Hak, bir işin, varlığın yaratılış hikmetine uygun olarak, gerekli ölçüde, gereken zamanda ve gerektiği şekilde meydana gelmesi veya getirilmesidir ve insanın yeryüzündeki halifelik görevidir. Her şeyi hikmetin gereğince icad etmesi sebebiyle Allah (cc)’ın yüce isimlerinden veya sıfatlarından biridir.[8] 


Allah’ın muradı yeryüzünde hakkın egemen kılınmasıdır. Allah, mevcudatı yaratmakla her varlığı sahip olduğu donanım etrafında görevlendirmekle, sahip oldukları yetenekler sebebiyle insanları irade sahibi yaparak sorumlu tutmakla, onlara peygamberler, kitaplar göndermekle, canlılara hayatiyetlerini sürdürmeleri için çeşitli nimetler yaratmakla hakkı gerçekleştirmiştir. İnsan da peygamberlerin ve kitapların ilkelerini yaşam alanına aktarmak için çalışmaya ve mücadele etmeye, sahip olduğu şeylerin hakkını vermeğe mecburdur. Zira hakkın olduğu yerde adalet, hakkın kaybolduğu yerde zulüm vardır. Bu sebeple hakkın ve adaletin savunucuları ve uygulayıcıları, toplumun erdemlileri sayılmışlar, Allah katında da toplum nezdinde de saygınlık kazanmışlardır. Hakkın egemen kılınması ve zulmün yok olması da buna bağlıdır.[9]


Hak, hukuk tarafından tanınan menfaat olarak tanımlanır. Özgürlük ise Batı hukukunda başkalarına zarar vermeyecek şeyleri yapabilmektir. İslâm hukukunda kişinin kendisine ve başkasına zarar vermeyecek şeyleri yapabilmesi özgürlüktür. Çünkü insan kendi vücudunun maliki değildir. İnsanın maddî ve manevî varlığı, Allah tarafından kendisine emanet olarak verilmiştir. Bu açıdan intihar etmek ya da başka şekilde vücut bütünlüğüne zarar vermek haramdır.[10]


İslâm’da insan hakları


İnsan hakları kavramı, ferdin insan olarak yaratılmış olmaktan doğan aslî haklarını ifade eder. İnsanı muhatap alan, ona yaratılış ve var oluşun metafizik boyutunu açıklayan ve onu sorumluluğuna denk bir hak ve yetkiyle donatılmış olarak tanıtan vahiy geleneğinde ve bunun son halkası İslâm dininde de bu haklara büyük önem atfedilmiştir. Nitekim İslâm dininin aslî kaynağı olan Kur’ân’da ve Hz. Peygamber’in açıklamalarında insan hakları doktrininin ana unsurlarını içeren, bu kavramın fikrî temelleri sayılabilecek ilke ve amaçlardan söz edildiği, bu iki kaynak ışığında oluşan İslâm kültür ve geleneğinde kendine has form ve içerikle insan hakları açısından zengin bir birikimin bulunduğu görülür.[11]


İslâm’da insan hakları kavramı eşitlik ve adalet ilkeleri ile birlikte düşünülmektedir. İnsan haklarının tanınmasında Müslüman-gayrimüslim, zengin-fakir, âmir-memur herkes eşittir. Can, mal, namus, akıl ve dinin korunması açısından insanlar arasında eşitlik ilkesi esas kabul edilmiştir. İslâm ülkesinde herkesin canları, malları, namusları, dinleri ve akılları koruma altındadır. Adalet ilkesi ise ehliyet ve liyakat göz önünde bulundurularak uygulanır. İnsanlara görev verilmesinde eşitlik değil, adalet ilkesi esas alınır ve layık olana görev verilir.[12]


Bugün dünyada hâkim olan insan hakları kavramı Batı kökenlidir. Kaynağını yine Batı’da doğup gelişen tabii hukuk düşüncesinden almıştır.[13] İslâm ülkelerinde insan hakları ve hukuk devleti gibi kavramların ortaya çıkması Batılı ülkelerden farklı olmuştur. İnsan hakları ve hukuk devleti kavramları İslâm ülkelerinde Batı’daki gibi bir mücadele süreci sonucu olarak ortaya çıkmamıştır. İnsan haklarının özü olan hürriyet, eşitlik ve adalet ilkeleri, İslâmiyet’in başlangıcından itibaren kutsal metinlerde değiştirilemez kurallar olarak yer almıştır. Batılılar ise insan hakları ile ilgili değişmez kuralları, 19. yüzyılda anayasaların ortaya çıkması ile kabul etmeye başlamışlardır.[14]


İnsan hakları kavramının din ile bir irtibatının olduğu reddedilemez. Fakat dünyanın, özellikle de Batı'nın bu konuda mutlak ilişkilendirme gibi bir düşüncesi yoktur. Batı’nın ortaya koyduğu beyannameler dinî referans taşımamaktadır. Çünkü Batı’da insan hakları söylemi başlangıçta kilise tahakkümüne karşı seküler bir söylem olarak ortaya çıkmış, din ile insan haklarının bir karşıtlık taşıdığı izlenimi bugüne kadar devam ede gelmiştir. Fakat gerek klasik gerekse modern dönem İslâm âlimleri, insan haklarını sürekli din temelinde ele almışlardır. Dahası, modern dönem İslâm dünyası Batı’nın beyannamelerle ortaya koyduğu prensipleri değerlendirirken “Bunlar zaten İslâm’da var” şeklinde tepkiler vermektedir. İslâm dünyasının bu tutumunun iki temel nedeni olabilir: 


1. Batı’dan gelen her şeyi din çerçevesinde değerlendirmek gibi bir davranış biçimine sahip olması.


2. Diğer birçok konuda olduğu gibi insan hakları konusunda da bir sivil alan birikimine sahip olmaması. Kısacası, bu konuda din dışında bir referans alanının bulunmamasıdır.[15]


Esas itibarı ile Batı’da son bir iki asırda ortaya çıkmış olan insan hakları kavramının İslâm dünyasındaki karşılıkları farklıdır. İslâm dünyasında insan hakları ile ilgili kavramlar hürriyet, ismet, kul hakkı, adalet, nısfet, zulüm, zaruriyat vesairedir. Bunun dışında İslâm dünyasında insan hak ve özgürlükleri tekel olarak ele alınmış, bunların korunması gerektiği temel metinlerde belirtilmiştir. Kadın hakları, çocuk hakları, köle hakları, fakirlerin hakları, gayrimüslimlerin hakları bunlardan bazılarıdır.[16]


İslâm dünyasında tarih boyunca Kur’ân ve Sünnet ışığında oluşan dinî, hukukî ve felsefî birikimde işlev ve amaç itibariyle insan haklarına hizmet eden çeşitli kurum ve kavramın bulunduğu görülür. Bir kısmı oldukça teorik bulunsa da bunlar İslâm toplumlarında hakları koruma, hak ihlâllerini önleme ve bu yönde kamuoyu oluşturma açısından önemli rol oynamış, dinin genel telkinlerinin de desteğiyle İslâm toplumları insan hakları tarihi açısından başarılı bir sınav geçirmiştir. İslâm bilginleri ve düşünürleri dinin amacının “zarûrât-ı hamse” denilen canın, aklın, namus ve haysiyetin, dinin ve malın korunması şeklinde beş temel ilkeyi yerleştirmek olduğunu ifade etmişlerdir. İnsanın yeryüzünde varlığını sürdürebilmesi ve beşerî sorumluluğunu yerine getirebilmesi için korunması gereken ve bugün insan hakları çerçevesinde düşünülen hemen bütün temel hak ve özgürlükleri kapsayan bu beş ilke, bir yönüyle Allah’ın peygamber göndermedeki maksatlarını teşkil ederken bir yönden de Müslüman olup olmadığına bakmaksızın evrensel olarak bütün insanların temel hak ve yararlarını belirlemeye yöneliktir.[17]


İnsan haklarının İlâhî kaynaklı olması, onların beşer tarafından ortadan kaldırılamayacağı, değiştirilemeyeceği sonucunu doğurmaktadır. Yeryüzünde hangi devlet hüküm sürerse sürsün, hangi hukuk sistemi uygulanırsa uygulansın, insan, yaratılıştan gelen bu hak ve özgürlüklere sahip olmaya devam edecektir. Devletlerin ya da insanların bu hak ve özgürlükleri uygulamamaları, onların varlığına engel değildir. Çünkü bu hak ve özgürlükler, Yüce Yaratıcı’nın beyanı olan Kur’ân’da ve elçisi olan Hz. Peygamber’in (sav) sözlerinde değiştirilemez şekilde yer almıştır.[18]


İnsan hakları ihlalleri ve Ortadoğu


Düşünce tarihinde, pozitivist ve maddeci tutumlar insan hak ve özgürlüklerini savunurken yüzeysel bir tutumla genelde dini, özelde İslâm’ı insan hak ve özgürlükleri açısından eleştirmektedirler. Oysa İslâm dini, teorik ve pratik boyutlarıyla insan hak ve özgürlüklerinin güvencesi olmuştur. Pozitivist ve maddeci yaklaşımlar her fırsatta “Dinlerde kulluk anlayışı vardır” vurgularıyla sözüm ona dini kendi kavram çerçeveleri içinde kölelikle özdeşleştiren bir yargıya varabilmektedirler. Acaba bir din bağlısı olmak birey olmaya, özgür olmaya engel midir? İnsan hakları ve din kavramları birbirlerinin karşıtları mı, tamamlayıcıları mı yoksa alternatifleri mi olarak anlaşılacaktır? Neden insan hakları kavramını daha çok dini referans olarak almayan çevreler kullanmaktadır? İçerik olarak kabul etmekle beraber, dinî referanslar ve dinî çevreler, dini vurgular taşımayan insan hakları kavramını yüzeysel ve sloganik bir söylem olarak bulmaktadırlar. Onlara göre, bu kavram, seküler, din dışı, felsefî ve hukukî bir çağrışım taşımaktadır. İnsan hakları kavramıyla dinin asla bağdaşamaz olduğu düşüncesini ve dinî değerlerden bağımsız olarak anlaşılması gerektiğini düşünürler. Bunlara göre, insan hakları kavramının, ancak dinî değerler çerçevesinde düşünülmesi ve anlaşılması gerektiğini savunan anlayışlarla karşılaşmaktayız. Bir anlayış insan hakları kavramını tüm din dışı içeriği ile yüceltmekte, dinî olanı dışlamakta ve ona karşıt görmekte, bir diğer anlayışta referansını dinden almadığı sürece insan hakları kavramını slogandan öteye gitmeyen soyut bir içerik olarak algılamaktadır.[19]


Günümüzde insan hakları denilince akla terör örgütlerinin siyasî uzantılarının kurdukları dernekler akla gelmektedir. İnsan hakları ihlalleri denilince de maalesef Müslüman ülkeler gelirken, özgürlük denilince de Batı ülkeleri akla geliyor. Zira bu konuda Batı’nın yürüttüğü algı operasyonları işi bu noktaya getirdi. Aslında nerede zulüm, haksızlık ve insan hakları ihlalleri varsa onun altında Batı’yı görmemek için kör olmak gerekir.


Batı, özellikle Ortadoğu diye isimlendirdiği İslâm coğrafyasındaki yer altı ve yer üstü kaynaklarını sömürebilmek için öncelikle Osmanlı İmparatorluğu’nu parçaladı. Araplara“Osmanlı sizi sömürdü” derken bizimkilere “Araplar sizi sırtınızdan vurdu”propagandasını yaptı. Osmanlı gidince Araplar özgürleşeceklerini, biz de muasır medeniyetler seviyesine çıkacağımızı zannettik. Hem Araplar hem de biz Osmanlıya ait ne varsa yıkmaya, izlerini yok etmeye çalıştık. Sonuçta ne Araplar hayalini kurdukları özgürlüğe kavuştu ne de biz Avrupalılaşıp dünyanın süper gücü olabildik. 


20. yüzyılda İngilizlerin başını çektiği Batı uygarlığı genlerinde yıkıcılık, tedhiş ve terör gibi gayri insanî hasletlerle muallel olduğu için insanlığın son adası olan Osmanlıyı Sykes-Picot anlaşması ile parçalayarak bu coğrafyanın haritası üzerinde cetvellerle yeni devletçikler oluşturdu. Sonra da dönüp bu insanlara “Sizi Osmanlı sömürgesi olmaktan kurtardık!” diyebildi. Ama onlar “Biz aynı dili konuşan, aynı ırktan insanlarız, neden bizim tek bir devletimiz yok da böyle bir sürü devletçiklerimiz var!” diyemediler. Zira kendileriyle iş birliği yapan Şerif Hüseyin’in çocuklarından Faysal’a Irak ve Suriye’yi ve Abdullah’a da Ürdün’ü verdiler. Şerif Hüseyin’e de Hicaz (bugünkü Suudi Arabistan) krallığını verdiler. Tabii sözlerinde durmadılar. Önce Şerif Hüseyin’den Hicaz alındı. (Şerif Hüseyin’in Hicaz krallığı 10 Haziran 1916-5 Ekim 1924 tarihleri arasındaydı.) Sonra da Faysal’dan Suriye… (Faysal 8 Mart 1920-24 Temmuz 1920 yılları arasında dört ay kadar Suriye Kralı, sonra da 23 Ağustos 1921-8 Eylül 1933 tarihleri arasında Irak kralı oldu. Abdullah ise 1 Nisan 1921’de Ürdün kralı oldu ve 25 Mayıs 1946 tarihinde bir suikast neticesinde öldürüldü.) Aynı zamanda kucaklarında yani Filistin’de pimi çekilmiş bir bomba gibi İsrail denilen terör devletini buldular ama ne bu devletin kurulmasını ne de bunların Filistinlilere karşı işledikleri akıl almaz zulümleri önleyebildiler.


Sonrasında bu coğrafya hep darbelerle anılır oldu. Darbeler, zorbaları iş başına getirdi ve kimi İngiliz, kimi Amerikan, kimi Rus destekli diktatörler kendi halklarına akla hayale gelmeyen işkenceleri, baskıları, zulümleri yapmaktan geri durmadılar.


Ardından adını sanını duymadığımız örgütler hortladı bu coğrafyada. El Kaide, DAEŞ, YPG, PKK, Bokoharam, FETÖ, Kesnizani vs… Hepsinin ardından yine Batı’nın kanlı elleri ve şeytani planları vardı.


Irak, Saddam ve ABD


Örneğin bu örgütlerden birisi olan Kesnizani’lik her ne kadar kökleri 1800’lü yıllara dayansa da Amerikan Gizli Haber Alma Servisi (CIA) ve İsrail İstihbaratı MOSSAD tarafından Saddam’ı yıkmak ve Irak’a hâkim olmak için yönlendirilmiş güdümlü bir yapıydı[20] ve Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesinde Irak ordusunu hareketsiz bıraktı. 1978’de tarikatın başına Şeyh Muhammed Kesnizani geçinceye kadar mütevazı bir yaşam, zühd ve takva üzerine hareket eden ve Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ile birlikte İngilizlere karşı, sonrasında 1968 yılında Irak yönetimini ele geçiren Baas rejimine karşı da silahlı mücadele veren Kesnizalik, bu tarihten itibaren MOSSAD ve CIA’nın kontrolüne geçti. Müritlere hahamların ders vermesi, Şeyh Muhammed Kesnizani’nin yazdığı kitapta mistik Yahudi kaynaklarından Kabala alıntılarının yer alması gibi keskin dönüşümler yaşandı.[21] Sonuçta Kesnizani Şeyhi Muhammed, Irak’ın işgalinden önce ABD ile anlaşarak Iraklı askerlerin işgal güçlerine karşı direnişe geçmesine mani olarak[22]misyonunu tamamladı.


Batı, buralarda istediği gibi at koşturmak adına kendi diktikleri diktatörleri yıkmak ve sözüm ona buralara demokrasi ve özgürlük getirme adına işgallere başladı. İşgaller ise yeni insan hakları ihlallerini, yeni trajedileri doğurdu.


Saddam Hüseyin Halepçe katliamıyla akıllarda kalmışken ABD Irak’ta Ebu Gureyb hapishanesinde işlediği mezalim ile onu bile unutturdu. 


Saddam döneminde Enfal Operasyonu adıyla 29 Mart 1987 tarihinde başlatılan ve 7 Haziran 1989’a kadar süren operasyonlarda yüz bine yakın insan ölmüştü. 16 Mart 1988 günü Halepçe’de Halepçe Kasabası ve civarı kimyasal silahlarla bombalanmış ve bu saldırılarda beş bin civarında insan yaşamını yitirmişti.[23]


Halepçe’de Saddam kendi halkına kimyasal silahlar kullanırken iddialar bu silahları ve hammaddeleri ona Amerika’nın sattığı şeklindeydi. 1994 Senato raporuna göre, ABD tarafından 1985-1990 tarihleri arasında Saddam Hüseyin’e yüklü miktarda kimyasal silah ve kimyasal silah yapımında kullanılan Bacillus Anthracis, Clostridium Botulinum, Histoplasma Capsulatum, Brucella Melitensis ve Clostridium Perfringes gibi hammaddeler satmış. 1985 öncesinde de Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’a çok miktarda kimyasal silah satılmış ama bunların kaydı kuydu yok. Bu konuda William Blum’un “The Progressive”de yayınlanan raporuna göre ABD, sadece kimyasal ve biyolojik silah kullanımındaki ham maddeleri Irak’a satmakla kalmamış, bunların üretim formülleri ve tesislerinin kurulması için de gerekli donanım ve tesis kurulumunda kullanılan araç ve gereçleri de temin etmiş. Halepçe’de kullanılan kimyasal-biyolojik silahların yapımında kullanılan malzemeler, American Type Culture Collection, Alcolac International, Matrix-Churchill Comp. Sullaire Corp., Pure Aire ve Gorman-Rupp gibi ABD’nin önde gelen şirketleri tarafından sağlanmış.[24]


Tüm bunlar yaşanırken aynı Amerikan’ın Irak’ı nükleer ve kimyasal silah üretmekle suçlayarak işgal etmesi daha da manidar değil mi?


Ya ABD ve İngiliz Koalisyon Güçleri’nin işlediği cinayetler! Irak Sağlık Bakanlığının verileri üzerinde çalışma yapan bağımsız “Iraqcountybody” organizasyonuna göre, Irak’ta 2003-2011 yılları arasında çatışmalardan kaynaklı yaklaşık 120 bin sivil hayatını kaybetti.2004 yılının başlarında Ebu Gureyb Cezaevi’nde bulunan mahkûmlara yönelik ABD askerlerinin yaptığı işkence ve tecavüz, psikolojik ve cinsel istismar fotoğrafları skandalı patlak vermişti. Söz konusu fotoğraflarda kafalarına çuval geçirilerek üst üste yığılmış Iraklıların görüntüleri basına yansımıştı. ABD askerlerinin yaptığı işkencelerin mahkûmların hayatında derin izler bıraktığı Ebu Gureyb Cezaevi olayları, ABD askerlerinin Irak’taki sivil halka karşı işlenen suçların sembolü haline gelmişti. Yine ABD askerlerinin 2004 yılında Irak’ta düzenlediği en büyük saldırılardan birisine sahne olan Felluce’de Amerikan askerlerinin sivillere yönelik tartışmalı kimyasal maddeler kullandığı da iddia edilmişti.


Yine 2006 yılında alkollü oldukları öne sürülen ABD askerleri Bağdat’ın güneyindeki Mahmudiye ilçesinde bir eve girerek, 14 yaşındaki Abir Kasım Cenabi isimli genç kıza tecavüz ettikten sonra tüm aile fertlerini de öldürmüştü. Bu olay “Mahmudiye Katliamı” diye biliniyor. 


Aynı yıl içerisinde Amerikan askerleri Salahaddin vilayetine bağlı Beled bölgesinde de bir evi basarak, 4 kadın ve 5 çocuğu kurşuna dizerek öldürmüştü. ABD’nin Irak’taki varlığı ayrıca ülkede mezhep çatışmalarını ve istikrarsızlığı da körükledi.[25]


Suriye ve Esadlar 


Zulmün Irak defterinde özetle bunlar yazıyordu. Şimdi de Suriye’ye bakalım.


Suriye denince akla Hafız Esad, Hafız Esad denilince Hama katliamı geliyor. 2 Şubat 1982’de Hama’ya saldıran Suriye ordusu 27 günde otuz bin kişiyi katletti.


Takip eden süreçte tutuklanan ve Humus’taki Tedmur (Palmira) Hapishanesi’ne götürüldükleri sanılan 13-70 yaş arası 20 bin kişiden ise haber alınamadı.


SNHR (Suriye İnsan Hakları Ağı) raporuna göre, rejim güçlerinin havadan ve karadan düzenlediği saldırılar ve bombalamalarda El-Asida, Es Sehhane, El-Kilayniyye, Ez Zenbak, El-Hayriyya ve El Başuriyye gibi semtler, yoğun şekilde hedef alınırken kent merkezinin yaklaşık üçte biri yerle bir oldu. Katliamda 88 cami, 3 kilise ve çok sayıda tarihi eser de tahrip edildi. Toplamda 1630 civarında sivilin hayatına mal olan kimyasal silahlara karşın yüz binlercesi varil, vakum, misket, sığınak delici bombalar ve havan toplarıyla yaşamını yitirdi. Birleşmiş Milletler’in (BM) o dönemki Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura, 22 Nisan 2016’da yaptığı açıklamada, resmî verilere dayanmamakla birlikte can kaybı sayısının tahmini 400 bin olduğunu ifade etti.[26]


Babasının yerine geçen Beşşar Esed de onun yolundan giderek katliamlara devam etti. Beşşar Esed rejimi, Suriye’nin Humus ilinin Hola bölgesinde 25 Mayıs 2012’de 49’u çocuk, 34’ü kadın 108 sivili katletti. 12 Temmuz 2012’de Hama’da Termise yerleşim yerinde 200’den fazla sivil, rejim güçlerinin beldeye tank atışlarıyla düzenlenen saldırılar sonucu hayatını kaybetti. 20-25 Ağustos 2012’de Şam’da rejim güçlerinin Derayya bölgesini kuşatıp çeşitli ağır silahlarla hedef alması sonucu 500’den fazla sivil can verdi. Humus’un Telbise ilçesine 23 Aralık 2012’de rejim güçlerince düzenlenen hava saldırılarında “sahra hastanesi” ile bir fırın hedef alındı ve 100’den fazla sivil yaşamını yitirdi. 


Esed, ülkesini terk ettiği güne kadar böyle sayısız katliama imza attı. Esed rejimi, ilk büyük kimyasal silahlı katliamını, 21 Ağustos 2013’te başkent Şam’ın Doğu Guta bölgesinde yapmıştı. Uluslararası camianın gündemine oturan katliamda 1400’ün üzerinde sivil hayatını kaybetmişti. 4 Nisan 2017’de de İdlib’in Han Şeyhun ilçesinde sivilleri kimyasal silah saldırısıyla hedef alarak bu yasaklanmış silahtan vazgeçmediğini gösterdi. Söz konusu katliamda 100’den fazla sivil ölmüş, 500’den fazla sivil yaralanmıştı. Suriye İnsan Hakları Ağı’na göre, Esed rejimi, Suriye’de iç savaşın başlamasının ardından muhaliflerin kontrolündeki yerleşimlere 217 kez kimyasal silah saldırısı gerçekleştirdi.[27]


Hapishaneleriyle de gündeme gelen Esed rejimi Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR) verilerine göre, devrilen rejim güçleri iç savaş boyunca en az 1,2 milyon Suriyeliyi alıkoyarak çeşitli işkenceler uyguladı.


Rejimin yıkılmasıyla birlikte Halep Merkez Hapishanesi, Hama Merkez Hapishanesi, Şam’daki Adra Merkez Hapishanesi, Humus Merkez Hapishanesi ve Süveyda Merkez Hapishanesi’ndeki tutuklular salıverildi. Çöken Baas rejiminin Savunma Bakanlığına bağlı hapishanelerde on binlerce kişiye yıllarca işkence edildi. Bu hapishaneler arasında Şam’daki Sednaya, Mezze ve Kabun, Humus’taki Balone ve Tedmur işkence konusunda öne çıkıyor. 


SNHR raporuna göre, Baas rejimi fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddet içeren 72 ayrı işkence türü uyguladı. Rejimin fiziksel işkence uygulamaları arasında, mağdurun vücudunun farklı yerlerine kaynar su dökme, başını suya sokarak boğma hissi verme, elektrikli sopayla vücuduna elektrik verme, mağduru çıplak bir şekilde metal sandalyeye oturtarak sandalyeye elektrik verme, naylon poşeti yakarak vücuduna damlatma, bedeninde sigara söndürme, mağdurun parmaklarını, saçlarını ve kulaklarını çakmakla yakma, ısıtılmış metali bedenin farklı bölgelerine değdirerek cildi yakma, bedene kızgın yağ damlatma, yanıcı böcek ilaçlarını üzerine dökerek yakma gibi insanlık dışı yöntemler yer aldı.Sednaya’daki eski cezaevi yetkilileri ile Tişrin Hastanesi’nde görevli doktorlara göre, bu tıbbi raporlarda ve ölüm belgelerinde ölüm nedeni olarak ya kalp ya da solunum yetmezliği gösterildi. [28]


Esad’ın işkence ve ölüm hücrelerini görüntüleyen gazeteciler burada ceset pres makinası, kanlı urganlar, işkence aletleri ile karşılaştı.


Böylesine zalim bir rejimi savunanlar, ayağına kadar gidenler, hükümeti Esed ile el sıkışmaya davet edenler bu görüntüleri görünce acaba pişman olmuşlar mıdır?


Filistin ve Siyonist caniler


Medeni Avrupa’nın bedevi Arapların kucağına bıraktıkları gayri meşru çocukları İsrail terör devletinin kuruluşundan bugüne kadar yaptığı mezalimi bir yana bırakırsak, 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana sürdürdüğü saldırılarda Gazze’de can kaybı 17 bini çocuk, 11 bin 378’i kadın olmak üzere 42 bini geçti. Yaralıların sayısı da 100 binin üzerinde.[29] İsrail işgal ordusu, Gazze’de bir yılda 183 gazeteciyi öldürdü; bu, dünya çapında her yıl öldürülen gazeteci sayısının yaklaşık iki katı. İsrail’in hedefinde hastaneler, okullar ve mülteci kamplarının olması, yardım tırlarını yağmalaması, Gazze’ye yönelik ablukalar başlı başına insan hakları ihlalleridir.


Batı, kendisine dokunulduğunda dünyayı ayağa kaldırmakla mahir… Batı denince sömürü ve soykırım akla gelmelidir. Bugün Batı’nın müreffeh görüntüsünün altında milyonlarca mağdur insanın kanı ve gözyaşı vardır. Batı ikiyüzlülüğü kendi kanlı ve kirli tarihini unutturmak için sürekli gündeme kandırdığı, birbirine düşman ettiği ve ellerine silahlar vererek birbirini kırdırttığı Müslümanları getirerek hedef saptırıyor. Madem Batı insan hakları savunucusu ise en azından İsrail’in yaptığı soy kırıma neden ses çıkaramıyor? Hatta ses çıkarmayı bırakın destek bile oluyor. Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurulu’nun hazırladığı Filistin’de İnsan Hakları İhlalleri ve Gazze Soykırımı Raporu’nda bu soruya cevap aranmış. Raporda şunlar yazıyor:


“İsrail’in işgal, etnik temizlik ve soykırım politikasını mümkün kılan, kolaylaştıran ve koşulsuz destek veren ABD için bunun politik, ekonomik ve teolojik boyutları olan çok boyutlu bir açıklamasından söz edilebilir. ABD’nin Orta Doğu politikasının en temel görünümlerinden biri, öteden beri İsrail’in kategorik olarak desteklenmesidir. Değişen dünya dengelerine, ABD’deki değişen iktidarlara ve stratejik hedeflere rağmen bu siyasî tercih değişmemektedir. İsrail’e verilen kategorik destek, onun yıllar içinde sınırlarını genişletmesinin ve zamana yayılmış sistematik bir etnik temizlik uygulamasının da en güçlü dayanağını oluşturmaktadır. Ahlâkî bakımdan insanlığa karşı işlenen suçlara şemsiye olma pahasına yürütülen bu politikanın gerçekten ABD’nin çıkarlarına uygun olup olmadığı da ayrıca tartışmalıdır. Öte yandan Filistinlilere yönelik İsrail devletinin soykırım uygulamasına dayanak teşkil eden ideolojik kurguyu bütünleyici başka ideolojik kurguların, Evanjelist politik teoloji örneğinde ABD’de en üst düzeyde anlamlı bir karşılık bulabildiğini görmek de mümkündür.


ABD’nin etkisi sadece kendisiyle de sınırlı olmayıp, dünyanın diğer ülkelerinin Filistin meselesine ilişkin tutum alma süreçlerini de belirleyen güçlü bir etkiye sahiptir. ABD’nin Avrupa ülkeleri üzerindeki çok boyutlu etkisi ile BM’deki oylamalar esnasında İsrail lehine dünyanın pek çok devletine doğrudan baskı uygulaması gibi biçimler de alabilmektedir. Bu bakımdan birçok devlet kendi halkının tepkisine rağmen suskun kalabilmektedir. Güney Afrika Cumhuriyeti Başbakanı Cyril Ramaposha’nın ‘Filistin’i savunduğumuz için ülkemiz zarar görüyor ve görecek, bu doğru. Ancak ilkelerimiz uğruna Filistin’i savunmaya devam edeceğiz’4 şeklindeki yaklaşımı, bunun ülkeler açısından ifade ettiği maliyet hakkında bir bilgi vermektedir. Sorunun görülmeyişinin veya ağırlığı ölçüsünde hissedilmeyişinin diğer bir nedeni ise Filistinlilerin Doğulu ve ağırlıklı olarak Müslüman bir toplum olmasıyla ilgili görünmektedir. Hıristiyanlar da tarihsel olarak Filistin’in bir parçasıdır ve bugün onlar da işgale karşı direnmektedir. Ancak yaygınlaşan İslâmofobik nefret veya Müslüman düşmanlığı, genel olarak Batı ülkelerinde derin biçimde hissedilmekte olup, bu durum, özellikle 11 Eylül sonrası dünyada güvenlikçi politikalara, Müslümanların sivil haklarını kısıtlayıcı düzenlemelere ve nefret suçlarına kaynaklık ederken, küresel düzeyde Müslümanlara yönelik ihlalleri de görünmezleştirici bir etki yapmaktadır. Filistin’in heterojen yapısı da bu görünmezlikten payını almaktadır.”[30]


Sonuç


İnsan hakları ihlalleri denilince akla her ne kadar Ortadoğu getirilmeye çalışılsa da bunun arkasında Batı dünyasının eli olduğu aşikârdır. Batı zihniyeti hiç de masum değildir. Batının zulüm karnesini yazmak için ciltler dolusu kitaplar yazılsa yine devede kulak kalır. Bu ikiyüzlülüğün, utanmazlığın ne önü vardır ne de sonu olacaktır. Batı hayranları maalesef bunları görmemekte ısrar ediyorlar. Onlara teşne zihniyetler, ideolojiler, siyasî oluşumlar da ellerine fırsat geçtikçe tıpkı medyunu oldukları Batılılar gibi her türlü zulmü işlemekten geri durmayacaklardır. Ne diyelim?! 


Son sözümüz: “YAŞASIN ZALİMLER İÇİN CEHENNEM!”



[1] Kur'ân Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 433

[2] Ömer DEMİR, Mustafa ACAR, Sosyal Bilimler Sözlüğü, sh:16, Ağaç Yayıncılık, İstanbul:1992

[3] Kur'ân Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 433

[4] Mustafa ÇAĞRICI, Gazâli’ye Göre İslâm Ahlâkı, Ensar Yay. s. 208. İstanbul: 2013

[5] Veli ULUTÜRK, Kur’ân’da Zulüm Kavramı, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 9, Erzurum: 1990

[6] Duran Ali YILDIRIM, İnanç Amel ve Ahlâk Ekseninde Kur’ân’da Zulüm Kavramı, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi c. 9, s. 35-67. Rize: 2016

[7] Yıldırım; agm.

[8] Hüseyin KÖKSAL, İslâm’da Hak Kavramı, https://trabzon.diyanet.gov.tr/vakfikebir

[9] Köksal, agm.

[10] Abdullah DEMİR, İslâm’da İnsan Hakları, II. Türk Hukuku Tarihi Kongresi Bildirileri, On İki Levha Yayıncılık, s. 516, İstanbul: 2016

[11] Recep ŞENTÜRK, İnsan Hakları, TDV İslâm Ansiklopedisi, C.22, s. 327, İstanbul: 2000

[12] Demir, agm. S.518

[13] İnsan Hakları, Aslan GÜNDÜZ, TDV İslâm Ansiklopedisi, C.22, s. 324, İstanbul: 2000

[14] Demir, agm. 522

[15] Ali KÖSE, “İnsan Hakları” Köprü Dergisi, Güz 2006, https://www.koprudergisi.com/guz-2006/insan-haklari-2/

[16] Demir, agm. S.521

[17] Şentürk, agm. S.328

[18] Demir, agm. S. 523

[19] Müfit Selim SARUHAN, İnsan Haklarının Güvencesi Olarak Kur’ân’da İnanç Özgürlüğünün Temel İlkeleri, İnsan Hakları ve Din (Sempozyum) Bildirileri, s.54-55, 15–17 Mayıs 2009 Çanakkale

[20] Ahmet Dinç, Saddam’ı Deviren ABD-İsrail Güdümlü Tarikat: Kesnizani Irak’ın FETÖ’sü, s.25, Kripto Basım Yayım Dağıtım, Ankara:2018.

[21] Ali GÜR, İslâmofobi Üzerine Özel Eleştirel Yaklaşım, Eski Yeni Yayınları, s.261, Ankara: 2024

[22] Mahmut Yaşar, “Irak’ın Gizemli Tarikatı: Kesnizaniler, https://www.gzt.com/mecra/irakin-gizemli-tarikati-kesnizaniler-3471964

[23] https://www.ihd.org.tr/halepce-katliamini-unutmuyoruz-bir-daha-halepceler-olmasin-diyoruz/

[24] Doğan Bekin, Halepçe Katliamının Yıl Dönümü ve Gerçekler, https://yenidenrefahpartisi.org.tr/

[25] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/ortaya-cikan-katliam-fotograflari-abdnin-irakta-isledigi-suclari-tekrar-gundeme-tasidi/3316130

[26] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/baas-rejiminin-temsilcisi-esed-ailesi-katliamlarla-hafizalara-kazindi/3418840

[27]https://www.aa.com.tr/tr/dunya/esedin-dumadaki-kimyasal-silahli-katliami-hafizalarda-canliligini-koruyor/2557418

[28]https://www.aa.com.tr/tr/dunya/suriyede-devrilen-rejimin-sednaya-hapishanesindeki-iskence-ve-oldurme-sistematigi-vahseti-gozler-onune-seriyor/3419985

[29]https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israilin-380-gundur-saldirilarini-surdurdugu-gazzede-can-kaybi-42-bin-603e-cikti/3367924

[30] Filistin’de İnsan Hakları İhlalleri ve Gazze Soykırımı Raporu, s148-149, Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurulu, Ankara: 2024