Yaşam mücadelesi

Bu girdaba düşmeyen aile var mı, bilemiyorum. Çıkmak için çabaladıkça derine iniyoruz gibi hissediyorum. Paramızla satın aldığımız bir tehlikeden kurtulmak için adeta daha fazla ödeyip bir üst model tehlikeyi satın alıyoruz. Sonuç: Battıkça batıyoruz!

ÜLKECE, belki de dünyaca, insanlık olarak zor zamanlardan geçiyoruz. Maddî-manevî birçok yönden kuşatılmış, adeta kıskaca alınmış gibiyiz. Çoğu zaman çaresiz, teslim olmuş bir ruh hâlinde her birimiz. Gerek ekonomik, gerek sosyal ve kültürel açıdan darbe yemeye devam ediyoruz. Her yeni güne yeni bir zam, yeni iklimsel olaylar ve dünyanın dört bir yanında olan buhranlarla uyanıyoruz. Tüm bunlar akıl, beden ve ruh sağlığımızı madden ve manen olumsuz etkiliyor.

İnsanlık nereye sürükleniyor? Her gün bir önceki günümüzü arar olduk. Her geçen gün almaya niyetlenip de ertelediğimiz şeyler için pişmanlık duyuyoruz. Çünkü fiyatlar sürekli değişiyor. Sanki hayat pahalandıkça biz daha fazla almak gayretine düşüyoruz. Kırbaçlandıkça alıp evde stoklamaya başlıyoruz yiyecek, giyecek ve her türden eşyayı. Daha fazla kâr edelim diye varımızı yoğumuzu döktüğümüz araca benzin koyup rahatça binmek zül oldu. Öyle şeyler duyar olduk ki… Meselâ zamlanacağı korkusuyla, nasılsa ileride bozulacak olan beyaz eşyasını bile şimdiden alıp bir kenara yedekleyenler oluyormuş. Hâl böyleyken, “Bu insanlık nereye gidiyor?” diye sormadan edemiyoruz.

İhtiyacımız yokken, ileride ihtiyaç olacağı kaygısı normal bir kaygı mı? Fiyatlar sürekli artış gösterirken stok yapmamak mümkün mü? Ya da bu durumda stoklamak yanlış bir davranış mı?

Büyüklerimiz çok yokluk görmüşler. Yağ kuyruğu, şeker kuyruğu ya da hastanede doktor ve ilaç kuyruğu çok yaşanmış. Ama merak ediyorum, acaba şu anki gibi bir stoklama, kendini kaybetme, açlık ya da kıtlık korkusuyla her şeye saldırma, bunun sonunda beden ve ruh sağlığını yitirme gibi olaylar oluyor muymuş? Meselâ borç ya da hayatı bir şekilde idame ettirme kaygısıyla intihara sürüklenen insanlar olmuş mu? Olaylar çok benzer, fakat o günlerle bugün aynı olmayan şey sanırım insanlık. Duygu ve düşünce olarak o kadar çok değişime uğradık ki… Asla yapmayacağımız şeyi bugün gözümüz kapalı yapar olduk. Caiz olmayan birçok konu günümüz şartlarında caiz geliyor. Elbette bizim için geçerli olanı, Allah katındaki uygunluğu.

Eski günlerle günümüzü kıyas ediyorsak, belki ruh hâllerimizden de bahsetmemiz gerekebilir. Yediğimizden, içtiğimizden, hatta giyindiğimizden… Yediğimiz yiyecekleri resmen vücudumuz, doğamız kabul etmiyor. Belki birkaç yıl önce tükettiğimiz bir ürünü günümüzde tüketemiyoruz. Bu söylemi çok kişiden duyar oldum. İlk akla gelense ürünlerin içerisindeki katkılar ya da kalitesi. Bir paket bisküviyi rahatça bitirebiliyorken, bugün iki tane yesek kesiliyoruz gibi.

“Ucuz etin yahnisi yenmez” derler ya, ürün ne kadar pahalı ise o kadar iyi ve kaliteli diye bilinirdi. Ama bu düşünceye artık katılamıyorum. Zira ürünler pahalı ama kalitesi o oranda değil. Artık doğalı bırakıp dünyaca yapay olan gıdaları geliştiriyor olduğumuz için bu düşünce artık bende desteklenmiyor. Dışarıdan yemek yemek lüks de, şaş kaza yediysek midede yanma, ağrı, bulantı ve ağırlık gibi hislerden kurtulamıyoruz. Oysa atalarımız bir koyunu bir oturuşta, bilmem kaç ekmeği bir öğünde yermiş diye duyarız. Çok geçmiş bir zaman olmasa da, bundan belki 20-25 yıl önce dedemi hatırlıyorum da, bir kaba tereyağı üzerine şeker ekip kaşıkla yerdi. İştahı o kadar abartıydı ki şoklar içinde izlerdim onu. Şu anki hastalıkları genellikle fiziksel. Yani tansiyon ve şekerden değil. Belki yaşlılığa dayalı...

Dünden bugüne

Şu an paramızla hastalıkları satın alıyoruz adeta. Hem de maddî ve manevî hastalıkları… Hiç de az paralar ödemiyoruz. Dünyayı tek elden yönetmek isteyen, adını herkesin bildiği malûm aileler, diğer insanları kendilerine köle olarak kullanmak için öncelikle yediğimiz ve içtiklerimizle oynayarak işe başladı. Kendileri doğal besinleri tüketirken, bunun için kendi özel çiftliklerinde yetiştirilen hayvanların etlerini yerken, hormonsuz ve ilaçsız yetiştirilen sebze ve meyveleri tüketirken, bazı paketli ürünleri tüketmeyip bir de lütuf gibi kendilerine hizmet eden ülkelerde yenilmesini engellerken, belki de ülkemiz başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde milyonlarca insana, en önemlisi de bebek ve çocuklara katkılı, hormonlu, ilaçlı ürünleri tüketmeye zorlamakta. Yapay eti biz “diğer insanlar” tüketelim, onlar etin doğalını yesin. Hormonlu, katkılı, zararlı gıdayı biz yiyelim, onlar ağızlarına sürmesin. Düşündükçe insanı çileden çıkaracak mevzular…

Sadece gıda ve parasını ödeyerek aldığımız hastalıklar değil sorun. Ya sanal mecralar? Çocuklarımızın uyuşturucu bağımlısı gibi tablet ve telefonlara, ne olduğu belli olmayan oyunlara, videolara ve sosyal medyaya olan bağımlılığı da diğer hastalıklardan. Haberlerde mevcut uyuşturucu bağımlısı evladına uyuşturucu almak zorunda kalan anne-baba hikâyeleri. Önceden, “Nasıl böyle bir şey olabilir? Bir anne-baba çocuğuna bu kötülüğü nasıl yapabilir?” derdim. Fakat hemen hemen her evde buna benzer vakalar var ve çok normal geliyor her birimize. Hiç tuhaf gelmiyor minnacık bir bebeğin telefon için ağlaması, eline verildiğinde sanki telefonla doğmuş gibi parmaklarını telefon üzerinde kolayca hareket ettirmesi, istediği programı açması ve sanki hayat durmuş telefonun içerisinde yaşaması. Artık ağlayan bebeğe emzik değil, telefon veriliyor. Çünkü bebek, emzikle susmuyor artık. 

Telefonun ya da tabletin yaydığı radyasyonun bebeğe verdiği zarar, ağlayarak bizi rahatsız etmesinden daha önemli değil gibi. Peki, çocuklar? Onlar bebeklerden daha büyük tehlikenin içerisindeler. Artık sanal ortamda, çevrimiçi hâldeler. Tanıdığı tanımadığı, dilleri ve dinleri farklı, yaşı bile kendisiyle aynı olmayan insanlarla karşılıklı oyun odalarındalar. Bir büyük olanları, sanal muhabbet odalarında kim bilir hangi tehlikenin kollarında? Bu zararlı içerikleri üretenlerin, çocuğun çığlık çığlığa uykudan uyanmasına neden olan oyunları kuranlar belki hiç tanışmadılar bunlarla, ama bizim çocuklarımız bu oyunların kurdu oldu. Oyunsuz yaşayamaz, tablet olmadan nefes alamaz oldular.

Çok üzülüyorum, yazarken bir kez daha içim sızlıyor. Ama bu girdaba düşmeyen aile var mı, bilemiyorum. Belki çok azdır. Bizzat ben ve ailem bu girdaba düşmüş durumdayız. Çıkmak için çabaladıkça derine iniyoruz gibi hissediyorum. Paramızla satın aldığımız bir tehlikeden kurtulmak için adeta daha fazla ödeyip bir üst model tehlikeyi satın alıyoruz. Sonuç: Battıkça batıyoruz!

Evlatlarımız göz göre göre ellerimizden kayıp giderken sadece izliyoruz. Elimizi verip kolumuzu değil, tüm bedenimizi, benliğimizi kaybediyoruz. Kendi çocukluğumuzla kıyas edilemeyecek bir çocukluk ve gençlik var karşımızda. Bunun mimarı elbette içimize bu tehlikeyi sokan üreteciler. Ama biraz da buna karşı gelmeyerek, dik durmayarak satın alıp evimize sokan, çocuklarımızın ellerine veren bizleriz. Bir anne olarak kendimi bu konuda çok güçsüz, çaresiz ve bazen çok suçlu hissediyorum. Kendi ellerimizle zehir verdiğimiz yavrularımız saçma sapan hareketler yaptıklarında, bize diklendiklerinde, saygısızca davrandıklarında, çok acı ama yavaş yavaş kalplerinde merhameti yitirmeye başladıklarında çok geç olacak. Belki bizim için artık gerçekten çok geç!

Eskiden kaliteye para verilirdi, şimdi ise kalitesiz mallar daha pahalı. Marka diye iki üç kat daha fazla ödediğimiz ürünlerin ömürleri maalesef fiyatları kadar uzun olmuyor. Sadece çevreye daha zengin görünmek için yüklü miktarlar ödediğimiz ürünler çok geçmeden elimizde patlıyor. Belli yaşlarda bulunan çoğumuz belki de çocukluğunda yazlık ve kışlık olmak üzere iki ayakkabıyla büyüdü ve bir üçüncüsünün olması gerekliliği ya da neden olmadığı hiç aklımıza gelmedi. İki ayakkabı olmalıydı ve öyle oldu. Şimdi her kıyafetin altına farklı, her renkten, topuklu, topuksuz, düz, spor, klasik ayakkabı… Çeşit ve sözde “ihtiyaç” arttı. Bugün yaşadığımız ekonomik sıkıntılar biraz da bizim çılgınca tüketme arzumuzdan kaynaklanıyor belki de. İsraf haramdır ama bugün israfın adı ihtiyaç olmuş. En pahalısını, en marka ismi almak farz gibi.

Okullarda çocuklarımız birbirlerinin ne marka giyindiğine bakar olmuşlar. Buna göre gruplaşmalar, arkadaş seçimleri yapılıyor. Giyindiği kıyafetlere, binilen arabaya, oturulan eve/mahalleye göre değer biçiliyor. Artık çocuklarımız bizleri beğenmiyorlar; çünkü bulundukları, yaşadıkları sanal dünyada her şey çok afili, renkli ve göz kamaştırıcı. Gerçek dünya nlara çok sönük ve ucuz geliyor. Sonrası çatışma, kavga, gürültü.

Birçok aile bu sorunları muhakkak yaşıyordur. Çocuklarımıza yetemiyoruz. Çünkü onların dünyası gerçek dünyadan çok öte. Ya bizde onların dünyasına girip gardımızı ona göre alacağız ya da çok acımasız davranıp o sanal dünyaları başlarına yıkacağız. Hangisini yapmak daha doğru, bilemiyorum. Göz göre göre ateşe mi atacağız, yoksa üzülmelerine, belki psikolojik sorunlar yaratıp yaşamalarına göz mü yumacağız, hangisi?

Bu konuda birçok uzman görüşü var ama hepsi farklı bir tezi savunuyor. Yol ve belki çözüm çok ama her çözüm herkes için olumlu sonuç vermeyebiliyor. Bana göre en doğrusu, bugünün geçerliliği ve bugünün şartlarına göre tadında ve kararında olmak. Yeteri kadar evimize almak, çocuklarımıza sınırlar çizerek ve süre tanıyarak, bazı kısıtlamalara giderek izin vermek…

Tüm bu olumsuz olaylar içerisinde yine de ümidimizi yitirmemeye gayret göstermeliyiz. Yalnız olmadığımızı bilmeliyiz. Zor olsa da sabır göstermeli, sakıncalı bulduğumuz, vicdanımızda sindiremediğimiz her şeye direnmeliyiz. Bizi ayakta tutacak, bize güç verecek, tüm olumsuzluklara siper olacak olan tek şey ümidimiz. Tutunacak bir dal muhakkak vardır. Rabbimize sığınmalı, dua etmeli, sırtımızı O’na dayamalıyız.