MALZEMELER: Un, şeker,
yumurta… Dört yumurta şekerle çırpılır, kabartma tozu ile un karıştırılır,
kulak memesi kıvamından daha sıvı bir hamur elde edilir. Ölçüler, yapacağınız
pastanın boyuna veya yiyecek kişi sayısına göre ayarlanır…
Nereden
çıktı şimdi bu tarif? “Rukiye Hanım herhalde yanlışlıkla yemek tarifi notlarını
gönderdi” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, konumuz yaş pasta… Peki, neden bir
pasta yazı konusu olabilir ki? “Batı’dan gelen, Batı’dan aldığımız her şey gibi
onun da görünümü güzel ama oldukça sağlıksız bir yiyecek…” Ama yine yanıldınız!
Mesele sağlıksız bir yiyecek olması da değil. Mesele, bize dayatılan kültürel
yıkımı…
Kültür
dergisinde hep yapıcı kültürden mi bahsedeceğiz, bir de kültürel yıkımlardan
bahsedelim.
Evet,
tatlı ve yumuşacık görünümü, rengârenk gıda boyalarıyla süslenip göze hitabeden
yaş pasta, güzel görünümün rağmına insan sağlığı için oldukça zararlı, ömrü
kısaltan maddelerle dolu. Batı ruha, muhtevaya, maneviyata değil, hep görüntüye,
fiziğe, dışa önem vermiştir. Her şeyde olduğu gibi yaş pastanın da görünümü ve
tadı güzel ama muhtevası zararlıdır; şeker ve undan yapılan sağlıksız bir
yiyecektir.
Yaş
pasta… Yaşantımıza o kadar yerleşti ki, trajikomik hallere düşürdü bizleri;
eskiden birbirine hediye alan insanlar, şimdi her mutluluk veren olayda, her
kutlamada, her sevgi gösterisinde “Bir pasta kesip kutlayalım” der oldular. Köftelerin,
yaprak sarmalarının yerini yaş pasta aldı. Olabilir, buraya kadarı hazmedilebilir,
ama bunun dozunu o kadar kaçırdık ki patronu çalışanına tebrik için, eşler birbirine
sevgi göstermek için, arkadaş arkadaşına “Hoş geldin” ya da “Güle güle” demek
için yapılan pasta kesme ritüeli, bütün geleneksel ritüellerin yerini aldı.
Mutlu
günlerde ziyafet sofralarının yerini sadece o sünger gibi pastayı kesip
alkışlamak, ardından yüzlere zoraki takılan gülümseme ile mutlu görünme, Batılı/modern
imaj çabalarının insanları düşürdüğü komik sahneler aldı.
Tabiî
yenmesi haram bir gıda değil, bizzat bende yiyorum, münferit olarak kimsenin
yediğine kimse bir şey deyip eleştiremez; bizim derdimiz, toplumsal olarak
hüsnükabul görüp kendimize ait olan ne varsa onun yerini alması.
Okuldan
tayini çıkan arkadaşımızı yaş pasta keserek uğurladık, yeni gelen arkadaşımıza
yaş pasta keserek “Hoş geldin” kutlaması yaptık… Bir gün bebeği olan bir arkadaşımız
için “Aramızda para toplayıp çeyrek alalım” dedim, “Rukiye Hocam o eskidendi,
çok kaba kaçar; pasta keseriz, olur biter!” dediler, aynen öyle oldu. Çocuğun
olmuş pasta, yaşın ilerlemiş pasta, gidiyorsun pasta, geliyorsun pasta…
Toplumsal
erime
Düğünlerde,
yaş günlerinde, terfii alan memurun kutlamasında, eşlerin evlilik
yıldönümlerinde, her yerde, ama her yerde, pek çok geleneksel kutlamamızın
yerini pasta kesmek aldı ve böylece basit ve ruhsuz kutlama ritüelleri oluştu.
“Ne
var canım bunu yazacak kadar yadırgayacak?!” diyenlere şunu anlatmak isterim:
Mete
Han ve askeri, Çin’in içine daha fazla ilerleme imkânı varken ilerlemedi ve
şöyle dedi: “Çin topraklarının hepsini fethetsem, onlarla yaşamaya başlayan
halkım o çoğunluğun arasında erir, onlara benzer (onlardan olur). O zaman fethetmenin
(toprak almanın) ne faydası var?”
Bir
diğer örnek de şöyle: Cengiz Han’ın oğlunun Moğol topraklarını genişletmek için
fethettiği topraklarda Tatar nüfusu o kadar çoktu ki Cengiz Han’ın halkı Tatarların
içinde eridi. Hâlâ bazıları Moğolları “Tatarlar” diye anar ve Moğolları Tatar
zannederler.
Hülasa
kültürel benzeme, “onlar”dan olmaktır. Kültürel emperyalizm, kılıçla kazanılmış
galibiyetten tehlikelidir. Gönüllü “teslim-i silah” etmektir. Biz de Batı’yı o
kadar içimize aldık ki yaş pasta, içlerinden en masumu; aile anlayışımız,
toplumsal norm ve kurallarımız, en önemlisi de ahlak kurallarımız hep Batı
kriterlerine uymaya başladı. Hayatımızın her anında, Hollywood filmlerinde
gösterilen müptezel, hiçbir din ve kültürün kabul edemeyeceği, ahlaka mugayir
yaşam tarzlarının taklitçisi olduk. Yavaş yavaş mı yerleşti, bilerek birileri mi
lanse etti, ona siz karar verin.
Mesela
“selfie çekmek”… Selfie, ilk başlarda genç kızların sosyal medyada kendilerini
göstermek için ayna karşısında acemi pavyon mensubu gibi dudaklarını büzüp
bellerini kırarak kendi kendilerini çekmeleri ile başladı. En başta kendi
kendini çekmek kınandı; zira kişinin kendini sergilemesi şık bir davranış değildi.
Ama devlet adamları ve “sanatçı” denilen zevata kadar bu kendi kendini çektirme
işini yapıp basında yayınlayınca, o kınanan durum toplumda hüsnükabul görmeye başladı.
Sonra öyle bir hal aldı ki, insanlar her hallerini reklam etmeye, kurgusal bir
kahramanlık yaşamaya, egolarını tatmin için saçma resimler çektirip paylaşmaya
başladılar. Akabinde teknolojik kapital sömürüye yeni malzemeler çıktı, selfie
çubukları üretildi.
Selfie
çektiren veya çok önemli bir şey yaparcasına yaş pasta kesen insanları gördükçe,
“Tüm toplumu istedikleri yöne nasıl da kanalize ediyorlar” diye düşünüp eseflenmekten
kendimi alamıyor, yaş pasta keserken kutsal bir şey ya da çok modern bir
hareket yapıyor havalarına girenleri görünce acıyorum. Şekilci, ruhsuz,
maddeci, içi kof bir toplumun kukla hareketlerine bakıp için için kanıyor, için
için kınıyorum.
Ben
yemiyor muyum? Tabiî ki ben de yaş pasta alıyor, yapıyor ve yiyorum. Tabiî ki
haram değil. Ama bu kadar bizden olmayan dayatılmış bir ritüeli insanların istenilen
şekil şemaile bürünerek, yaşantılarını birilerinin dizayn etmelerine izin
vererek onlara benzeme yolunda malzeme olarak yaptıkları hareketler içimi
acıtıyor. Sosyokültürel alanlarda, sosyal ilişkilerde kendi geleneklerimizin
yerini almış olması içimi acıtıyor. Üzerine dikilip üflenen “mum” hangi
inançların sembolüdür mesela?
Nasıl
bir kültür savaşı ile karşı karşıyayız? Yemek tarzımız, hayat tarzımız, hatta
kelimelerimiz… Mesela “parti” kelimesi… Bu kelimeyi hiç sevmiyorum. Bizim kendi
kelimelerimiz vardı; biz yeni işi olana, yeni eşi olana, yeni evi olana “Hayırlı
olsun”a gider, askere gidene “Allah kavuştursun”, evlenene “Allah mesut, mutlu
eylesin” derdik. “Parti yapacağız” diye toplanıp, müzik çalıp, saçma
dedikodular değil, hayır dualar ederdik. Pasta kesip bitirmezdik. Piyano
çalmayı üst kültür gibi lanse edenlere kanıp kendi gelenek ve dinin
ritüellerine sırtını dönen zavallılara “Senin bir namazın en büyük makama
ulaşmaktır, en büyük huzurdur” demek istiyorum.
Bir
de Şamanizmden kalma meditasyon yapma modası çıktı; hem de semavi olmayan bir
dinin tapınma şeklini bizim sözüm ona elit kesim, “Rahatlamak için yapıyoruz”
diye teknik bir şeymiş gibi ekranlarda tapınma şekillerini gösterip güya modern
hayat tarzı lanse etmeye başladı. Geyikli parkta Lotus çiçeği şeklinde oturan
dinî liderlerine vahiy geldiğine inanan semavi olmayan “put”ist dinin tapınma
ritüelini bize “yoga” diye dayatır oldular.
Kendi değerlerimizi dışlarsak, bu boşlukların daha kötüleri ile dolacağı mukadderdir. Siz yine sarma sarıp köfte yoğurun, mantı-börek yapın ve samimi, sıcak, hasbî sohbetler kurup beni de çağırın!



