SAYISI belirsiz basamakları arşınlayan insanlar, yüzlerinde ne taşıyorlar? Birbirlerine değmeden gelip geçmenin telaşında aşağı, yukarı gidip geliyorlar. Bir anlığına durup baksan yüzlere, gözlere ve o yüzlerin taşıdıklarına…
Zamanı durdurup hayatı yaşatan zamanlar vardır. Dostlarla, aileyle, meclislerde bir arada olan insan saate bakmadan geçen zamanı unutur ve muhabbetle geçen her dakika içinde biriken kiri, pası yavaş yavaş siler süpürür ve insan hayatın tadını alır. Bugünlerde ne o dost meclisleri, aile buluşmaları ne de dost kaldı. En yakınım dediği kişilere uzak olmaya başlayan insan git gide içine doğru kapandı.
Teknolojinin de kişileri yalnızlaştırması hususu elbette yadsınamaz ama en çok kişiler kendi kendine bunu yaptı. Aile ile akraba ile veya dostlarıyla konuşmaya konuşmaya, konuşanı dinlemeye dinlemeye insanlar dertleşemez oldu. Nasıl olsa kimse beni dinlenmiyor diyerek dilimize gelenleri yuttuklarımız birikiyor içimizde. Başkalarının anlattıklarına kayıtsız kalarak bizler de benzer şeyleri yaşattık sevdiklerimize.
Dertleşmek, anlatmak kişinin aklını boşaltır ve rahatlatır. Dertleşmek hem ruhsal hem fiziksel olarak rahatlatıcı bir yetiye sahiptir. Yaratıcımız Yüce Allah böylesi güzel bir hasleti dosta, aileye vermiş. İlaç olsun, merhem olsun diye… Konuştukça açılan ve ferahlayan yüreklerimize sözlerin ilaç olması belki tuhaftır ama oluyor. Derdini paylaşan insanlar yanınızdan giderken gülümsüyorlar veya geldiklerinden daha ferah gidiyorlar.
Durdursak zamanı, sayısız merdivenlerin başından sonuna herkesi incelesek örneğin. Kiminin yüzünde keder, hüzün, üzüntü kiminde belirsizlik, anlaşılmazlık, hissizlik, kiminde hafif bir gülümseme veya neşe ve sevinç… Onlarca kavramın aksi vurur yüzlere ama eninde sonunda kalabalık şehirlerin keşmekeşiyle ve yalnızlıkla yoğrulan insan sessizleşir. İster kalabalıkta ister yalnızlıkta susar, çünkü herkesin derinlerinde kaçınılmaz somurtkanlık yatıyor.
Hayatlar gülmeyi unutarak yaşamaya alışıyor. Gülümsemeyi sadece sahip olmakla bağdaştırıyor veya küçük, alelade ama en önemlisi sahte gülüşlerle bağdaştırıyor. Anlık neşelerin veya tatminlerin kişiyi mutlu edemeyeceği malumunuzdur. Geçici hislerin vereceği küçük sevinçleri toplasak sevdalı bir bakış ile gelen gülüş etmeyecektir. Ruhunu ısıtan aile ile keyifli bir akşamın hazzını veya dost ile geçirilen bir miktar zamanın mutluluğunu veremeyecektir.
Yüzlerden geçen ürperti gibi dalgalar ve somurtkanlık biriktikçe, sessizlik arttıkça, dertleşmek azalınca kişi kendi etrafında akan nehir ağızlarını bir bir kapatmış ve akan sular birikmeye başlamıştır. Dertler, kederler, üzüntüler artarken sevinçleri paylaşamamak yine aynı şekilde boğucu olmaya başlayacaktır. Kapanan nehir ağızları zamanla suyu toplar ve gölet oluşur, kişide ise kapanan yollar yalnızlığa sebep olur.
Yalnızlık tek başına kalmayı sevmez, yanına mutlaka başka hasletleri de isteyecektir. “Bencillik”, “bana necilik”, “aman be beni ilgilendirmez”, “iyimser olmama” gibi kalbe kara getiren, toplumda zehirli etkiye sahip tomurcuklar yetişmeye başlar. Başkasının açlığına, muhtaçlığına bakmayan bireyler arttıkça sosyal medya mecralarında insanlık artarken gerçekte çürümüş yosunlar gibi kendinden başka bir şey düşünemeyen toplum ortaya çıkar.
Durdursak zamanı ve sayısı belirsiz merdivenlerden birinde az evvel ilerlemekte olan birini alsak. O an aklından geçenleri, yaşadığı meseleleri çıktı alabilsek sizce ne olurdu? Kendince özgür olduğunu sanan insan acaba gerçek manada ne kadar özgür, düşüncelerinin ne kadarı kendine ait? Ne kadarı alıştırılmış, öğretilmiş çaresizlikle dolu? Bağlandığı, peşinden gittiği kişiler, durumlar, duygular ona nereden bulaştı veya onları nereden buldu? Buldukları içerisinde hangileri iyi veya kötü? Sayısı belirsiz merdivenlerden alacağımız herkes de bence aynı sorular ve sorunsallarla karşılaşacağız. İnsan, yavaş yavaş bozulurken hızlı hızlı ölüyor. Ölümün farkında olamayız ancak bozulmanın da farkında olamıyoruz. Uçurumun kenarında dururken bile yalnızlığının farkında değiliz.
Uzaktan gelen melodiyi duyar gibiyiz, küçük hazların peşinde koşarken attığımız adımların bizleri nereye götüreceği hususunda bazen hiçbir fikrimiz olmuyor. Yıkılan duvarlar asla tamir edilemiyor. Tabuları yıkacağız diye kalplerimizi yıkıyoruz. Kalpte başlayan sessizlik zehir gibi yayılıyor bedene, ruhun direnç noktalarını kırıyor ve kırmızı çizgiler silikleşip yok oluyor. Artık büyük bir buhranın ve çölün içindeyiz. Fırtınada kalkan kumlar olmasa dahi her yanımız sadece kum. Oysa kırmızı çizgilerimizin sınırları içerisinde kumlardan uzak olmayı deniyorduk. İnanç dairesi içinde yeşil vadilerde dolaşıp berrak sulardan içiyorduk. Sahte cennetlerle kandırılmış ve minik zevklerle süslenmiş yalanların peşinden çöllere düştük.
Şimdi çölün ortasında ama varlıklıyız. İşimize yaramayan varlıklarla doluyuz lakin bir elimizi kanayan yaralarımıza uzatıp kendimize merhem olamıyoruz. Acı çığlıkların yayıldığı İslâm sokaklarına çıkıp “Ne oluyor bre!” diyemiyoruz. Yalnızlığımızın şarkısı gayrı koca bir orkestraya dönüşürken verdiği senfoni kimseler tarafından duyulmuyor. Oysa gerçek her gün karşımızda, kapımızda ve göz önünde…



