Yalnızlığa mahkûmuz ve otizm

Efendim, yapılacak çok açık ve basit. Anlamaya ve anlaşılmaya çalışacağız, o kadar. Ön yargısız, ön kabulsüz, ama’sız, fakat’sız birbirimizi anlamaya çalışacağız. Bu kadar farklılığın üzerine aman bir de yalan dolan karıştırmayalım. İş o zaman çığırından çıkar iyice. Bu kadar farklılığa bir de yalan dolan, onun üstüne bir de antin kuntin işler ilave ediliyorsa o zaman benim gibi yapmayana bravo: “Kardeşim, ben bu işte yokum.”

NİÇİN yalnızlığa mahkûmuz, biliyor musunuz? Cevap çok basit. 3 sebebi var. İlkini hemen açıklıyorum. Diğerlerini de yazımızın sonuna doğru açıklayacağım. İlki için giriş cümlemiz şu: “İnsanız ve eşref-i mahlûkatız.” Eminim pek bir şey ifade etmedi. Şöyle açıklayalım…

İnsanın parmak izinden tutun da göz retinasına, hücrelerine kadar hiçbir özelliği yeryüzündeki diğer canlılarla aynı değil. Fiziksel özellikleri gibi duygusal, zihinsel diğer özellikleri de aynı şekilde diğer canlılardan farklı. Dolayısıyla matematikteki kümeye aynı şeyleri koymanız gerekse her kümeye o kişiden ancak bir tane koyabilirsiniz. Meselâ ikinci bir Lokman, Nesrin, Yavuz koyamazsınız. Çünkü herkes bir tane ve ikincisi yok. Bildiğim kadarıyla Arapçada “eşref” de “ekber”, “asgar” gibi “en” ile ifade edilebilen kelimelerden. Yani “en şerefli”, “en büyük”, “en az” şeklinde anlamlara geliyor. Matematiksel olarak da insanın en şerefli olabilmesi bu şekilde mümkün olabiliyor. Bir başka ifadeyle her birimiz en şerefliyiz, çünkü bizim dâhil olduğumuz grupta mukayese edilebilecek kimse yok. 

Peki, en şerefli olmakla, kendi bulunduğumuz grupta tek olmakla yalnızlığın ne alakası var? 

Eğer bir insan mensubu olduğu grupta tekse bu da “teklik = yalnızlık” demek değil midir? Hadi diyelim ki bedensel özellikler yönünden yalnızız, duygusal yönden de yalnız olmak zorunda mıyız? Elbette... Biraz sonra açıklayacağımız değişime bağlı ve otizm türü yalnızlık konularında daha kolay izah edilebilecek olsa da konuya burada bir giriş yapalım. 

H2O dünyanın neresine giderseniz gidin sudur. NaCI dünyanın neresine giderseniz gidin tuzdur. Peru’ya da gitsem Honduras’a da gitsem, H2O isteyince suyun, NaCI isteyince de getirilen malzemenin tadını biliyorum. Ya insan? Hatta aynı insandaki farklılıklar? 

Gel gör ki insanoğlu böyle değil. Dünyanın hiçbir yerine gitmenize gerek yok. Aynı evdekiler bile farklı. Hatta aynı anadan babadan olan ikizler bile farklı.

İkinci tür yalnızlık sebebimiz ise insanoğlunun hem A yönünde hem de onun zıttı yönde veya bir başka yönde değişim kapasitesine sahip olması. 

Bugünkü ben dünkü ben değilim. Gelin, biraz abartalım. Yarın ne olacağımı, nasıl bir şey olacağımı inanın bilmiyorum. Yalnız olmamak, “anlamak ve anlaşılmak” değil mi? O hâlde ben, herkesten farklı olan, yeryüzünde daha önce aynı olan seni ve hatta bundan önce gelmiş örneğin olmayan ve sonra da aynın gelmeyecek olan seni nasıl başka biriyle karşılaştırıp tanıyabilir, anlayabilirim ki? Kusura bakma ama yalnızlığa mahkûmsun. Tıpkı benim gibi…

Bahsedeceğim son yalnızlık da otizm türü yalnızlık. Otizmi hatırlayalım… “Algının, diğerlerininkiyle mukayese edilemeyecek kadar farklı oluşu.” Algı meselesi. Meselâ bir sesi, ses algısı farklı olan otizmli bir birey sizin duyduğunuz yükseklikte ve şekilde duymayabiliyor. Bir masaya parmakla vurmanızı bir top patlaması olarak duyabiliyor. İnsanların kesintisiz bir aydınlatma olarak gördüğü, saniyenin 1/20’sinde yanıp sönen bir lambanın o yanıp sönmelerini görme algısında farklılıklara sahip olan otizmli rahatlıkla görebiliyor. Bir limonun tadı birilerinin hoşuna giderken, niçin başka birilerinin tuhaf duygular hissetmesine yol açtığını hiç düşündünüz mü? Demek ki aynı tadı almıyoruz. Türk bayrağına bakınca bir faşist Yunanlı ile bir Türk aynı şeyi görmüyor. Her insanın algısı kendine özeldir. Eti kimimiz seviyor, kimimiz sevmiyor. Bu açıdan bakıldığında akıl almaz bir çeşitlilik ortaya çıkıyor. Çıkıyor çıkmasına da biz işin içinden çıkamıyoruz. Bir Japon atasözü diyor ki, “Kelimeler insanlara özeldir”. “Futbol” kelimesi herkesin dünyasında aynı anlama mı geliyor? Elbette hayır… Hasılı kelimeler de farklıysa deniz bitmiş demektir. Yani yalnızım, yalnızsın, yalnız, yalnızız, yalnızsınız, yalnızlar. E, peki ama ne yapacağız bu durumda?

Efendim, yapılacak çok açık ve basit. Anlamaya ve anlaşılmaya çalışacağız, o kadar. Ön yargısız, ön kabulsüz, ama’sız, fakat’sız birbirimizi anlamaya çalışacağız. Bu kadar farklılığın üzerine aman bir de yalan dolan karıştırmayalım. İş o zaman çığırından çıkar iyice. Bu kadar farklılığa bir de yalan dolan, onun üstüne bir de antin kuntin işler ilave ediliyorsa o zaman benim gibi yapmayana bravo: “Kardeşim, ben bu işte yokum.” Yalancı, hilebaz, 40 dalda fırıldak çeviren tiplerle ilişkimi önce azaltıyor, sonra da kesiyorum. Mazur görün, çünkü, ömrüm müsait değil. Hz. Nuh (as) kadar ömrüm olsa yine düşüneyim. Şunun şurasında ne kaldı? Size de tavsiyem, gelin otizmlileri anlamaya çalışalım. Bu çabamız sayesinde hem onları bir nebze anlarız hem de kendimizi çok farklı yönlerden bakıp anlamaya çalışırız.